10 Mayıs 2011 Salı

Bir Rüya

7/3/2010

 Geleceği gördüm bir anlığına. Oturmuşuz bir kitapçıda çay içiyoruz kendimle. Sinirli duruyorum. “Abi hayırdır?” diyorum. Kendime “abi” demem garip gelebilir ama gelecekteyiz, ben henüz 23 yaşındayım, o ise 30 larında 40'larında. Hala iri, hala saçları uzun. Hala ileri fırlamış bir burnu, kısık gözleri, şişkin yanakları, kırlaşmış top sakalı ve ince Moğol bıyığı duruyor. Parmağında benim taktığım yüzük. Gümüş bir yüzük daha var. Ama yüzü gülmüyor. Ben normalde her şeye gülen, her şeyde mizah bulabilen bir adamımdır ama gelecekte yüzüm asık. Yaşlanmışım ama tipim aynı öyle düşün. Ben sorunca bana dönmeden: “Yengenle kavga ettik...” diyor bezgince. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. Ben ve yenge. Gelecekteki ben bana yenge falan diyordu. Evlilik? Ben? “Evlilik mi? Ne içirdiler sana? Yok ne içirdiniz lan bana?” dedim. Bana döner dönmez kafamda şimşek çaktı. İkimizde aynı anda: “Etmen rakı Tatar'ın hakkı” dedik. Yıllarca severek benimsediğim bu söz benim hayatımı bitirmişti. Kafamı toparlayıp sordum: “İçki kötüymüş harbiden desene?”. “Yok. İçmesini bilemedim o gece ondan oldu” dedi. Sonra yılların verdiği etki tepkiye dönüştü ve ben büyük bir merakla sordum: “Eee kimle evlendim?” Bana pis bir şekilde baktı. Gözlerimde öfkeyi gördüm ilk kez: “Söyleyeyim de git hemen evlen di mi? Söylemeyeceğim lan! Yürü git işim gücüm var!”. “Abi dur kovmadan önce son kez bana bir şeyler söyle öğüt felan ver bari!” dedim. “Okumayı, yazmayı, düşünmeyi, hayal kurmayı, sorgulamayı elden bırakma. Evlilik için ipucu veriyim; sandığın kişi aslında sandığın kişi değil baştan bulaşma boşa uğraşma” dedi. Resmen silleyi attı gitti rüya sayın seyirciler.

6 Mayıs 2011 Cuma

Bir Müntehirin İtirafları

(songulyabanininyeri.blospot nam portalda kaleme aldığım ilk kara mizah öyküsüdür. Müntehir, Arapça "intihar eden" anlamına gelmektedir. Saygıdeğer kalemdaşım M. Alperen İmamoğulları'na ithafen)

Adettendir genelde intihardan önce mektup yazılır. Ama yaşadığım son olayların ışığında ben olayın vuku bulmasından sonra kaleme almaya tercih ettim. Yazılması gerekiyordu, bende yazdım. Niye intihardan sonra yazdım? Basit bir "ölüm"-"kalım" meselesinin günümüzün kirli ilişkiler ağında “rant” alanı haline gelmesi yazdırdı bana bu mektubu. Zaten insanların duygularında yaşamıyordum, onların ikiyüzlülüklerinden ötürü yeniden dirilerek üstüne ölümün kokusu sinmiş kara toprağımdan taneler taşıyan bu mektubu yazdım.

Evvela şunu belirtmeliyim ki, bu başıma gelecek olanları bilsem, sırf bu ikiyüzlülüklere, hokkabazlıklara şahit olup huzurumu kaçırmamak adına böyle bir işe kalkışmazdım. En başta basit bir inithar olayıyken birden bire memleket meselesi olacağını söyleseler hiç bulaşmaz efendi gibi sıramı beklerdim. Yani normal ölümü. İnsanların ölüden bile medet umduğunu, bundan çıkar sağladığını gördükten sonra normal yollarla gelen bir ölümü bile düşünemiyorum artık.

İntihar…

Neden yapmıştım bunu? Nedenini ben de bilmiyorum, günlerden bir gün son vermiştim yaşamıma. Her şey birbirinin aynıydı, günler aynıydı, insanlar ve olaylar aynıydı. Öyle belli bir hadise olmamıştı yani. Canım sıkıldı. Gecenin kör vaktinde şeytana uydum. Detaylara girmeyeyim neticede ölüp gittim. Öldüğümde ilk gördüğüm şey bir süre daha dünyada bulunuşumdu. Ruhum ortalıkta geziniyordu. İntihar ettiğim için bir süre Araf’ta bulunacağımı düşündüm. İyi dünya arasına sıkışmış bir hayalet… O yüzden hala dünyadaydı ruhum, nefsim, canım yada ibret alayım diye bırakılmıştı yeryüzünde. İlk başta sevindirici gelmişti, çocukken hep Casper gibi bir hayalet olmayı istemiştim. İnsanlar beni göremeyecekti ama ben onları görebilecektim. Farklı bir “hayata” başlamıştım. Bu yaşantımdan memnun olmadığım için yeni bir yaşantıyı tercih etmemiş miydim zaten? Bu garipliği, tuhaf durumu nasıl kabullenebildim peki? Karşıdaki daireye bir gün bir elf kızı taşınsa bile emin olun şaşkınlığını ilk üç saniye sürer, sonrasında zaten oldu diye alışırsınız. Hayalet olduğumu böyle kabullenebildim. Hatta cazip bile geldi bana.

Sonradan bu cazibe yerini pişmanlığa ve nefrete bıraktı. Mevzu tamamen ölümüme verilen acı tepkileri… Şimdi ilk derece yakınlarımın üzülmesi normaldi, sonuçta evde bir ses eksik olacaktı. Diğer dereceden kimselerin abartılı hüzünlerine tanık oldum. Komşular arasında gerçekten üzülen vardı ama kendi yaka paça yırtanları çözemiyordum. Apartmana girip çıkarken bile karşılaşmıyorken neydi bu? Yakınlarımdan bile daha çok üzülme, anlayış hali neydi? İlgi çekme? Şeytan “Ölünün rantını yemeye başladılar işte” diye geveledi apansızın yanı başımda. Şov başlıyordu. Gerçi ne bekliyordum ki? Ana haberlerden popüler kültüre intiharın övüldüğü, ya da dövüldüğü, satanizme ya da sanatçı duruşuna bağlansa bile diğer ölüm ve tecavüz haberleri gibi toplumsal şovlar haline dönüştüğü bir toplumda ben mi yakamı kurtarabilecektim?

Ama kazık başlangıçta inceydi Cem Yılmaz'ın dediği gibi ve gittikçe kalınlaşıyordu. Evdeki ağıtlar ve ilgi çekme gösterileri bir-iki kişiyle sınırlıydı ama iş okula geldiğinde çığırından çıktı. Üniversiteyi aynı şehirde okuyordum, bu da bana orayı da görebilme imkânı sağlamıştı. Hem evde yaşadığım bu şovlardan sıkıldığından hem de öyle bir imkanım olduğumdan gidebiliyorken bir de okula gidip bakayım dedim. Film orada tam seyirlik kıvama gelmeye başladı.

Önce intiharımın haberinin okulda yayılma süreci başladı. İki kişi arasında gelişiyordu her şey. İlk önce birinden duyuyorlar sonra rutin “inanmıyorum”, “cidden mi”, “hadi ya” gibisinden hayret nidalarıyla gerçekliği sorglanıyor haber yinelenip intihar ettiğim tescillenince öyle inanmaya başlıyorlardı. İntihar haberim böyle yayılmıştı. İlk seferde kimse inanmıyordu, ikinci tekrarda inanıyorlardu, üçüncü kez teyit ettirenler de oluyordu. Alakasız bir şekilde bu haberin yayıldığı esnada içlerinden biri “En iyisini yaptı” dedi. O an içinden geldiğinden mi öyle dedi o ortamda maksat marjinallik olsun diye mi dedi bilemedim. Ancak cevabını kısa sürede alacaktım…

Ölünün rantını yemeye okuldakiler de başlamıştı.

Cenazeme iki gün varken okulda geziniyordum yine zaman geçsin diye. Birinci gün içerisinde çoktan söylentiler ve efsaneler başlamıştı. Şaşırmayın hakkımda resmen söylentiler, efsaneler yayılıyordu. Tanımadığım insanlarla tanımadığım şeyler yaşamıştım. Ben bilmiyordum ama onlar ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. Mesela daha önce sadece “merhabalaştığım” insanların aslında benim “çok yakın arkadaşlarım” olduğunu öğrendim. Bu “kankalar”, “Çok büyük derdi vardı” temalı hikayelerle bana yakınlık atfediyorlardı. Ağlayan bile vardı! Şovculuk zihniyeti buralara kadar sirayet etmiş miydi? Buna göre anlatılanlara bakılırsa elliye yakın kankam veya yakın arkadaşım vardı. Bunlardan kırkıyla dertleşmişim, on sekizini ölmeden önce aramış ve ağlamıştım, dokuzuyla beraber köprü altında içerken ağlamışım, üçünün omzunda ağlamış bir gün sonra intihar etmişim. Söylentiler birbirlerinden etkileniyor ve başka dillerde kendi hayallerine göre öyle yazılıyordu. Sırf Pelin'lerden, Ceren'lerden, Melis'lerden "canım ya" tesellisini duymak için uçkurun dikine giden, şov yapan hemcinslerimin sayısı artıyordu. Ama şov maalesef bunlarla sınırlı kalmadı.

Kısa süre sonra mevzu intihar edişimden, intihar sebebime, intiharımın sebebi olduğuna iman edilen o meçhul kıza kaydı…

Ertesi gün bu kez kankam olduğunu iddia edenler yoktu piyasada ama sürüsüne bereket söylentiler anlatan yeni nesil Dede Korkutlar türemişti! Her ağızda bir başka efsane ve söylenti vardı. Şekli şemali değişiyordu ama teması aynıydı. Hazin bir platonik aşk hikâyesi! Yüzlerce farklı rivayete girmeyeyim zira teması aynıydı, şu şekilde oluyordu. Giriş: Âşık olma, Gelişme: Kıza gidip açılma, Kapanış: Reddediliş ve intihar. Memlekette hayatın rutinliğinden intihar etmenin lüks kaçtığını anladım. Anlatılan hikâyeleri bir duysanız neler neler uyduruyorlardı! Hayır, insanımızın sözlü gelenekten beslendiği, kış geceleri harlanan şaman masallarının geleneklerinden el aldığı sosyolojik bir gerçek ama yine de bu insanların söylenti çıkarmalarının tek açıklaması olamazdı. İlgi çekmek için yapamayacağı şeyi olmayan insanlar, en iyi hikâyeyi ve en başarısız, en platonik acıyı vadeden hikâyeyi anlatmak ve çevreden aferin-ilgi toplamak için yarışıyordu. Tutunmayan ve loser edebiyatı benim intiharıma kadar sirayet etmişti.

Neler anlatılmadı ki? Kıza çok tutkun olduğumdan dem vurmalar, itiraf senaryoları, intihar senaryoları, başarısız kurtarma girişimleri. Anlatıldıkça dinlenildikçe cezbe geliyordu millet. Bunlarda benim payım da yok değildi. İçine kapanık ve fazla göz önünde yaşamayan birisiydim. Beklenmeyen intiharım ve çıkan söylentilerin nedeniyle bir anda yaşasa çok canlar yakacak olan potansiyel bir ıssız adam konumuna getirmişlerdi. Yani söylencelerle birlikte hafızalardaki ben imajı değişmeye başlamıştı. İlk gün ezik, silik ve kader kurbanı bir şahsiyet mevzu bahisti, yani ikinci plandaydım. İnsanların intihar öykülerimi dinlerken akıllarındaki yegâne başrolü güya açıldığım kızdı. Bir sıradanı intihar eden bir kaybedene dönüştüren bu kız kimdi? Erkekler aferin peşinde koşarken, kızlar hem duygu tatminiyle meşgul oluyorlar, hem de içten içe o meçhul ve hayali dişiye karşı merak ve kıskançlık besliyorlardı. Âşık olduğu kız böyle bir adamı intihar ettiğine göre gerçek bir afet olmalıydı. Zira üniversiteliydik, bize sunulan rol modellerinde ıssız adam, kaybedenler kulübü tarzı triplere girmek bazılarımızı için özenilecek şahıslar olmaktı. İkinci günde ise hikâyelerin seyri değişmiş ben başrole oturmuştum. İntihar ederek aşkını kanıtlama yoluna gitmiş ya da sevdiği kızı bu intiharla onulmaz bir depresyona sürükleyen kindar bir âşık oluvermiştim. Öyle şeyler söylüyorlardı ki ömrü hayatımda aşk meşk meselelerinde dikiş tutturamayan ben bile şaşırıyordum. Ardımda mektup bırakmamıştım aslında ortalık bu denli karışmasın diye. Yazsam daha az efsane uydurulacaktı demek ki!

Ama sonradan mektubu da iyi ki yazmamışım dedirtecek şeyler oldu…

Bu tür durumları iyi değerlendirebilmiş başarılı bir kurnaz olan okulun edebiyat dergisinin başyazarı olan bir çocuk özel bir fanzin yazmıştı. Fanzin benim yazdığım şiirlerden oluşuyordu! İlk duyduğumda lisede, ilkokulda falan yazdığım edebiyat ödevi kavlinden şiirlerimin bir antolojisi sandım ama açtığımda bunlarla alakası olmadığını gördüm. Ben hayatımda ders ödevi dışında zerre şiir yazmış adam değilim, şiir de sevmem. Adam kendi şiirlerini yazmış altına adımı soyadımı ve onları yazdığım muhayyel tarihleri yazmıştı. Böylece voliyi vurmuştu! Zira bu hareketiyle bu kez ilgi odağına o oturmuştu. Üstelik öyle bir oturmuştu ki öyle bir hokkabazlık yapmıştı ki düşman başına. Adamın yazdığı şiirler öyle basit ve kötüydü ki, beşinci sınıf duygusal aforizmalar yazan bir siteye koysanız okunmazdı. Ama intihar eden bir ideal âşık yazınca ister istemez baş tacı edilmişti. Kimse anlamasa da dinlemese de, kafasından bir mana çıkarıyor, bunu yanındakiyle paylaşıyor ardından benim intiharımdan nemalanıyordu. Ne leş sürüsüymüş bu insanlar dedim kendi kendime. Sahtekârlığı yapan da, bu hokkabazlığı yiyen de ekmek yiyordu, intihar ettiğime bir kez daha lanet okudum.

Gün döndü akşam oldu. Cenazem kılınacaktı, işlemlerden sonra getirdiler kabir başına beni. En son söylenceler o noktaya gelmişti ki cenazeme tanıyan tanımayan doluşmuştu. Üç-dört tane kızın ağladığını gördüm. Meğerse o hayali âşıklar onlarmış. Öyle bir sövdüm ki bu insanların ikiyüzlülüklerine! Ölüden de medet umulur mu be kardeşim! Kızları tanısam içim cız etmeyecekti, uzaktan gördüğüm insanlardı alakaları yoktu benimle. Ne iştir ne sahtekârlıktır bu derken cenazede kavga çıktı. Hayali sevgilim olduğunu iddia eden iki kız birbirine girdi. O noktada bu televizyondaki BBG türü yarışmalardaki sürekli kavga olayının da sırrını çözmüştüm. İlgiyi çekmek reyting gibi bir şeydi ve benim için değil hayali ben için iki kız kavga ediyordu.

Yine tuttum sabırla kendimi. O son hareketi yapmasalar ne güzel geçip gidecektim bu dünyadan. Yani bu yapılanları unutup cenaze sonrası dünyadan göçecektim ruhumu başka bir yere taşıyacaktım. Sonra “o” geldi. Okulumuzda güzelliği ve edasıyla bilinen, üst sınıflardan bir hanım kişi vardı. Tanımışlığım yoktu, ama herkes kadar bilirdim. Hatta bir gün kendisine bakmamı yanlış anlayıp yanındaki arkadaşına “ne sanıyo ki kendini neyine güveniyoğğ yağni” gibisinden çemkirmişti. Aha o işte şimdi mezarımın başında ağlıyordu. Söylentide son nokta tamamlanmıştı. Başka kim olabilirdi zaten? O üç ayrı kız yaptıkları kavgayla rezil olduğuyla kaldılar, söylencelerdeki yerini alan o popüler kız ise galip bir şekilde mezarımın başında topluma poz verircesine ilgi çekmeye uğraşıyordu. Efsanelerdeki afetin o olduğunu tescilletmişti. Ulan demek ki toplum dedikleri buydu. Ölüden ve intihardan medet uman leçi akbabalar sizi!

Allah halime acıdı bir hal geldi bana. Mezarda açtım gözlerimi. Topraklar tazeydi. Nasıl bir hırsla çıktıysam oradan kızın gırtlağına yapışıverdim. Ortalık karıştı bir anda. Bayılanlar, altına yapanlar, kaçanlar, dua okuyanlar, duayı unutup sadece çığlık atanlar millet birbirine girdi çil yavrusu gibi dağıldılar. O şovcu kız, o ölüden medet uman en baş akbaba bayıldı kaldı ellerimde. Üstümde kefenle çıktım topraktan aldım elime kazmayı bu leşçilerin üzerine yürüdüm! Ben de şaşırdım o ara öldüğüm halde dirilmeme!

Olaylar durulunca doktora gittik. Bana bunun bir tür katatoni hali olduğunu aslında ölmediğimi, yanlış anlaşılmayla iki gün morgda tutulduğumu, kalbimin bir an durduktan sonra çalışmaya başladığını söyledi! Ruh olarak dolaşmamı, gördüklerimi anlattım. Ölü olduğumu bildiğim halde birçok gelişmeyi bildiğimi söyledim. Tedavi diyerek dedi susturdu beni. Ben de tımarhaneyi boylamaktansa susmayı tercih ettim.

Okula döndüğümde kimsenin yüzüme bakamadığını gördüm. O ölüden medet umanlar şaşkın ve korkmuş gibiydi. Tam yeni efsanelerden kurtuldum derken bu kez yeni söylencelerin ilgi odağıydım. İki türlüydü bunlar. Birincisi benim mezarından kalkan bir hortlak olduğum yönündeydi. İkincisi ise o kızın beni aldattığı benimde intikam almak için ölümden döndüğüm şeklindeydi. Kısacası bunların yazarlık merakı, ozanlık merakı bitmedi.


            Sen misin intihar eden…

Mehmet Berk Yaltırık
6 Mayıs 2011 Edirne