10 Aralık 2015 Perşembe

Blog'daki Durağanlık, İşler Güçler ve Yenilikler



Son zamanlarda en sık gelen ve haklı okur tepkisi, blogu gereğinden fazla boşlamamla alakalı. Her ne kadar blog ile ilgili sayfanın en altında yazılmış olan "kafaya estikçe yenilenir" uyarısı bulunsa da haklı bir serzeniş. Zira burası şahsi web sitesinden ve sanal kartvizitten öte bir yazı blogu ve doğal olarak da hikaye, yazı beklenmekte. O yüzden gelen eleştiri, uyarı ve tepkilere binaen hareketliliğe karar verdim.

Öncelikle şundan bahsetmeli, blogu boş bırakmamın nedeni iş yoğunluğumla alakalı. "Diğer sitelere yazıyor diye buraya çok özen göstermediğim" gibi bir intiba uyanabilir ama emin olun eskiden olduğu gibi her ay bir-iki hikaye yazamamaktayım. Üç ayda bir hikaye yazabildiğimden "kurgu krizi" maalesef blogu da vurdu. Hikaye yazmayı, incelemeler kaleme almayı ve bunlar üzerine sohbet etmeyi hayli özlediğimi belirtmeme gerek yok sanırım.

Neyse ki iş yoğunluğum artsa bile gerek blog gerek diğer mecralar için yazı faaliyetlerimi kısıtlı zamana, yorgunluğa rağmen sürdürmekteyim. Görelim bakalım neler planlanmakta, neler ertelenmekte...

Blog'da yenilikler, ertelenenler...

  • Üzerinden zaman geçmiş bulunan, fanzinlere, e-dergilere vs. gönderdiğim hikayeler burada paylaşılmaya devam edecek, arşivlenecek.
  • Mizahi hikayeler de yazıyorum ara ara, yine burada yayınlanacak.
  • Tefrika babından tamamen bloga özgü fantastik-korku hikayeleri başka bir yerde tefrika gibi yayınlanmışsa yer alacak. Zira Wattpad'e yönelik çalışmalar için düşünmekteyim bunu.
  • Öykü yazma tavsiyeleri köşesi yavaş ama yenilenen köşelerden biri olacak taslak dosyası hayli bıraktı.
  • Blog şu sıralar en fazla "Son Gulyabani'nin Jurnali" kısmıyla hareketlenecek. Zira "evrak-ı metruke" (eski belgeler) başlığı altında daha önce küçüklüğümde yazdığım hikayeleri, notları paylaşacağımı söylemiştim. Bunlara bugüne kadar yazdığım hikayelerin ve yer aldığım kitapların arka planını, hazırlanma aşamalarını, ilham kaynaklarını da ekleyeceğim.
  • Artık çok eskiden olduğu gibi deneme, düşünce tarzı yazılar olmayacak. Bunları ve daha edebi hallerini Kayıp Rıhtım'da "Kayıp Köşeler"de takip edebileceksiniz oraya yazacağım.
  • Kitap çalışmaları ve yeni yayınlanan öyküleri buradan takip etmeniz biraz geç olabilir. Bu nedenle Son Gulyabani'nin Yeri facebook sayfasını veya twitter hesabımı takip etmenizi öneririm. Duyuruları buralardan yapıyorum genelde.
  • İncelemeler-makaleler sayfası yazı oldukça güncellenmekte, ara ara o başlığı kontrol edebilirsiniz.
  • Radyo yayınlarına bir süre ara verdim ama iş yoğunluğuna göre devam edeceğim.
Hepinize şimdiden iyi okumalar dilerim...

6 Haziran 2015 Cumartesi

Mültezim Paşa

(Daha önceden Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

       Ben, Kalaycı Mustafa bir de Kesik Memet… Üç kaçak, üç firari… Düze iniyoruz, “Mültezim Paşa” çağırtmış. Yani bizim Değirmenci Vehbi. Elinde iltizam kağıdıyla, göğsünde manası meçhul bir madalyayla çıkıp geldi geleli de “Mültezim Paşa”. Paşa’lığı göğsündeki madalyadan. Kapısında bir sürü adam besler. Buraların en zenginidir ki ona borçlu olmayan yoktur. Aha bizim gibi firariler bile ondan yakasını kurtaramamıştır ki eline bakmaktayız. Mültezim Paşa’mız olmasa acımızdan ölür gideriz, hesapta eşkıyayız ama işte arada bir olmazlanan, borcunu vermezlenen köylü olursa kapısına dayanıp korkutmak için kiralanmış garibanlarız.


            Benim kabahatim tütün kaçırma. Kalaycı Mustafa ile iş tutardık. Kesik Memet azılı eşkıya. Aslında bizim gibi Reji kolcusuna düşecek adam değil. Eli fermanlı, beli kamalı eşkıya avcısı zabitlere düşmedi de bizim gibi tütün kaçakçılarıyla aynı mahpusa düşüverdi. Onun inayetiyle kaçtık, kırda yabanda gezer eşkıya olduk. Değirmenci Vehbi ağanın evine sığındık bir gece yarısı. “Sizi ben evde de saklarım ama Osmanlı’nın sağı solu belli olmaz gayrı yeriniz dağlardır!” dedi, biraz erzakla üç tüfek verip dağa yolladı. Bu viran olası yerlerde fukara olmayan yok gibi bir şey, yol keserek adam soymak nâmümkün, olan da zaten Değirmenci Vehbi’ye borcunu götürüyordur diye ilişemediğimizden mecbur Vehbi’nin eline bakıyoruz. Vehbi, akarsuyun başına çökmüş ejderha, destur vermeden suyun gözesinden içmek ne mümkün? Haydi Şeytana uydun gidip bastın Vehbi’yi, çektin vurdun. Kapısındaki adamların silahla külahla işi yoktur hattı zatında, olsa bizi beslemez. Gitsek kapısına her birini vursak, yedi sülalemiz abat olur adamın servetiyle. Ama kim iş görecek, kim mal getirecek, kim çerçilerle tüccarla konuşacak? Fukaralıktan acımızdan ölür gideriz bu kıraçta…

            Sabahın köründe yanaşmalarından birini bizim dağa salmış, “Mültezim paşa hazretleri çağırdılar, aman ağalar acele!” diyerekten. Kızgın ve keskin kayaların üzerinden atlaya sıçraya düze iniyoruz şimdi. Değirmenci Vehbi’nin değirmeninin hemen yan tarafındaki iki katlı evi uzaktan görünüyor. Kendisine “Mültezim Paşa” dedirttiği günden beri orası da gayrı “Mültezim Paşa Konağı”. Köyün içinden geçerken çoluk çocuk, kadınlar falan pencerelere sökün ediyor. Eşkıya dediğin bunların gözünde canavar gibi ejderha gibi bir şey, merak ediyorlar herhalde. Başka bir taraf olsa anında jandarma, kolcu biner tepemize. Ama burada bir şey olmaz, kanun da jandarma da Değirmenci Vehbi…

            Vehbi’nin evine geldiğimizde yanaşmalar evin üst katına buyur ettiler. Vehbi Ağa yahut Mültezim Paşa’mız rakı içiyor sofra başında. Bizi de buyur etti, üstüne önümüze rakı koydu! Eyvah! Normal bir iş için çağırmadığı önümüze rakı koymasından belli. En son böyle rakı içirdiği zamanı hatırlarım. Mahpustan yeni firar ettiğimizde kapısına düşmüştük. Belimize kamaları kendi eliyle takıp elimize martinleri tutuşturup dağa yollamıştı da eşkıya olmuştuk. Hem de katmerli bela olmalı ki arada bir: “Aslanlarım!” “Koçlarım” diye sırtımıza vuruyor gerdek kapısındaymışız gibi…

            Neden sonra açtı meseleyi Mültezim Paşa. Deli Halime’den epey alacağı varmış, ne kendisi getirmiş bugüne değin ne de yanaşmaları gidip tahsil etmiş. Benle Kalaycı Mustafa’yı aldı bir titreme. Ulan zaten kırk yılın Deli Halime’sinden alacak tahsil etmeyi akıl etmeyi ancak bizim Vehbi akıl edebilir. O da zaten bu yüzden “Mültezim Paşa” oldu ya! Kesik Memet buralı olmadığından zerre tınmıyor, “bir deli karıdan ne korkarsınız, bir kurşunluk canı yok mu” diye soruyor. Korkusuzluğu kanlı katil olmasından cehaletinden değil, buralı olmamasından. Deli karıdan neden korkuyormuşuz, bir kurşunluk canı yok muymuş… Deli Halime’den korkan kim? Buralarda kimse Deli Halime’den korkmaz. En azından zatından korkmaz. Daha ziyade çevresindekilerden korkar. Ancak kendisinin görüp konuşabildiği o şeylerden korkarlar. Kesik Memet’in bu sefer de cahilliği tuttu? “O ne şeymiş öyle?” İşte kimi yerde cin dediklerinden peri dediklerinden…

            Mültezim Paşa önce göğsündeki madalyayı gösteriyor ardından tüfeklerinizi: “Arkanızda devlet var. Elinizde martin! Ne malı mülkü varsa toplayın gelin…” Bunca senenin Deli Halime’sinde para pul, mal mülk ne arasın? Dahası Halime hangi ara bizim Vehbi’ye gelip de borçlansın? Garip karının ta dağ başındaki kulübesinden çıkıp para aldığı un aldığı mı var? Peri karındaşlarıyla dağ diplerinde çakallardan kartallardan arta kalan leşlerin kemikleriyle karnını doyurduğunu bizim Hacı İmam Efendi kendi ağzıyla dememiş miydi? Bunları Mültezim Paşa’ya soramadık tabi. Alır elimizden tüfekleri de koyar kapıya, o vakit kimse tanımaz bizi. Barındırmaz bile de kendi eliyle tutar reji kolcusuna teslim eder.

            Çıktık Vehbi’nin evinden. Köyü de geride bıraktık. Deli Halime’nin göze görünmeyen yoldaşlarıyla söyleştiği uğursuz yaylanın yolunu tuttuk. Kesik Memet yine cahilliğine doymasın hala Halime’yi soruyor. “İyi saatte olsunlarla söyleşiyor diyoruz bre dinlemez misin?” Bu sefer de eşkıya damarı kabarıyor. Şöyle ayaklarından asarım, böyle boğazını keserim, göğsünden yağlı kurşunla mıh gibi çivilerim… Ulan deli eşkıya, deli karıyı kurşunlamak mesele değil ki, göze görünmeze nasıl kurşun atacaksın?

            Deli Halime’nin kulübesine yaklaştıkça hava değişiyor gibi. Ağaçlar çıkıyor bazen tek tük, eciş bücüş… Fesupanallah gadrına uğrattığı insanların sureti misali.  Bir tanesinin yakınından geçerken bakıyorum da insana pek benziyor. Tepeye yaklaştıkça adımlarımız yavaşlıyor sanki. Kesik Memet dağlara bizden daha alışkın ama şimdiden kesilmiş gibi nefesten. Kafamı bir an Kalaycı Mustafa’ya çeviriyorum, yanımda bir ağaç bitmiş. Sureti korkunç şekilde tanıdık. Kesik Mehmet’e dönüyorum,  korkudan ilk defa göğe açtığı elleri yapraklanmış. Deli Halime’nin kahkahası gökte, toprakta çınlarken koşmaya yelteniyorum bir de bakıyorum ki ayaklarım, pabuçlarımdan fırlamış toprağa kök salar olmuş…


23 Nisan 2014 Perşembe – Edirne

Bin Belikli Kız

(Daha önceden Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

        Vaktiyle hanların mirzaların birbirlerine hediye olarak gönderdiği, ne savaşta ne hazarda üstündeki yiğidi utandırmaz, doğan güneşe aya “ya sen doğ ya ben doğayım” dercesine alımlı ve heybetli atlar yetiştiren bir oba varmış. Obanın atlarının namı cihanı tutmuş ki oradan yetişen seyisler, seyis yamakları dahi saraylara, kasırlara davet edilirler, kendi atlarını tımar etmeleri için beyler ve paşalar hazineler dökerlermiş. Namlı Celali başbuğlarından Köroğlu’nun meşhur Kırat’ı ile yenilmez Kiziroğlu’nun şöhreti cihana değer atı Alapaça’nın bile boy ölçüşemeyeceği, binit oldukları hanları mirzaları zafere taşıdıkları sağda solda anlatılan bu atların en iyisini, obanın beyi olan aile yetiştirirmiş. Vaktiyle hediye ettikleri atlar karşılığında hem padişahın hem şahın fermanıyla kimseler bu obaya ilişmezmiş.


            Bir gün bu obaya bir şer musallat olmuş. Her sabah bir başka ailenin atı, ya sabah vakti terli ve yorgun bir halde bulunuyormuş yahut yine aynı sebeple çatlamış bir vaziyette ölü bulunuyormuş. Bir-iki hadise olunca mukadderat demişler ancak birkaç at daha böyle telef olunca hayvanlarına bir fenalığın musallat olduğunu anlamışlar. Toplanıp dualar okusalar da bu musallat başlarından gitmemiş.

            Ta ki obanın en iyi atlarını yetiştiren ve obanın beyleri olan ailenin, mirzalardan birine ayırdıkları bir at da bu halde bulununcaya kadar. Bu ailenin yaşlıca hizmetkârlarından birisi atın yelelerindeki belikleri yani örgüleri gösterip, ardından diğer atların yelelerini göstermiş. Sonra da yelesi örülü bulunan atlara “at binen cin” diye bir varlığın musallat olabileceğini söyleyerek, beye bunun tedbirini de anlatmış. Bey çaresiz, hayvanlarına zeval gelmemesi için tedbirini kabul etmiş. Adamlarına emretmiş, atların yelelerine gece uyumadan evvel zift sürdürmüş, kendisi dâhil adamları da uyanık beklemeye başlamış.

            Gecenin en kör vaktinde birden ahırdan atların hep birden kişnedikleri, oldukları yerde tepinmeye, eşkinmeye başladıkları işitilmiş. Ellerinde tüfeklerle kandillerle ahıra girdiklerinde atları tek tek kontrol etmişler. Yine o mirzaya ayırdıkları atın sırtında bir kadının oturduğunu görünce yanına doğru seğirtmişler. Mirzaya ayrılan atın huzursuzca sağa sola sıçramasından yanına doğru dürüst yaklaşamıyorlarmış ama üstündeki kadını ayan beyan görmüşler. Dağlı gelinler misali giyinmiş kadının saçları da tıpkı üstüne bindiği atın yeleleri gibi bin belikli imiş. Örgüler kandillerin ışığında abanoz misali parıldıyormuş, gözleri de bir bakışıyla insanın yüreğine soğukluk salmaktaymış. At sakinleştirdiğinde bin belikli kız kendisini kurtarmaları için adamlara yalvarmış, yakarmış. Acıyıp yanına yanaşan olmuş ama kızın ayaklarının ters oluşunu görerek korkuyla geriye kaçmışlar.

            Yaşlı hizmetkâr elinde bir çuvaldızla beye yaklaşmış. Bu iğnenin kızın yakasına takıldıktan sonra esir edilebileceğini, böylece her işte kullanılabileceğini ancak bu iğneyi herhangi birisi çıkarırsa kaçacağını söylemiş. Bey, dualarla bin belikli kızın yanına yaklaşıp giysisinin yakasına koca çuvaldızı batırdıktan sonra adamlarına katranı temizlemelerini emretmiş. Ardından bütün obayı konağına çağırıp kızı göstererek “at binen cin”i yakaladıklarını, şayet ne kadar yalvarırsa yalvarsın yakasındaki iğneyi kimsenin çıkarmaması gerektiğini tembihlemiş.

            Böylece bin belikli kız diye çağırdıkları cin, o ailenin hizmetçisi olmuş. Su taşırmış, yemek yıkarmış, tarlada çalışırmış. Yakasındaki çuvaldızı çıkarması için kime yalvardıysa kimse yanaşmamış, bazen aile köyde bir iş gerektiğinde yardıma bu cin kızını gönderiyormuş bu nedenle işlerine de geliyormuş. Çocukları yanına yanaşıp da çuvaldızı çıkarmasınlar diye sürekli tembihliyor, korkutuyorlarmış. Onlar da zaten onun tuhaf gözlerinden ve ayaklarından korktuklarından yanına bile yaklaşamıyorlarmış. Dizlerine dek uzanan siyah saçlarını uzaktan gören çocuklar “bin belikli kız geliyor” diye sağa sola kaçışıyorlarmış.

            Bir gün obanın çocuklarından birisi evlerinde un kalmadığından beyin evine gönderilmiş. Sabaha ekmek yapılacağından annesi geceden göndermiş. Çocuk evin hanımından bir ufak çuvalda unu alırken ahır tarafından gelen içli bir ağlama sesi duymuş. Kimin ağladığını sorduğunda, her gece “bin belikli kızın” ağladığını sorunca içine bir merak düşmüş. Bir gündüz vakti çeşmeden su alırken gördüğü bin belikli kızın yanına korka korka yaklaşmış, at binen cin de onun yaklaşmasına şaşırmış. Çocuk birkaç gece önce kaldığı ahırdan ağlama sesi işittiğini, neden ağladığını sormuş zira onu “cin” olarak anlattıklarından insanlar gibi ağlamasının tuhaf geldiğini söylemiş. At binen cin, insanlara yalvardığı halde göğsündeki çuvaldızı çıkarıp kendisini azat etmediklerini, onlara bir daha kötülük etmeyeceğine dair yeminler etse de insanların kendisini çalıştırmaktan vazgeçmediğini, ailesini, dostlarını, yerini yurdunu özlediğini birer birer anlatmış çocuğa.

            At binen cinden korkuyormuş çocuk ancak o haline çok acımış. Kendisinin başına da gelebileceğini düşünerek cinin göğsüne uzanıp çuvaldızı çıkarıp almış. Cin çocuğa onlarca teşekkürü, hayır duasını ettikten sonra kaybolup gitmiş. Çocuk, büyükleri kendisine kızmasın diye çuvaldızı elinden atıp evine geri dönmüş. Akşam olunca cinin kaybolduğunu gören aile bir şekilde onun çuvaldızdan kurtulup kaçtığına hükmetmiş, kimin yaptığı da ortaya çıkmamış.

            Gel zaman git zaman o küçük çocuk büyümüş. Bir sipahinin sancağı altında cebelu olmuş, cenk sahralarına yolu düşmüş. Sipahisi bir kabahat işleyip toprakları elinden alınınca onunla birlikte kaçak olup dağlara çıkmış, miktara hesaba gelmez harami taifesine karışmış. Günün birinde Dersaadet’ten bir elinde ferman bir elinde pala eşkıya takibine çıkar işgüzar paşalardan birinin sekbanları tarafından kuşatılmış. Dağların yücesinde, sık ormanların içinde tüfekli sarucalardan, sekbanlardan kaça kaça bir hal olmuş, öyle ki yakalanmasına ramak kalmış.

            Yakalanmamak için bir ağaç kovuğunun dibine çömelmiş, gece ilerleyince sekbanların peşini bırakacağına hükmederek beklemeye koyulmuş. Tam tüfekli sekbanlar kendisinin olduğu yere yaklaştığı sırada bir kadın peyda olmuş. Korkmamasını, kendisini saklayacağını söyledikten sonra uzun ve bin belikli saçlarıyla hem kendisini hem eşkıyayı örtüp saklamış. Böylece sekbanlar bir kimseyi göremeden geçip gitmişler.

            Eşkıya kadına teşekkür etmek istemiş ancak o esnada kadının ayaklarını ve saçlarını hatırlayarak korkuyla ürpermiş. Bu kadın kurtardığı bin belikli kız yani at binen cin’miş. Cin ona zamanında kendisine yardım ettiği için ailesiyle kaldığı ağaç kovuğunun dibine gelen eşkıyaya yardım ettiğini, ailesine döndüğü zaman intikam almak için obayı kana ateşe boğmak istemişlerse de kendisi nedeniyle onları alıkoyduğunu söylemiş. Ancak hala esaretinin kefaretinin ödenmediğini, böylece kendisini kurtardığı için bu esirliğin intikamının artık alınabileceğini ona itiraf etmiş. Eşkıya bir şekilde köyüne can atıp artık ihtiyarlamış beye ve köylülere durumu anlattığında hayretler içerisinde kalıp korkunç bir felaketin ucundan kıyısından kurtulduklarına şükretmişler. Lakin obadaki tüm atları nedensiz bir şekilde hep birden yeleleri örük ve ölü halde bulununca başlarına gelen felaketin nedenini bilmekteymişler…


24 Ocak 2015 – İstanbul

Müfettişin İstifası

(Daha önceden Hayalhane Fanzin'de yayınlanmıştır)

         Kabul etmediğim bir rüşvet yüzünden mi yoksa siyasi meselelerle alakalı bir lakırdıyı ağzımdan kaçırdığımdan mı meçhul, Devlet-i Aliyye’nin bir ucuna teftişe gönderildim. Teftiş dedimse öyle taltif, ihsan bâbından bir vazifelendirme zannedilmesin, bir nevi sürgün ancak ismine teftiş demişler. Gerçi bana söylemiyor ama bizim Osman’ın yediği bir herze olması da muhtemel. Pek bir sıkıştırdımsa da söylemedi ancak neşeli halinden kendisinin parmağı olduğunu anlamam pek zor olmadı. Zaptiye nazırından emir gelir gelmez benim telaşemi, endişemi görünce sanki inadıma neşelenmişti. “Efendim hüsn-ü kuruntunuz beyhudedir. Bizi ebediyen teşkilattan uzaklaştırmıyorlar ya? Alt tarafı polis müfettişi namı ile bazı şehirlerin, kasabaların zaptiye karakollarını ziyaret edeceğiz. Sonra müfettiş demek ne demek? Gittiğimiz her yerde izzet-i ikramla karşılanmak, ağa sofralarına davet edilmek fena şey midir? Üstüne sadece ziyafet ikram etmezler, beldenin dilberlerinden, aşüftelerinden de sebepleniriz, neşe buluruz sefamızı süreriz! Öyle bir evhamlandınız ki gören de sizi Fizan’a yolluyorlar sanacak? Alt tarafı Rumeli’ne çıkacağız yahu! Burnumuzun dibi!” Bu zevzeğe(!) bakılırsa bizi gören Beyoğlu’nun gazinolarına, şarkılı kumpanyalarına gidiyoruz zanneder. Rumelinin karışık vaziyeti malum, her gün bir nice kanlı haber ta İstanbullara kadar geliyor. Tabii bizim Osman Frenk memleketlerinden gelen muzır neşriyatın, anadan üryan kadın resimlerinin neşredildiği mecmuaların haricinde gazete falan okumadığından siyasi vaziyetten, Rumelindeki komitacılardan, haydutlardan falan bîhaber. O yüzden ben ömrümün son seyahati havasındayım o ise sayfiyeye çıkıp paşa kızlarını gözlemeye heves eden hovarda beyzadelerin havasında! İlkin istifa etmeyi dahi düşündüm can korkusundan lakin “viran olası hanede evlad-u ıyal olmasa” diyerek aklımdan savuşturdum.


            İşte böylece muhasebe kaleminden müfettişlik namına ayrılan harcırahımızı aldıktan sonra bir arabacı ile anlaşmış, iki çekerli bir faytonun tepesinde, iki zaptiye neferi ile Arnavut muhacirlerin aksanıyla konuşan arabacıyla birlikte Rumeli zaptiye müfettişliği sergüzeştim başladı. Edirne’ye sıkıntısız vardık lakin ayrılırken, serkomiserin: “Dağda bayırda fazla eyleşmeyin, hep türlü milletin kumitaları gezer!” demesi bendeki evhamı daha da körükledi. Bizim gamsız Osman’ın türlü milletten çıkardığı yegâne mana, çilingir sofrası düzen aşüftelerle, oyunbaz dilberler! Bir seferinde yol ağzında bir kasabaya indiğimizde uzaktan uzağa atılan silah patırtılarına şahit olduk. Gidip bakmaya niyet bile etmeden köylülerden biri demesin mi: “Aman ilişmegin beyım. Hasım kumitalardır, müsademe ederlar!” Adam öyle bir söylemişti ki zannedersin yağmur gibi, hasat gibi olağan, alelade bir şeyden bahsediyor! Diyeceksiniz ki: “Yahu sen iki mermiye ürkecekse, nasıl zaptiye oldun?” Mazur görünüz, İstanbul’da böyle şeylerle pek karşılaşmadığımızdan korkmam gayet tabii. Biz silah sesini ancak balozlarda, tiyatrolarda işitiriz ki o da hayranı oldukları şarkıcı kadınların yahut kadın sandıkları zennelerin şerefine ateşlenir, adama değmese de mekânların çatısı tavanı delinir. Cinayet vuku bulsa bile en kabadayısı gelir teslim olur en olmadı bir kopuğu, külhanbeyini gönderir o da cinayeti üstlenir. Zaten semt karakollarında rüşvet maaş kadar tabii sayıldığından, semt kabadayısı ile semt komiseri anlaştıktan sonra pek zaptiye vakaları da vuku bulmaz. En azından bize aksettirilmez! Burada ise ölmek, müsademeye kurban gitmek daha tabii! Osman ziyafet sofralarına oturup, kıvrak çengilerin serencamına kapılınca kendinden geçip her şeyi unutuyor. Ama benim aklımdan o silah patırtıları ve katledilmeyi kabullenmiş köylülerin halleri hiç çıkmıyor.

            Seyahatimizin ikinci ayına girdik. Manastır Vilayeti’nden çıktık, Üsküp’e doğru gidiyoruz. O taraftaki zaptiye karakollarını teftiş edeceğiz. Dağların bağrından geçiyoruz, koca koca ormanlardan korulardan birine girip diğerine çıkıyoruz. Arada bir uzaktan uzağa bizi seyreden karaltılara tesadüf ediyoruz. Rumelinin bu dağ köylerinde çoban mıdır komitacı mıdır yaşayanlar dahi zor ayırt eder… Bir kasabaya indik hatta tabiri caizse dağların yücesinde olduğundan çıktık. Köyden hallice ancak dağ yollarının merkezinde bulunduğundan buraya da karakol yapılması münasip görülmüş. Evler kale gibi, çoğu sürü sahibi, zengin kimseler. Kasabanın yukarısında kalan bir tepenin üzerine kurmuşlar karakolu, bir bostanı, bostandan bozma bir mezarlığı geçip öyle varılıyor. Karakol da bu ağa takımının ziynetini, evlerini, hayvanlarını muhafaza etmek maksadıyla kale gibi inşa edilmiş ve donatılmış. Sahra topu koysalar, alay bozar cinsinden hudut kalesi zannedersin…

            Karakolun serkomiseri Hersekli Boşnak Abdi Bey ardında zaptiyelerle karşılıyor bizi. Zaptiyeler ekseriya buranın köylerinden, çifti çubuğu tutamayıp devlete kapulanmışlar. Karakolun eksiğini aramaya kalksak bu haliyle biz ondan kusurlu çıkacağımızdan yarım ağız teftiş ediyoruz. Ardından kahveler pişiyor, sigaralar sarılıyor muhabbet peyda oluyor. Bizim İstanbul’un hovarda takımının hergeleliklerinin neyini anlatacağız? Biz susuyoruz, ekseriye Boşnak serkomiser anlatıyor. Kanlı baskınlar, kovalamacalar, orman kuytusunda tabanca çekmeğe dahi mecal bulamayıp kama kamaya geldiği haydutlar, düğünden gelin kaçırmalar… Akşama doğru köyün ağa takımından birinin yanaşması geldi kapıya. Yanaşma dediysem giyimi dahi köy efendisinden hallice. Ağalar toplanmış ziyafet sofrası hazırlatmışlar, bizi de davet ediyorlarmış. İcabet edeceğimiz bilmem kaçıncı davet olduğundan sanki vazifemizin bir parçasıymış gibi kabul ediyoruz. Teftişe mi geldik, maliye nezaretinin “bir miras kaç ayda yenilerek bitirilir” mevzulu bir tetkikine mi iştirak ediyoruz belli değil...

            Ağalar sofrasına oturduk. Ziyafetten sebeplenenler bizden fazla. Köylüden, çobanlardan birçok kimseler de bulunmakta. Ziyafetin ardından çilingir sofrası faslı da geliyor, ağalarla serkomiserle kalıyoruz. Bir başka köyden çengi kızlar getirmişler, cümbüş seslerine, zurna sesine, işveli bakışlara ve naz ile kıvrılmalara şahitlik ediyoruz, rakının şarabın haddi hesabı yok. Bizim hadsiz Osman bir ara tabancasını çıkarıp İstanbul hovardalarından öykündüğü şekilde havaya ateş ediyor. O kadar hayduttan mayduttan çekiniyorum ama hakikisini yanımda gezdiriyorum! Yine köyün birinden bir Bulgar hanım getirmişler, muganniymiş pek güzel sesi varmış. Çoğunluğu kendi memleketinin türkülerinden havalar okuyor, saatler gecenin kuytusuna devriliyor…

            Lambalar sönüyor, kapılar örtülüyor. Ziyafet bittiğinde herkes evlerine çekiliyor. Biz de serkomiserle karakolun yolunu tutuyoruz. İstesek ağalardan birinin evlerinde kalamaz mıyız? Kendileri de davet etmemiş miydi zaten? Olur mu? Müfettişler karakol haricinde birinin evinde kalırsa ahali bize rüşvetçi de der, milletin sofrasına çöktüğümüz şayiasını da çıkarır. Kanun nizam gereği hep. İçtiğimiz rakının yediğimiz etin haddi hesabı yok ama uyurken sızmaya yakın aklımıza geliyor kanun nizam işte…

            Yürüdüğümüzden mi bilmem bostanın mezarlığın içinden geçen yol uzun geliyor. Gündüz vakti böyle değildi. Hatta bu kadar ağaç olduğu bile dikkatimi çekmemişti. Sanki gece çökünce dallarıyla sürüne sürüne gelip yolumuzun üstünde peyda olmuşlar gibi selamünkavlen. Mezar taşları uzaktan uzağa ay ışığı altında parıldıyorlar. Toprak üstünde kalmış kurukafaların dişleri gibi aynı tövbe estağfurullah. Uzaktan uzağa baykuşlar da çığrışıyor, ölüm alametidir derler çoğu yerde fesuphanallah. Arada bir dallar arasından hızlı hızlı kanat çırparak yarasalar geçiyor, gecenin sevimsiz suratlı mahlûkları, sanki ölümümüzü bekler gibiler hafazanallah. Zaten bu Rumeli arzına ayak basalı beridir komitacılar kadar korkulu mahlûkların rivayetleri, haberleri de ürkütüyor beni. Mezarından kalkanlar, dağdan dağa dolaşan minare boyunda sakallı hikat garibeleri, eski gazalar devrinden kalma kesik başlarıyla yol ağızlarında yolculara görünüp korkutan adı belirsizler, terk edilmiş evlerde kiliselerde meskûn ecinniler, örümcek ağlarından kefen artıklarından elbise diker peri kızları…

            Bizim Osman kolumu çekiştiriyor. Hiçbir şey söylemeden karşı tarafı işaret ediyor. Allah kahretsin ki mezarlığın olduğu taraf… Yüreğim: “Bakma! Bakma!” diye çırpınsa da merakıma yenik düşüp kafamı o tarafa çeviriyorum. Ağaçların altı sonsuz karanlık. Ay ışığının huzmeleri belli yerlerde toprağa dek ulaşabiliyor da ilerileri görebiliyoruz. Hiçbir şey görmedim. İçten bir: “Oh!” çektim. Tilkidir, kurttur, domuzdur, ayıdır, kedidir, komitacıdır, hayduttur. Ya ne olacaktı? Bizim Osman rakıyı fazla kaçırdığından neyi neye benzetti Allah bilir. Bir seferinde İstanbul’da yaşı geçkin bir kokonayı yirmilik afet diye görmemiş miydi hem afyonlu şarabı fazla kaçırdığı o gec… Bismillah! Destur bismillah! Tövbe! Evlerden ırak! Aklıma mukayyet ol yarabbi! Osman’den ses seda çıkmıyor. Nasıl konuşsun? Ağaçların altında gördüğümüz şey, beyaz kefeninin rüzgârda dalgalandığı çığlık çığlığa koşmakta olan bir adam. Dimdik saçlarıyla, kandil ışığını andıran gözleriyle bu korkulu adam, mezar toprağını kazarken parçalandığını tahmin etmekte çok da zorlanmadığım kanlı ellerini sağa sola sallıyor. Hançeresi parçalanırcasına attığı korkunç çığlığı kulaklarımızda çınlıyor, o ne cehennemî bir sestir öyle! Dağlara doğru koşturuyor, ay ışığı altında beyaz bir hayal gibi adeta süzülüyor…

            Serkomisere dönüp bakıyorum. Zaptiyeleriyle birlikte sakin sakin bize bakıyor. Suratlarında o öldürülme hadiselerini alelade bir şey gibi anlatan köylüdeki gibi ürkütücü bir sakinlik var. İn midir cin midir diye sormadan anlatıyor bize kendi şivesiyle: “Buralarda ulur ep büle. Çok vardır mezardan kalkan em gezen. Günahkâr adamı kabul etmez tuprak! Uzur bulmaz. Gezınırler ep büle kabir azabıyla…” Buralarda hep olur… Çok vardır… Gezinirler hep…

            Sabahı nasıl ettim bilmiyorum. Zaten korkudan doğru dürüst uyuyamadım bile. Üsküp’e iner inmez telgrafhaneye girdim. Kararım kesin basacağım istifayı. Müsademeden olmasa sekte-i kalpten gideceğim buralarda. Osman şaşkın. “Ulan manyak mısın hortlak gördü diye insan istifa eder mi?” dedi. Kararımdan caymam. İstifamı bildiren telgraf memurunun telgraf tıkırtıları kesilmeden istasyona geçtim. Fayton kahrı da çekemem bu saatten sonra. Evvela trenle Selanik’e, oradan da vapurla İstanbul’a.

            Aklımı peynir ekmekle yemedim. Zerre çekincem yok. Hiç yoktan Eminönü’nde simit tablası bulurum. İstanbul’un mevtaları pek akıllı uslu, ortalıkta gezinme huyları yok buradakiler gibi…


19 Ocak 2015 İstanbul

Şahmarandan Olma

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

           Zamanın birinde, hangi padişahın hükümdarlığı unutulmuş, masallardan canlı bir suret İstanbul şehrinde, yine masallardan gelme güzellerin avlusunda salındığı bir muazzam harem varmış. Mermer saraya her sene yedi düvelden yüzlerce köle getirilirmiş ki yetenekte ve güzellikte perilere cinlere denk olurlarmış.

        Günün birinde şehre ta Gâvur Dağı’nın ötesinden bir kervan gelmiş. Kervanın ortasında muhafızların beklediği süslü işlemeli ve dört yanı kapalı bir taht-ı revan varmış ki içindeki Acem mülkünden bir mirzanın kızı mıdır yahut Kırım elinden bir bike midir diye ahali merakından yollara dökülmüş. Kervancıya sokulmaya yüz bulan beyzadeler, kişizadeler kervanla gelen meçhul kişinin kim olduğunu sorduğunda kervancıdan: “Ehemmiyetli biri değildir. Çukurova mülkünden bir köledir!” karşılığını almışlar. Kendi kendilerine söylenip kervancıya yine sormuşlar: “Bre bu nice köledir ki yanında çerisiyle sipahisiyle dört tarafı süslü taht-ı revanda durur?” Kervancı sivri bıyıklarının uçlarını düzelterek: “Köle dediysek öyle alelade köle değildir. Cihanda güzelliği padişah hazinelerine denk böyle bir güzel daha yoktur ki bendeniz onu padişahımız efendimize âcizane teslim etmek için eşkıyaları, kervan basan gulyabanileri aşıp İstanbul’a geldim.” İstanbul’un güngörmüş beyzadeleri burun kıvırmış: “Adam sen de! Burada güzelden bol ne var? Esirciler Hanı’nda Şirin, Leyla suretli kızları on paraya satarlar!” Kervancı gülmüş: “Benim Çukurova’dan getirdiğim köle öyle güzeldir ki ihtişamından çil çil altınlar kararır, değerini yitirir! Onu gören yediden yetmişyedisine cümle yiğit helak olur. Bir bakışını bahşetmesi için ölmeye yalvarırlar. Bakışına nail olsalar bu sefer de “Biz bu aşktan kurtulamayız vesselam!” diyerek kahırlarından ölüler!” Beyzadeler etkilenir gibi olmuşlar ama şehrin hamam külhanlarından bir kopuk laf atmış: “Meydanı buldun diye haybeye sallama kervancı! Senin bu taht-ı revan güzelini öyle bir anlatıyorsun ki duyan Kaf dağının ardından peri kızı çekip getirdin sanacak!” Kervancı kafasını sallamış: “Elbette her kul gibi vardır kusuru. Ancak mevcudiyeti ve güzelliği ile kıyaslanınca pek bir ehemmiyetsizdir!” Böylece kalabalığın arasından sıyrılan kervan yeniden yola revan olup sarayın kapılarına yürümüş.

          Padişahın iş bilir casusları saraya anında haber uçurmuş. Koca padişah müstehzi bir ifade ile emir vermiş kullarına: “Eğer o madrabaz kervancı kapıma gelirse sınayın. Eğer bakışları âdem öldürmeye nailse, benim hazinemi dahi utancından ağartırsa bırakın gelsin kapıma görelim neymiş ol güzelin ehemmiyetsiz kusuru!” Kervancı ardında taht-ı revanla sarayın devasa kapıları önüne gelmiş. Kapıda bıyığını balta kesmez kavlinden, cümle hasımânını bıçakları altından geçirmiş, kuşaklarına yatağanları sokulu, âdem ejderhası suretinde iki yeniçeri kervancının karşısına dikilmiş. Kervancı: “Müsaade edin ağalar, padişahımız efendimize cihan güzelini takdime geldim!” deyince, “Biz ne bilelim kervancı, taht-ı revandaki hayır mıdır şer midir? Zehirli ejder mi koydun, Arap çöllerinden akrep mi? Açasın örtüyü de şu güzeli görelim, sarayın kapısını öyle açalım!” diye karşılık almış. Kervancı ciddileşmiş: “Yiğitler! Bu örtünün ardında güzelin muradı olmayanlar için ölüm vardır. Canınıza ehemmiyet veriyorsanız yol verin padişahın huzuruna çıkalım!” Yeniçeriler olmazlanmış, elleri yatağanlarının kabzalarına gitmiş: “Biz padişahımızın seçme kullarıyız ki canımız da kanımız da onun yoluna fedadır. Ardında ejder-i heft ser beklese dahi aç örtüyü!” diye emretmişler. Kervancı müstehzi bir gülümseme ile taht-ı revanın önündeki örtüyü tamamen kaldırmış. Kandan ölümden korkmaz yeniçeriler o anda bembeyaz kesmiş ki meğer örtünün altından urumelinin hortlağı cadısı çıka! Yeniçerilerden biri: “Bu güzel bize murad etmedi, bakışlarını esirgedi! Ya ben nice yaşarım!” dedikten sonra yatağanını çekerek kendi göğsüne vurarak canına kıymış. Taht-ı revandaki güzel öteki yeniçeriye bir lahza intizar edince, yeniçeri olduğu yere yığılmış: “Baktı ama yaban gördü, yâd gördü, ya ben bu güzelin muradın alamadım kahrolmam mı?” diyerek kahırdan son nefesini vermiş.

          Böylece sarayın kapılarını açmışlar ama sultanın huzuruna çıkarmadan önce hazine odasının kapısına götürmüşler. Hazinenin kapıları açılır açılmaz içeriden dışarıya muazzam bir ışık huzmesi dolmuş, incilerin, gümüşlerin, altınların, elmasların, zümrütlerin, yakutların parıltısından oradakilerin gözleri kamaşmış. Hazine kapısını tutan ağa kasılarak: “Senin şu güzel şu hazinenin de ışığını söndürsün de görelim!” Kervancı müstehzi bir ifade ile gülmüş, önce yaptığı gibi taht-ı revanın örtüsünü açmış. İçindeki güzelin bir nazarıyla o hazinenin ışıltısı solup gitmiş, gayya kuyusu misali hazine odası kararmış. Böylece kervancıyı, ardında taht-ı revanla tahtın durduğu koca avluya götürmüşler. Padişah kervancı huzuruna gelince sormuş: “Kervancı bu güzelden bana ölüm var mıdır? Ya onun güzelliği benim hayat ışığımı da hazinem gibi söndürür mü?” Kervancı başını eğdiği yerden: “Bu güzelin muradı sizdedir devletlum, ondan size ancak güzellik ve huzur vardır. Onu görünce billur kadeh misali ömrünüz de ışıldayacaktır. Lakin güzelin bir kusuru vardır ki akılca yoksundur. Hamama girmek istemez ve de deli saçması şeyler söyler. Siz bu kusuru görmezden geldiğiniz müddetçe o sizin için daima rahatlık ve ferahlık vaat eden bir cennet bağçesidir.” Padişah örtüyü açtırıp kendisine murat eden güzeli hususi odasına göndermiş. Kervancıya da ağırlığınca altın ihsan ederek saraydan göndermiş.


            Padişah bu güzel ile gününü gün etmiş. Diğer gözdelerini, şehzadelerini hep unutmuş ama onlar da bir şey diyememişler, zira o güzelin her bir kusurunu hoş görürlermiş ki adeta cana gelmiş bir efsun taşırmış. Arada bir dile gelip: “Aman beni hamama götürmeyin, benden o vakit fenalık gelir. Beni Çukurova’da anacığım Şahmaran’ın koynundan kaçırıp getirdiler!” dese de padişah bu deliliğini hoş görmüş ve yıkanması için odasına ibrik ibrik sular, gümüş tekneler taşıtmış. Karnı büyüdüğünde padişahın gönlüne bu güzelden olma muhayyel ve müstakbel şehzadesinin hayali düşmüş. Karnı epeyce büyüdüğü bir esnada sancısı tutmuş ki o esnada sarayın hamamının önünde geçmekteymiş. Güngörmüş kalfalardan biri: “Odaya değin yetişmez, hamama götürelim!” deyince feryat etmiş, hamama girmemek için çırpınmışsa da kapıları açıp göbek taşının üzerine yatırmışlar.

        Padişah da o esnada doğum sancısı haberini alıp hamama doğru gelmekteymiş ki hamamdan kadın çığlıkları yükselmeye başlamış. Bir sürü kadın feryat figan edince padişah sevdiği güzele bir şey oldu diye kapılara koşturmuş. Bir bakmış ki vazifeli kalfaların kimi delirmiş, kimi olduğu yere düşüp bayılmış. Hamama girdiğinde onların bu tuhaf halinin sebebini anlamış. Meğerse o güzel gerçekten de Şahmaran soyundanmış ki hamama girende belden aşağısı asıl şeklini almış, tasvirlerdeki gibi kocaman bir ejdere dönüşmüş, bedeninden ayakları yerine renk renk yılanlar çıkmış, vücudunun bir kısmı pullanmış. Kucağında yarı belden aşağısı ejder belden yukarısı insan korkunç bir bebeği padişahın kucağına bırakıp: “Ey padişah, ben Şahmeran soyuyum dedim bana inanmadın. Bizim soyumuzdan gelenler yahut münasebeti olanlar asıl şekillerine dönerler hamamda ki benim büyük büyük annemi ziyaret eden Danyal Aleyhisselam oğlu Camsab da hamama girdiğinde böylece o zamanki padişahın askerleri tarafından fark edilip yakalanmış! Hamama girmeseydim oğlun senin suretinde doğacaktı. Gayrı benim suretimde yaşayacaktır ve ocağına hiç hayır getirmeyecektir! Haremden dışarı çıkarsa da felaket olacaktır!” diyerek hamamın mahzen kanalına karışarak gözden kaybolmuş. Padişah korksa da, Şahmaran’ın kızının tehdidinden çekinse de oğlu olduğundan canına kıymaya çekinmiş. Sonra aklında büyüdüğü vakti bu ejder suretli oğlunu düşman memleketler üzerine göndererek nice kaleyi korkuyla düşürmenin hayali belirmiş. Böylece onu da evlat bilerek haremde yetiştirilmesini emretmiş.

            Gel zaman git zaman şehzade birkaç ay içerisinde sürünerek de olsa kendi kendine hareket etmeye başlamış. Diğer şehzadeler ve harem ahalisi onun görüntüsünden çekindiklerinden hiç yanına yaklaşmamış üstüne onu adıyla değil “Şahmarandan Olma” lakabıyla çağırırlarmış. Derisi pullu pullu, belden aşağısında kocaman ejder suretli bir yılan başı taşıyan bu çocuğu kalfalar cariyeler bile korkuyla dehşetle büyütmüşler. Beş altı yaşlarına geldiğinde çocuk yılan bedeni üzerinde sallana sallana korkutucu bir suretle gezinir olmuş ki harem ahalisi onun bu suretinden iyice tedirginmiş. Yine de padişah o güzelle yaşadığı günlerin hatırına oğlu saydığı bu şehzadesiyle zaman geçiren yegâne kimseymiş. Derken bir gün sarayın kümesinden tavuklar, horozlar kaybolur olmuş. Tilki dadandı zannedilerek sarayın etrafındaki bostan didik didik aranmış, bir şey bulunamamış ama kayıplar devam etmiş. Bir gün şehazdelerden biri de ortadan kaybolup, bahçe köşesinde elbiseleri ve bazı kemik parçaları bulununca saray halkı dehşete kapılmış. Üstüne bir de bir tanesi: “Edirne sarayının büyük yılanlarından biri de böyle bir şehzade boğmuştu fi tarihinde!” deyince herkes padişaha bu Şahmarandan olma şehzadeyi şikayet etmiş. Padişah ilkin onların isteğine karşı gelse de bir gece sallana sallana yürürken bir küçük şehzadeyi bahçeye götürüp boğmaya kalkması fark edilince neredeyse kapısında bekler yeniçeriler dahi isyana teşebbüs etmişler. Böylece padişah istemeye istemeye şehzadesinin idamına karar vermiş ama hem annesinin ettiği bedduayı düşünerek haremden çıkarılıp gömülecek olması hem de annesinin bu kararı haber alıp geri dönerek haremdeki diğer şehzadelerine musallat olmasından korkmuş. Bu yüzden oğlunu yay kirişiyle boğdurduktan sonra Mısır’dan gelme bir ustaya eski usulde bu ejder suretli şehzadeyi mumyalatıp Harem’in bir bölümünde saklanmasını emretmiş.

            Bu anlatılan ne kadar doğrudur, ne kadar yanlıştır bilinmez. Bilinen tek gerçek bugün Topkapı Sarayı’nda Hekimbaşı Kulesi’nde “timsah-çocuk bedenli mumya” olarak bilinen bir mumyanın varlığı ve bu mumyanın Harem’de ortaya çıkarılmış olmasıdır…

20 Aralık 2014 – İstanbul

Voyvodanın Askerleri

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Snagov Ormanı’nda bir açıklıkta, ateşin etrafına dizilmiş beş karaltı görülmekteydi. Sırtlarındaki çuhadan pelerinlere sarılmış, arada sırada kırbalarındaki Macar şarabını bir diğerine uzatan, önlerindeki koyun peynirinden kopardıkları parçaları ağızlarına atan bıyıklı, sakallı kimselerdi. Kafalarındaki sorguçlu kalpaklardan ve pelerinin altından fark edilen vahşi hayvan postlarından, bellerinde ucu eğik palaların yanı sıra Frenk meçleri de taşımalarından akıncı oldukları zor anlaşılmaktaydı. Ancak üç tanesinin kafasındaki sarıktan, Osmanlı topraklarından geldikleri anlaşılabiliyordu. İki yoldaşları da onlardan biraz geride keçeden örtülere sarınmış, atlarını bağladıkları bir ağaç yığınının dibinde uyumaktaydı. Kara bulutların gölgelemediği anlarda ay ışığının gündüz gibi ortalığı aydınlattığı, soğuktan toprağın altındaki ölüleri bile donduran kasvetli bir Eflak gecesiydi. Uzaktan uzağa işitilen kurt ulumaları ve baykuş ötüşleri haricinde hiçbir ses duyulmamaktaydı. Biraz uzaklarındaki gölde tek bir dalga kıpırtısı bile yoktu ki ürkütücü bir dinginlik geceye hakim olmuştu.

            İçlerinden biri sordu: “İsmail’len Lofçalı gecikti be… Şüyle bir kol gezıp gelırız dedıler, ne yanda kaldılar?”
            “Gelirler be ne acelen vardır?”
            “Durulmaz bu uğursuz ormanda. Tez gelsinler de savuşalım bre…”
            “Nereye savuşursun? Bey emretmıştır, akıncı türesidır. Gün ağarana dek kalırız buracıkta. Ne bilelım ardımızdan dost mu gelecek, düşman mı gelecek?”
            “Abe ölmüştür Kazıklı. Çıkarmışızdır Eflak’ın tahtına Basarab Beg’i. Dosttur bize, biz verdık ona tahtı ne kütülük etsın bize?”
            “Ne bilırsın o mendebur Kazıklı’nın üldüğünü be? Kaç adam çıkardılar üstüne, kaçı sağ ele geçırdı? Hep öldü sandılar bir yerlerden çıktı geldi more! Bu sefer kellesını bile aradılar da o kalabalıkta bulamadılar… Ben da meraklı değilım bu uğursuz yerde kalmağa ama Malkoçoglı Beg’in emridir, şafağa değin beklerız burada.”
            Sultan Mehmed’in Eflak üzerine gönderdiği akıncı kollarından birine mensuplardı. Sabık voyvoda “Kazıklı Beg”in öldürüldüğü o son akında yer almışlardı. Ondan önce de onun yaptığı kanlı baskınları, ilk Eflak Seferini, Voyvoda’nın Tuna Nehri’nin güneyine inip kazıklara vurduğu ahaliyi, Braşov etrafındaki kazıklar ormanını ve işkence sonucu can vermiş binlerce cesedi görmüşlerdi. Geceleri takip esnasında türlü orman kuytusundan, fırtınaların esip durduğu dağ başlarından geçmişler, Karpat Dağları’nın korkunç gölgelerinde onu arayıp durmuşlardı. Onu ve son askerlerini kılıçtan geçirdikleri bu Snagov Ormanı’nda, Eflak’ın yeni begi Basarab’a idareyi teslim ettikten sonra geri dönüş yoluna çıkan Osmanlı Ordusu’nun en gerisinde kalmışlardı. En gerideki akıncı kolunun, en arkada bırakılan yedek kuvvetleriydiler. Şafağa dek orada bekleyip yolları yoklayacaklar, ardından onlar da savuşup memleketlerine, Tuna’nın güneyine geri döneceklerdi.
            Her birinin içinde tarifi belirsiz bir korku vardı. Türlü günahlar işlemiş voyvodanın ve askerlerinin öldüğüne bir türlü inanamıyorlardı. Sanki Snagov Ormanı’nda yakalayıp kılıçtan geçirenler kendileri değilmiş, cesetlerini bataklığa ve denk geldikleri yere topluca gömenler onlar değilmiş gibi karanlıktan çığlık çığlığa pusu yerlerinden çıkıp gelecek Eflak askerlerini ve onların korkunç suretli Kazıklı Beg’lerini bekliyorlardı.
            Ormanın içinden bir anda korkunç bir at kişnemesinin sesleri yankılanınca ayağa fırlayıp silahlarına davrandılar. Ormanın içinden çıkıp ateşin yandığı yere doğru seğirten tek bir atlı vardı. Kim olduğunu seçemediler ancak atlı onlara: “İsmail! İsmail’i yakaladılar!” diye bağırınca gelenin Lofçalı olduğunu anladılar. Uykuya dalmış olan atların oradaki akıncılar dahi ayaklanıp kılıçlarını çekmişlerdi. Lofçalı ateşin oraya varınca atını beyhude yere teskin etmeye çalıştı ancak atı korkunç bir şeyler görmüş gibiydi. Bir anda Lofçalı’yı sırtından atmaya muvaffak olunca kişneye kişneye ağaçlığın arasına karışıp kaybolmuştu. Atın kişnemeleri diğer atları da huzursuz edince onlar da oldukları yerde eşinmeye başlamış, iplerine asıla asıla ürkünç kişnemelerle gecenin sessizliğini yırtmaktalardı.
            Yere düşen Lofçalı’nın etrafına toplanan akıncılar, kanayan başını kaldırıp çuhadan bir yastığı altına koydular. Başka bir kırbadan su içirip kendine gelmesini beklediler. Lofçalı, güç bela konuşmaya çalışıyordu. Zaman zaman kendini kaybetse de gözlerini bir anda açarak başına gelenleri anlatıyordu:
“Ma… Ma… Manastırda… Manastırın oradan ge… geçerdık. Gürdük birilerını, sandık rahip… İçlerinden birinin kadın olduğunu gürünce, ölen askerlerden birinin yakını zannettik ama içimize bir kurt düşti. Kol gezmeğe çıktığımızda rastlamamıştık bunlara, sanki bizim geçmemizi bekleyip saklandıkları bir yerden çıkmış gibiydiler more! Düştık peşlerıne, bir baktık kabirlerin uradalar… Üldürdigimiz askerleri gömdüğümüz yer! Yanlarında vardı bir kızan, kanini akıttılar tuprağa… Tupraktan çıktılar be… Kıyama geldiler… İsmail’i atıylan birlikte yakaladılar be!”
“Kimi dersın be? Kim çıkmiştir topraktan?”
“Vo… Vo… Voyvoda’nın askerleri!”
Lofçalı son kelimeyi söyler söylemez gözlerini kapatmıştı. Nefes almadığını anladıklarında usulca yattığı yere bırakıp, iki yoldaşlarına hem atların hem onun başında beklemelerini söylediler. İsmail’in naaşını almak ve onun kanını döken o kimseleri bulmak üzere manastıra doğru ormanın karanlıklarına karıştılar.
Snagov Manastırı, gölün üzerinde kıyıya oldukça yakın bir adacık üzerine inşa edilmişti. Ay ışığının altında tüm haşmetiyle dikilmekteydi. Akıncılar, manastırın kıyısındaki kendi elleriyle açıp cesetleri gömdükleri toplu mezarlığa geldiklerinde yola pek çok toprağın serpilmiş olduğunu, bir nice çukurların açılmış olduğunu gördüler. Gördüklerine bir anlam veremeyerek çukurlara bakına bakına ilerlerlerken yol üzerinde İsmail’den arta kalanları buldular. Binlerce vahşi el tarafından etleri parça parça kopartılmış, kendisinden geriye kanlı kemiklerden, giysi parçalarından ve silah kemerinde asılı silahlardan başka bir şey kalmamıştı. Korunun içine dek uzanan toplu mezarların olduğu yerde gördükleri birkaç zayıf ışıltı, akıncıların o tarafa yönelmesini sağlamıştı.
Elde kılıç temkinli adımlarla ilerleyen akıncılar, karanlıktan fırlayıp gelebilecek oklara ve çıdalara hedef olmamak için kısmen eğilerek ilerlemektelerdi. İleride gördükleri ışıltıları kandillerden yayılan zayıf ateş parıltıları zannederlerken ay ışığının aydınlattığı bir başka açıklığa geldiklerinde korkunç bir yanılgıya düşmüş olduklarını anladılar.
Gördükleri parıltılar, üzerlerinden toprak taneleri düşen, kimisi böğrüne saplı kazıkları, mızrakları taşıyarak dolanan askerlerin gözlerinden gelmekteydi. Şimdiden ay ışığı altında bembeyaz suretleriyle korkunç bir hale bürünmüş olan askerler, kanlı pençelerini onlara doğru uzatmış bir halde adım adım yaklaşmaktalardı.
Onların bu halini gören akıncılar korkuyla gerisingeri dönerek kaçmaya başladılar. İçlerinden bir tanesi yere yıkıldığında dahi geri dönüp kaldırmaya takat bulamamışlardı. Arkadaşlarının canhıraş çığlıkları ormanda yankılanırken atlarını bağladıkları yere doğru taban tepiyorlardı.
Atlarını bağladıkları yere geldiklerinde bir başka dehşet manzarasıyla karşılaştılar. Gölden çıkıp gelen ölü askerler, atların ve geride kalanların başına üşüşmüşlerdi. Atların kişnemelerine, tepinmelerine aldırmadan pençeleriyle hayvanları parçalamaya çalışıyorlardı. Akıncılardan kalanlar, onlardan kurtulabilmek için çılgınca bir dürtü ile bu sefer ormana doğru hamle yapmışlardı ama oradan da başka gelenler olduğunu görerek duraksadılar.
Ormanın karanlıklarından gözlerinden soluk ışıltılar yayılan, böğürlerine göğüslerine saplı okları, kazıkları, mızrakları sürüye sürüye yaklaşmakta olan ölü askerleri görünce kimisinin korkudan dizlerinin bağı çözüldü. Kalabalığın arasından kendilerine yaklaşan tanıdık bir siluet gördüler. Yüzünde ürkünç bir sırıtış belirdiğinde, ay ışığı altında kanlı ve sivri dişleri fark edilen bu siluetin bizzat öldürdükleri Kazıklı Beg’den başkası olmadığını büyük bir ürperti ile fark etmişlerdi...

Not: Joseph Vargo’nun, 1989 tarihli “Vlad’s Army” adlı illüstrasyonundan ilham alınarak yazılmıştır. http://www.josephvargo.com/images/01_Vampires/VladsArmy.jpg 



16 Kasım 2014 – İstanbul

Morgda

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)


         Her şey arkadaş arasında, metafizikten, paranormal olaylara ve bazı halk anlatılarından mülhem memoratlardan bahsetmemizle başlamıştı. Birbirimizi korkutmaktan ziyade birbirimize bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyor gibiydik. İnsan algılarının ötesindeki varlıklardan, insanların yaşayabileceği tuhaf şeylerden bahsetmiştik. Ben mantık olarak bu tür şeylerin olabileceğini pek kabullenemeyen birisi olarak haliyle bunlara pek kulak asmazdım. Sohbetin ardından oradaki arkadaşlarımdan birisi, odama gelip bana bu tür şeyleri kanıtlayabileceğini söylediğinde bir hayli şaşırmıştım. Çünkü kendisi bir tıpçıydı. Bilimle bu denli haşir neşir olmuş birisinin hatta bir bilim insanının kalkıp böyle bir şey iddia etmesi ne kadar doğru olabilirdi ki?


Ona biraz da şaka yollu nasıl kanıtlayacağını sorduğumda bana gördüğü şeyden kimseye bahsetmeme sözü verirsem bunu anlatabileceğini söylemişti. Dediğine göre dünya çapında uygulanan, yıllardan beri süregelen bir gizlilik protokolü söz konusuydu. Buna göre hastanelerin morguna getirilen bazı cesetlerin, normal yollarla açıklanamayan ölüm şekilleri mevcutsa gizli tutularak morgların ayrı bir kısmında tutulduklarını söylemiş, bu bilginin ya da resimlerin sızmasının cezasının çok ağır olduğunu söylemişti. İnsan aklına aykırı gelebilecek birçok şey, bu şekilde gizlenmekte olduğundan basına da yansımadığını yansısa bile yalan haber türünden yansıtıldığını söylemişti. İnanmam için bu tip yerlerden biri olan, eğitim gördüğü hastanenin morguna beni de götürebileceğini söylemişti.

İnanmadığım halde sırf ne kanıtlamaya çalışıyor diye çağırdığı zaman morga gitmeyi kabul ettim. Nöbetçi olduğu bir gece söylediği gibi beni çağırdı. Vakit oldukça geçti. Bir süre morgun girişinde bulunan nöbetçi odasında zaman geçirdikten sonra kimsenin gelip gitmeyeceğine emin olunca birlikte morga indik. Morgun arka taraafın başka bir kapı vardı. Kapının kilidini açıp içeriye girdikten sonra içerinin ışığını açmıştı. Birkaç morg dolabının bulunduğu büyükçe bir yerdi. Kapıyı ardımızdan kapatıp dolapları göstererek ilginç vakaların kurbanlarının bir süre burada tutulduğunu ardından incelenmek üzere Ankara’ya gönderdiklerini söylemişti.

Bir dolap kapağının önüne gelip önünde yazılanları okuduktan sonra açıp göstermişti. Bir insana ait gibiydi, yanmış bir bebek cesedine benziyordu. Tuhaf bir şekilde erimişti ancak hiçbir yanık izi yoktu ve gözleri sapasağlamdı. Birinin nazarı sonucunda eriyip bu hale geldiğini söylemişti.

Bir başka dolabın kapağında yazanlara bakıp açmıştı. Göğsü parçalanıp ciğerleri sökülmüş bir adamdı. Bir kilise mahzeninde define arama bahanesiyle dolanırken uyandırmaması gereken bir şeye çatmış olmalıydı ki ciğerlerinden olmuştu…

Bir başka dolabın kapağını okuyup açtığında yeşil tenli, belden aşağısı yılan gibi olan bir bebek göstermişti. İstenmeyen, öte alemlerden birine ait bir insanımsıydı…

En uçta kapağı zincirli duran bir dolap vardı. Onun ne olduğunu sorduğumda dirilme ihtimali olan tehlikeli cesetler için ayrıldığını söylemişti. Hatta kapakta yazılanlara göre içinde bir vampirin kurbanı vardı.

Kilidi çevirip açtığında içinde boynunda iki ufak yara taşıyan soluk renkli genç bir kadının yattığını gördüm. O sırada dışarıdan ayak sesleri yaklaştığını zannederek gidip bakacağını söylemişti. Kapıyı da dikkat çekmemek için kapatıp öyle çıkmıştı. Koca morgda, film setlerinden çıkma tuhaf bir cesetle baş başaydım.

Yeterince korkutucu olan bu manzara önümde yatmakta olan ölünün yavaş yavaş sedyeden doğrulması olmuştu. Sivri dişleriyle, loş ışıkta parıldayan gözleriyle dünyamıza ait olmayan bu “şey” ağır ağır üzerime yaklaşırken sinirlerime hakim olamadığımdan yere yığılıp kalmıştım.

Gözümü açtığımda parlak ışıklar altında bir sedyede yattığımı, etrafımda gözlük camları parlayan, ameliyat gereçleriyle vücudumu inceleyen doktorları gördüm. Birisinin hayal meyal ötekine: “İyi bir örnek. Nasıl olsa ölmez de artık…” dediğini işittim. Arkadaşımın beni deney uğruna mı orada bıraktığını yoksa vampir sandığım şeyin saldırısından ötürü bedenimi “ziyan etmemek” isteyen doktorların isteğiyle mi oraya getirildiğimi hiç bilemeyecektim…


8 Kasım 2014 – İstanbul

Nebbaşın Bulduğu

           (Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

        Lofça kazasında bir vakitler “Kör Lağımcı” ismiyle bilinen bir adam yaşardı. Asıl ismini, nereli olduğunu, tabiiyetini ne kendi ne başkası bilirdi. Çocukluğundan beridir yüzünün yarısı yanık olup tek gözü görmediğinden bu lakapla çağırırlardı. Hem Rumca ve Bulgarca hem de Türkçe konuştuğundan, Balkan dağlarının yücelerinde eğleşen haydutların kasık mancası avratlarından peydahlanmış “yadigar”larından biri olduğuna hükmedilerek, Varoşa mahallesi yakınlarındaki eski mezarlığın dibindeki bir kulübede yaşamasına müsaade edilmişti. Şehrin lağımcı uşaklarının yanına verilmiş, kâh lağım kâh mezar kazmış, bağlarda bostanlarda çalışarak hayatını kazanmış, “Kör Lağımcı” diye çağrılır olmuştu. Ahalinin verdiği yemeklerle karnını doyurur, kendisine verilen kulübede yaşayıp karın tokluğuna ömür sürerdi. İnsanlar Kör Lağımcı’ya acıyarak bakar, ne bir kap yemeğini ne de sadakasını eksik etmezlerdi ki lağım ve mezar kazmadığı zamanlarda baca açma, çatı aktarma, bahçe temizliği gibi işlerle uğraştığından geçimini bir şekilde sürdürürdü. Gerçi tek gözünün görmeyişi ve çirkin hali nedeniyle ona tiksinerek ve korkuyla bakarlardı ancak ele güne muhtaç garibanın biri olduğundan hoş görürlerdi. Çocukların görünce evlerine kaçıştığı, çeşme başlarında gören kızların kafalarını öbür yana çevirdikleri “Kör Lağımcı” yine de acımayla karışık bir saygı görürdü.


Çünkü hiç kimse onun gecenin kör karanlığında çevirdiği netameli işleri bilmiyordu. İşini ustalıkla yapıyor, iz bırakmıyor ve en önemlisi insanların duygularını istismar etmeyi iyi beceriyordu… Gün geceye dönüp el ayak çekilince “ölülerin etinden sütünden faydalanmak” diye söyleyegeldiği uğursuz fiiline koyulurdu Kör Lağımcı. Her mezarlığın girişini çıkışını bilip, kimin ne vakit gömüldüğünden haberdar olduğundan işini çarçabuk halleden, başkalarına rastladı mı saklanmayı bilen yahut kendisini acındırıp aseslere, bekçilere ihbar edebilen azılı bir nebbaştı. Dişlerden söktüğü altın ve gümüş haricinde, taze cesetleri de usturuplu bir şekilde mezarından çıkartıp hayvan etidir diye ucuzdan harabe dibi beygir kasaplarına satardı. Ölülerden sadece maddi olarak fayda ummazdı. Şayet etine dolgun, eli yüzü düzgün bir tazenin yahut yaşı geçkin ancak hala güzelliğini muhafaza edebilmiş bir hatun kişinin vefatını duyar duymaz gecenin en kör vaktinde gömüldüğü yere giderdi. O kara kukuletalı acayip heyula, mezarı özenle kazarak kefeni üzerinde tazeyi çukurundan çıkarıp en kirli emellerine alet ederdi. Kendisine hiçbir canlının bile isteye el sürmeyeceğinin bilincinde, ölünün mermer soğukluğundan zerre ürperti duymadan kabrinden çıkardığı cesetleri hendek kuytularına götürür sermayeymişçesine satardı. Tuhaf zevk sahibi günahkârlar, dokunulmaya tiksinecek görünüşte olan talihsizler onun daimi müşterileri arasındaydı. Daha sonra da sair hekimlere ve cerrahlara bu cesetleri: “Taze meftadır!” deyip, kadavra olarak satardı. İşini gecenin kör saatlerinde gördüğünden, o vakitlerde mezarlıklarda pek kimse olmadığından ahaliye yakalanma korkusu yoktu. Bekçiler ve asesler de kendisini mezarlıklardan mesul olarak tanıdıklarından ses etmezlerdi ki yöre ahalisinin batıl itikatları mucibince onlar da geceleri mezarlıklardan uzak dururlardı.

            Pek bir kimsenin vefat etmediği, Meyhaneci Tanaş’a da epey borçlandığı bir vakitti. Şehrin tepesinde toplanan kara bulutlardan şavkıyan yıldırımların ortalığı gündüze çevirdiği, yağmur damlalarının kubbelerin ve çatıların üzerinde tıpırdadığı bir gece vaktinde kulübesinde oturmaktaydı Kör Lağımcı. Eski bir battaniyeye sarınmış, kulübenin ortasındaki mangalı maşasıyla karıştırıyorken, gök gürültüsünü bastıran bir sesle kapısının çalındığını işitti. Pek geleni gideni olmadığından yağmur yüzünden çatısı akmış birinin kapısına dayandığına hükmedip kalkıp açtı. Şavkıyan bir yıldırımın anlık ışığında sırtındaki çivit renginde Selanik çuhasına sarınmış, çamura bulanmış çuhanın eteklerinden ayakları görünmeyen uzun boylu, ince yapılı birisini gördü. Evleri ve kulübenin yakınındaki mezarlığı gündüz gibi aydınlatan yıldırımın ışığına rağmen yüzünü göremedi, yalnız kuzgun ve karga kanadından tüylerle süslü bir sorguç taşıyan tuhaf bir serdengeçti kavuğunu seçebildi. Rumeli gazileri arasında düşman içine yahut kuşatılan kaleye önden giren fedailerin taktığı bu serpuş Kör Lağımcı’yı ürpertti. Gönüllü olarak “bayrak”lar altına toplanıp en ön saflarda cenge girdiklerinden “ölüm eri” olarak zikredilirlerdi ve serpuşlarındaki süslemeler,  tıpkı deli süvarilerinin tüyleri gibi belli cesaretlere, başarılara göre takılırdı. Karşısındaki adamın sorgucuna bakıp kim bilir kaç müsademeden sağ çıktığını, çivit rengi çuhanın üzerinde kim bilir kimlerin kanlarının kurumuş olabileceğini düşününce tüyleri diken diken oldu. Serdengeçti, sanki boğazını sıkarlarmış gibi hırıltılı bir sesle: “Kör Lağımcı sen misin?” diye sordu. Kambur korkuyla kafasını “Evet,” anlamında sallayınca ayaklarının dibine bir kese fırlattı. Şavkıyan bir başka yıldırımda sikkelerin parıltısını ayan beyan gördü. Serdengeçti hırıltılı sesiyle konuştu: “Yeniçeriyândan bir yoldaşımızı Tuna sazlıklarında haydutâna şehit verdik. Merhum Lofça’da gömülmek istediğini vasiyet eylemişti, cenazeyi at sırtında getirdim lakin rahmete yakalandım. Defnetmeye yardım ederler diye bir handa eğleştim, bu boranda çamurda bir kimse bulamadım. Seni söylediler, kabristana bakarmışsın. Masrafın karşılığında akçen de hazırdır…”

            Eline aldığı kesedeki akçeleri görünce gözleri parlayan Kör Lağımcı, keseyi kuşağına sıkıştırıp battaniyeyi sırtından attı. Duvara dayalı kazmasını küreğini kapıp serdengeçtiyle birlikte mezarlığa yollandı. Çamurlara bata çıka mezarlığa vardığında yanında yürüyen serdengeçtinin sessizliğine şaştı, kılıcının hançerinin şakırtısını duymadığından silahsız olduğuna hükmetmişti. Adama at sırtında taşıdığı mevtanın yerini sorduğunda atı hana bağladığını, mevtayı da tek başına mezarlığın içinde bir yere bıraktığını söyledi, ardından da: “Sen defnet, ben burada beklerim,” diyerek dikilmeye başladı. Ömrü mezarlıkta geçtiğinden fırtınalı havaya bile eyvallah etmeyen Kör Lağımcı, mezarlığın boş olan kısmına doğru yürüdü. Ağaçların karaltısına rağmen arada bir şavkıyan yıldırımların ışığında mezar taşlarının parıltısından topraktaki çakıl taşlarına değin birçok şeyi görebiliyordu. Biraz uzakta toprağın üzerinde yatan şeyi o zaman fark etti. Mevtanın yanına gittiğinde kirli yelken bezine sarılmış olduğunu fark etti. Yağmura çamura rağmen oracıkta bir mezar kazmaya başladı. Bir an içine cesedin görünüşüne bakma isteği düştü, eğer görünüşü bozulmamışsa hekimlerden birine gizlice satıp bundan da alacağı akçeleri görür gibi oldu.

            Kazdığı çukurdan güç bela çıkan Kör Lağımcı, yelken bezini çepeçevre saran ipleri çözdükten sonra açtı. İçindeki yaralı yüzü bir anlığına yıldırım şavkında görünce midesi kalktı. Türlü çeşit iğrençlikte mevta görmüştü, her birinin de çeşit çeşit ölüm şeklini görmüştü. Bunda doğrudan mevtanın suratına alaybozan saçmaları isabet etmiş, yüzün yarısını alıp götürmüştü. Nebbaş mevtaya bakarken bir başka yıldırım şavkısında mevtanın gözlerini açtığını görür gibi oldu. Cesedin gözleri hep mi açıktı yoksa o an mı açıldı diye düşünürken önündeki yelken bezi kendiliğinden hışırdamaya başlayınca yüreği ağzına geldi. Tam kendini “Rüzigardır be!” diye avutacakken yelken bezinden sıyrılan mevtanın gözleri önünde doğrulduğunu gördü. Yıldırımın şavkıyan ışığında ölünün ifadesiz gözünü ve yaralı yüzünü fark etti. Kendisi gibi kamburdu ve açığa çıkmış dişleri ürkünç bir sırıtmayı andırıyordu. Korkuyla gerilerken çukura düşen nebbaş, can havliyle üstüne akan çamur deryasına rağmen oradan da çıkıp mezarlığın derinliklerine koşmaya niyetlendi. Kafasını bir anlığına geriye çevirdiğinde ölünün ayağa kalkmış karaltısını fark etti. O anda denk gelen bir yıldırım şavkında ayakta dikilen şeyin, kendisini mezarlığa getiren “ölüm eri” olduğunu anladı. Serpuştaki karga ve kuzgun tüylerinin uçuşmasını görmek için ışığın bir kere daha şavkımasına ihtiyaç duymadı. Aynı hırıltılı ses sanki mezarlığın dört bir yanından geliyordu: “Kaçamazsın nebbaş efendi!”

            Karanlığın içinde Kör Lağımcı, serdengeçtinin kollarını açtığını gördü. Bir başka yıldırım şavkında ellerinin yere kadar uzadığını ve uzayan ellerinin toprağın üzerinde örümcek gibi hareket ettiğini gördü. Kör Lağımcı, gerisingeri dönüp koşmaya niyetlendi. Ancak ayak bileklerini kavrayan soluk parmakları hissedince yere yıkıldı. Serdengeçti direklerden uzun kollarıyla kendisine doğru çekmeye başlamıştı nebbaşı. Kör Lağımcı, yüzünü görebilme umuduyla serdengeçtiye baktığında şansına bir yıldırım şavkı daha denk geldi, ancak görebildiği sadece başındaki tuhaf serdengeçti kavuğuydu. Kazdığı çukurun başına gelince kendisine ulu çamlar kadar uzun görünen serdengeçti, nebbaşın üzerine doğru eğilip uzun parmaklarıyla bu kez boğazına doğru uzandı. Nebbaş bir başka yıldırım şavkında yosun lekeleriyle kaplanmışçasına kirli ve çarpık çurpuk parmakları, kirden sararmış uzun tırnakları görünce korkudan dili tutuldu. Serdengeçti bir eliyle kamburun yüzünün yanık olan tarafını kirli ve uzun parmaklarıyla sıkmaya başladı. Yarası ateşle dağlanmışçasına acı içindeydi kambur. Ağzından çıkan boğuk çığlıklar geceyi ve yağmurun tıpırtısını bıçak gibi keserken serdengeçti kafasını kendisine yaklaştırmıştı. Başka bir yıldırım şavkına rağmen “ölüm erinin” yüzünü göremedi ancak uzun saçları olduğunu hayal meyal seçebildi.

            Serdengeçti hırıltılı sesiyle: “Sana akıbetini gösterdim nebbaş!” dedi ve yüzünün yanık kısmını parmaklarıyla parçalamaya başladı. Kör Lağımcı güç bela kuşağındaki keseye ulaşıp ona geri uzatmaya çalıştığında içinden yüzüne soğan kabuklarının döküldüğünü fark etti. Gördüğü son yıldırım şavkı, “ölüm eri”nin biçimsiz ayakları ve suratına yaklaştırdığı çuha parçasıydı. Üzerindeki çuhanın ucunu nebbaşın ağzına tıkarken nebbaşın suratının yarısını koparıp almıştı. Nebbaşın can havliyle attığı çığlıklar boğazında düğümlenirken serdengeçti bu sefer boğazını sıkmaya başladı. Nebbaş kendinden geçmeden önce “ölüm eri”nin suratına baktı son kez. Yıldırım şavkında gördüğü son görüntü karşısında nefesi kesilmeden önce kalbi korkudan durdu.

            Alaca karanlık vakti ortalık sakinlediğinde dışarıya çıkan şehrin asesleri, Kör Lağımcı’nın bedenini bulmuşlardı. Boğazından dışarıya taşan yelken bezine ve parçalanmış yüzünü görünce korkuyla ürpermişlerdi. Nebbaşın son gördüğü şeyin eseri yüzünde saklıydı. Yüzü ölmeden önce korkudam öyle bir hale gelmişti ki yüzünün yarası bile daha az mide bulandırıcıydı…

8 Eylül 2014 – İstanbul

Kan İçici Tahta Kurdu

(Daha önce Ahval Fanzin'de yayınlanmıştır)

         Bahçekapılı Halit, eğik fesli ve paçası kanlı meymenetsiz adamların arasından geçip Merdivenli Meyhane’nin olduğu dar sokağa saptı. Cebeci Faik’i orada, merdivenin altında bulacağını söylemişlerdi ki kendisi şehrin en ünlü silah satıcısıydı. “Deve Suat’ı nasıl haklarım?” diye sağa sola sağlam bir tabanca yahut vurduğu vakit geri dönmez cinsten bir saldırma sordurduğu vakit kendisine üfürmüşlerdi Cebeci Faik’i. Arnavut vilayetinden akrabaları vasıtasıyla getirttiği Avusturya silahlarının dahi bulunabileceğini işitince, Merdivenli Meyhane’ye yönelmişti.

          Komitacısı eşkıyası eksik olmaz Osmanlı’da silahın köküne kıran girmemişti elbette, ancak kapı gibi kabadayıyı elden düşme Karadağ tabancası ile Bulgar nagantı ile kolay kolay haklayamayacağı aşikârdı… Frenk topu olsa kâr etmezdi koca Deve Suat’a… Meyhanenin önüne geldiğinde meyhane girişi haricinde hiçbir kapı görmemişti ilkin, birkaç adım daha attıktan sonra merdiven altında iki şarap fıçısı üstüne atılmış bir tahta parçasının ardında, tepeden sarkan kör bir kandilin ışığında oturan, saçı sakalına karışmış, sırtına kukuletalı bir sako geçirmiş yaşlı bir adamı görünce bunun Faik olduğunu az çok tahmin etti. Tezgahın önüne dikilince adam kendi şivesi ile: “Turşu mu istersın sade suyını mı istersın more? Arnavut biberı turşusu da vardır…” diye sordu. Halit: “Baba bana kallavi bir makine lazım. Emanet de olur…” diye karşılık verdi. Cebeci Faik sorgular gibi baktıktan sonra sordu: “Duğru süyle, zaptiye muhbiri misın? Haracımı aydan aya verirım, ne sebap geldın?” Halit tezgaha doğru eğildi: “Baba ben Halit. Bahçekapılı Arap Halit, duymuşsundur. Deve Suat’la bir mevzu oldu, ondan geldim buraya…” Faik tanıdığı belli eder gibi kafasını salladı: “Tatavla Cinayeti vukuatından tanıdım more! Lakin Suat devesı değildir Kostaki gibı! Bunu dokuz yerinden kamayla vurmuşlar Sinop zindanında gene ölmemış be! Sana lazım daha kallavi bir silah… Ama parası da ona göredır?” Halit, Galata’nın bankerlerinden birinden zoraki kopardığı bir tomar kaimeyi Cebeci’ye uzattı, Cebeci elinden kapıp paltosunun derinliklerine zulaladı. Tezgâhının dibinden eski tip Venedik işi camdan, mantar kapaklı bir kavanoz çıkardı. İçinde bir avuç tahta kurdu oynaşmaktaydı. Halit şaşkın şaşkın bakarken tahtakurtlarını suratına uzattı. Simsiyah renkte, normalinden daha iri ve dişleri fark edilen bir alay acayip böcek taifesiydi. Faik kavanozu sallayarak anlatmaya başladı: “Bu en iyi silahımdır be! Tek kullanımlıktır ama halledersin hasmını iz toz bırakmadan. Bizim oralarda bir hurtlak türediydı, acemı bir cadı üstadı bulmuştu küylüler. Adam hurtlağın kalbine çakmış idı kazık lakin kesmemiş idı kafasinı. Çaktiğı kazıkta var imış tahta kurdı, ölmeyan hurtlağın kaninı da toz ilen yutmuşlar hep. Ulmuşlar kan içicı tahta kurdı. Benim dükkanım buradadır, yalan söyler isam gel benı vur. Ama üstüne kavanozu attığın Deve Suat geberır ise bil ki bundandır. Kimseya demeyasın!”


Fikir her ne kadar Halit’in aklına yatmadıysa da nasıl olsa silahçının yeri yurdu bellidir diye kabulleniverdi. Meyhanenin olduğu dar sokaktan çıkıp giderken arkasından bakan Cebeci Faik’in gözlerinin parıldadığını ve taşra çıkmış dişlerini göremedi. Oturduğu yerden kötü kötü sırıtan Faik kendi kendine söylendi: “Uturduğun yerdan karın duyurmak da ne iyidır be yatarak doyarım!”


11 Temmuz 2014 – İstanbul

Behiye'nin Akibeti-Ateş Behiye 4 (Son)

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Behiye’nin ömrü sayısız sıkıntıyla geçti. Şahsuvar Paşa’nın konağından cinayet suçlamasıyla çıkarılıp önce yeniçeri kolluğuna götürüldü. Kadı efendi davayı uzatmadan neticelendirince Baba Cafer Zindanı’na düştü. Buradaki yosmalarla, cazgır kadınlarla yaptığı kavgalar neticesinde namı Ateş Behiye’ye çıktı. Bir gün oradan firar edip sokaklara düştüğünde ömrü yine hengâmeden kurtulamadı. Hamam külhanından yeniçeri kolluğuna sayısız hovardanın yanında geçen ömrü, en sonunda tek başına belinde yatağanıyla sokaklarda dikilmesiyle son buldu. Nefes alırken gördüğü son şey karanlık sokaklarda şavkıyan namlulardı. Kanlar içinde yere yığıldığında dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi.


            Gözlerini açmaya çalıştığında önce karanlığı fark etti. Ardından göz kapaklarına dolmuş olan toprağı. Hareket etmeye çalıştığında toprağın çepeçevre etrafına doluştuğunu, üstünü örttüğünü fark etti. Kulağına dışarıdan gelen sesler çarpıyordu. Belli belirsiz fısıltılardı bunlar, dua fısıltıları. Tespih şıkırtılarını ve muskalara sarılan yağlı kağıtların seslerini de işitti. Kimisi genç kimisi yaşlı bölük bölük kadının sesi geliyordu toprağın altına. Ağlama sesleri ve hıçkırıklar duyuyordu uzaktan uzağa, adına ağıtlar yaktıklarını, destanlar okuduklarını işitiyordu Behiye.

            Karanlığın içinde sanki yanı başında duran birisinden çıkan, gürüldeyen bir ses işitti: “KALK!” diye seslendi Behiye’ye. “KALK AYAĞA NEGUJ KIZI BİLANA!” Behiye cevap vermek için ağzını açtığında soluk almadığını fark etti. Yine de konuşabiliyordu: “Sen… Sen kimsin?” Ses konuştu ancak sorusuna cevap vermedi: “KALK! TOPRAĞINDAN SİLKİN! SENİ ÇAĞIRIYORLAR!”

            Behiye toprağın içinde sonuçsuzca debelendi: “Ben öldüm. Nasıl kalkayım?” Ses karşılık verdi: “ÖLÜMÜNDEN KALKACAKSIN… SAYISIZ KADININ DUASI VE BEDDUASI ÇAĞIRDI SENİ. ÇAĞIRDIKLARINDA KALKIP ONLARIN ÖCÜNÜ ALAN BİR MÜNTAKİMSİN ARTIK! SİLKİN VE KALK!” Behiye korkuyla inildedi: “İnsan gibi mi dolaşacağım yeryüzünde?” Ses son kez karşılık verdi: “AYAĞI YERE BASMAZ HORTLAK OLACAKSIN Kİ YÜZÜNÜ GÖREN ÇARPILA! YAKALADIĞINI YERE ÇALIP SÜRÜKLEYECEKSİN Kİ ELİNE DÜŞEN KURTULAMAYA! DÜNYA DÖNDÜKÇE SEN DE KABRİNDEN ÇAĞRILASIN Kİ KADINLARIN BEDDUASI SON BULMAYA!”

           Sonrası o meçhul hikayecinin rivayet ettiği gibi oldu: Duayla bedduanın birbirini bulduğu anda Ateş Behiye’nin toprağını eşeleyerek çıktığına şahit oldular. Gözlerinde tuhaf bir ışık parlıyor, yıkanmasına rağmen kanlarının akıp bulaştığı kanlı, toprak lekeli kefeni ay ışığında mermer mezar taşları gibi ışıldıyordu. Sanki iki dev kollarının altından yapışmışta ayakları altından sürür gibi havada uçarcasına Hranuş’un evine varmıştı Ateş Behiye. O kefenli, kanlı, ateş gözlü hortlağın halini gören zorbaların şekli şemali değişti, ağzı yüzü eğildi. Kimisine inme indi, kimisi korkudan sekte-i kalp geçirdi. Tam o anda konağın ışıkları söndü, rüzgarlar ve ay ışığı altında parıldayan kefenli ölünün görüntüsü her birini korkudan delirtti. Sabah horozları öterken Behiye geriledi, kabrine geri girerek toprağını örttü.

Behiye’nin hortladığı haberi İstanbul'u karıştırdı. Her şeye rağmen güzel ve alımlı o kızın, ölümü bile güzelliğiyle etkileyerek geri döndüğüne inandılar ve ölü olduğunu bilseler bile bu dünyadan çekip gittiğini kabul edemediler. Söylentiler ve hikayeler aldı başını yürüdü. Eceli bile etkileyen hatta aşkından deliye döndürdüklerini anlattıkları Behiye’nin namını bu vakıya nispetle “Ecelyandı” yaptılar, ecel bile aşkından yanmıştı, o aşkın hararetine toprağı eşeleyerek zorbaların ümüğüne çöktüğünü söylüyorlardı.

İstanbul’un ilk ve son kadın kabadayısı Ecelyandı Ateş Behiye’nin halen karanlık sokaklarda gezindiği, ateş kızılı gözleri ve saçlarıyla göründüğü zalimi helak edip, kadınlara el kaldıranlara, karısına kızına zulmedenlere göründüğü rivayet olunmaktadır.”



25 Ağustos 2014 – İstanbul