22 Aralık 2011 Perşembe

Soğuk Savaş Gazileri


            Madalyasız yahut yarasız gezen tek gaziler, Soğuk Savaş gazileridir. Bizden önceki kuşak, çocukluğu 1960’lara tekabül eden kuşaktır. Onlar ne cephelerde görülmüşlerdir, ne de “Ben ön saflarda gemi taşladım” yahut “Biz olmasak buralara gelirlerdi” deseler bile doğrudan tarihe müdahil olmamışlardır. Sen ben gibi sıradan insanlardır. Zaten bilen bilir Soğuk Savaş cepheden ziyade zihinlerde cereyan eden bir savaştı ve asıl çatışmalar ideolojik yönler üzerineydi.
Artık kaçı sağ kaldı bilmem, eskiden televizyonlarda bazen İkinci Dünya Savaşı gazilerini gösterirlerdi. En son 2005 senesi Nisan ayında, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 60. Yıldönümü nedeniyle bir tören düzenlenmişti, Alman, İngiliz ve Amerikan savaş gazilerinin katıldığı töreni göstermişlerdi. Göğüslerinde nişanlarla arzı endam etmişlerdi. Bizim Call of Duty’lerde vuruştuğumuz, Band of Brothers dizisinde izlediğimiz meşhur Naziler ve Yankiler yanyana törene katılmışlardı. Kıbrıs ve yakın dönem gazilerini gördüm. Kore gazilerinden de rastladığım oldu. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinden tanıdıklarım sadece aile büyükleri yaşlanmış ninelerdi. Tanıdığım tek erkek savaşa katılmıştı hatta cihan harbine bile katılmıştı ama Antep çetelerinin yanında vuruştuğunu söylemişti. Gazilerinden tanıdıklarım bir tek fotoğraflardır. Eskilerden duyduklarım ya nişan yahut para gösterirler ya da savaş yaralarını.
Soğuk Savaş gazileri tek bir nişana bile sahip olmamıştır, savaş yaraları (eğer bir sokak çatışmasında arada kalmadılarsa) yoktur ama asıl savaş yaraları zihinde kalmıştır. İnsanlarda da hala etkisi sürmektedir. Halen ekmeğini yiyebilmektedirler. Dolayısıyla milletin en ekmeğini yediği mevzudur. İster romantik hayallerden bahset, ister onu bunu korkut, istersen düşmanını kötüle. Yıl olmuş 2011, hala Sovyet geyikleri Amerikan geyikleri sürüp gider. Şimdi buna devletler arası politikada rastlasak sıkıntı yokta sokaktaki adamda bile emarelerini görünce ister istemez tarihçi bünye şaşırıyor.
Birde meselenin öbür yönü var. Soğuk Savaş’ın zihinlerimizde bıraktığı ve bilinçaltına at-a-maya çalıştığımız karanlık yönü. Detaylarını tarihte bulabileceğini korkutucu anılar, anlatılar. Tarih sahnesinde her dönemde bir cambaz, o cambazı gösteren bir yankesici ve o cambazı seyredip uyardığınız zaman sizi salaklıkla suçlayacak olan bir kitle her zaman olmuştur. Adam bir görüşe sahiptir ama karşıt görüşe sahip bir odaktan silah alıp kendi karşıt odaklarına satmaktadır, dersin ki “Ulan o zaman çatışma matışma diye milleti birbirine kırdırmışlar!” Cambazı ağzının suyunu akıtarak izleyen o kitle bu sefer size hak vermektedir: “Ya işte o kadar görememişiz!” diyerek savunurlar kendilerini. Günümüzde yine başka cambazlar oynamakta geçmişinden ders almayan insanoğlu yine cambazı seyretmede varsın olsun, ne yapacaksın tarihte tekerrür edeceği varsa ediyor zaten huy bellemiş.
Soğuk Savaş’ın insanlara, bizlere, gazilerine kazandırdığı kötü bir alışkanlık var. Yeri unutulmuş mayın gibi, patlamamış füze gibi bir şey. Ötekileştirerek batırma, yerin dibine sokma ve insanları korkutarak ondan soğutma. Ötekileştirme bildiğin soğuk savaş, kaldığı dönem ve tanım itibariyle o devrin silahı. Bunu yakın bir zamanda sarih bir örnekle yaşadım, ondan sonra oturup kaleme aldım bu yazıyı.
Fi tarihinde, ismi bana kalsın yanyana iki dükkan ara sıra yemek yemeye gidip gelirdik. İkisinin de sahibi tanışıyor aslında ama ikisinin de sektörü aynı olunca ve inceden rekabet duhul olunca araya bir soğukluk girmiş. Birine A dükkanı ötekine B dükkanı diyelim. Biz B dükkanına gidip geliyorduk genelde ama arada A dükkanına gidip geldiğimiz de oluyordu. Özellikle bir önceki yazıda bahsettiğim Ajan C. ve ben o dönemler yemeğe oraya gittiğimizde o genelde B’ye giderdi ben ise A’ya giderdim. B’deki abide beni kazanmak için olacak rekabet duygusunun verdiği hislerle gizliden bir “soğuk savaş” yürütmeye başladı bize karşı. Bu B’deki abi çok muhabbet adamdı, saatlerce konuşurdu. Köylerin sulama sisteminin kendisine olan ihtiyacından Trakya kırsalında avlanmaya gelen zenginlerle olan geyiklerine kadar bir nice konudan saatlerce bahsedebilmektedir kendisi. O dükkanda yemeği hazırlarken  bizde arada Ajan C. ile muhabbet ediyoruz ki iki tarih meraklısının konuşacağı konular aşağı yukarı bellidir, genelde güncel siyaset üzerinden gidiyor felan. Adam bizi o Osmanlı’lı, Selçuklu’lu, Teşkilat- Mahsusa’lı muhabbetlerden sonra bizim muhtemelen muhafazakar olduğumuza kanaat getirdi ki muhabbetti aldı getirdi döndü dolaştırdı A’daki abiye getirdi. A’daki adamın sol görüşlü olduğunu felan anlatıyor ama öyle böyle değil. Şimdi biz ilk başta uyanamadık mevzuya A abi’yi biliyoruz hakikaten öyle midir değil midir bilmeyiz sonuçta bizim asıl muhabbettimiz yemek yemek. B’deki abi de bizi böyle belleyince girdi muhafazakar damardan hem de ne girme. Yok oraya girip çıkan tekinsizlerden bahsetti, yok adamın mazisinden bahsetti felan. A’daki abinin de hakikaten geçmişinde bir ara casusluk suçuyla yargılanmışlığı var ama Soğuk Savaş dönemi sonuçta, adam solak diye takibe takılıyor, dükkana sağ ayağı ile girdi diye tepki görüyor öyle bir dönemde suçlanmış neyden sonra alakasızlığı anlaşılmış çıkmış felan karışık bir başka Soğuk Savaş hikayesi. İşte bu B abi, A’daki abinin bu mazisini kendi defter-i kebirinden hatıralarla naklediyor. İnceden bir soğuk savaş durumu, “Ona gitmeyin” mesajı felan. Trakya’da bazı yerlerde esnaf arasıda bazen çıkar böyle rekabet ortamı küçük yer olsa bile bu da o kafada bir şey sandık ama adam bayağı bayağı bizi manipüle ediyor o derece! Neyse biz çok deşelemedik esnaf rekabetidir diye çokta üstünde durmadık, kayıntımıza baktık sonuçta.
Neyse günlerden bir gün yine B’deki abiyle muhabbet ediyoruz, anılarını anlatıyor felan uydurmak için mi attı yoksa gerçek mi bilmem bir anısını anlattı. Fi tarihinde bunun ta mübadele zamanı Yunanistan’da kalan bir amcası var, adam İsviçre vatandaşlığına da geçmiş sonradan ve adamın olayı İsviçre’deki silah mafyasıyla işbirliğiymiş anlattığına göre. İsviçre, silah kaçakçılığı ve dönem Soğuk Savaş olunca birden kulaklar dikildi bizim. Bence muhtemelen sırf dükkanda muhabbete tutmak için yaptı bunu ama, anı olma ihtimali de yüksek. Geçmişinde böyle birini görmüş yani. Dedim: “Abi şimdi İsviçre, çift vatandaşlık felan diyorsun birde o dönemde silah kaçırıyor kesin bunun oranın istihbaratıyla ilgisi vardır, Gladio geyiklerine kadar gider.” Dedim ama öyle tehditvari değil daha çok tarihsel bir bilgiyi paylaşmıştım. Aga bilemeyeceğini söyledi sonra yine bir şeyler anlattı en son bir anı daha kaçırdı ağzından. Bu amca hastalanıyor, kendisini çağırtıyor yanına. Aga Edirne’den İstanbul’a gidiyor, İstanbul’da İsviçre konsolosluğunun hızlıca pasaportu çıkartmasıyla yahut özel izinle İsviçre’ye amcasının yanına gidiyor. Bu noktada anıyı kesip ağaya o dönemde pasaport işlemini nasıl hızlıca halletiğini, İsviçre konsolosluk görevlisi varsa kesin senin amca istihbarat mevzularına girmiştir felan dedim bir şey demedi. Varsa bile kendi dahi bilmiyordur bence.
Dükkandan çıkıp evlere dağıldığımız sıra Ajan C. hayatının tespitlerinden birini yapmıştı: “Oğlum yan taraftaki adama Sovyet Casusu diyor kendi de Gladiocu çıktı iyi mi!” Biz evlere güle güle dağıldık haliyle.
Soğuk Savaş buydu işte. Savaş sonrası yanyana dükkan açmış iki eski uzaktan ya da iftirayla, yada uydurmayla bu savaşa bulaşmış eski gaziler rekabetle, esnaflıkla kavrulup gidiyorlardı.
Başlangıçta Soğuk Savaş’ın soğuk savaş olarak zihinlerde cereyan ettiğini yazmış mıydım?

22 Aralık 2011 – Edirne


3 Kasım 2011 Perşembe

Acan C - Hazin Bir Casusluk Hikayesi



Eğer çevrenizde yeterince sıradan olmayan, her an size kah Aziz Nesinvari kah stand-up'lara taş çıkartacak maceralar yaşatabilecek bir arkadaş çevreniz varsa size hiç bir şey normal gelmemelidir. Korkuyu da kahkahayı da dibine kadar yaşayabileceğiniz bir nice tuhaf olay yaşamanız olasıdır. Nitekim geçen günlerde de aynen bu şekilde oynadı film...

Çok saygıdeğer dostum, Edirne merkezli gibi görünse de "Nerede bir deli varsa görüşmesek, tanışmasakta o da bir yedi deli" dediğimiz "Yedi deliler Dokuz Oturaklılar Teşkilatı"ndan, bizim horantamızda muhterem arkadaşım "Acan C". ile (biliyorum kodlama gibi oldu ama olmalı, destur vermedikçe adını yazamam yazarlık prensibi) geçtiğimiz zamanların birinde akşama doğru buluşuldu. Mevsim sonbahar, aylardan Kasım, hava buz ve ertesi gün tiyatro çalışması var. Bünye bir an önce eve gidip uyuma telaşında. Nasıl olur da giderimin derdinde bir anlamda. O sırada bir başka arkadaştan çağrı mesajı gelmesi ve benim Binevlere doğru yönelmemle macera başlar. Gitmeden önce "Acan C."nin "Aga partiye martiye gidiyorsun da beni mi ekiyorsun?" diye sorması olayların fitilini ateşleyecektir. Ben yok aga işi halleder kayarım eve dedikçe Acan C. daha da kıllanır.

Ben bizim horantadan, ekipten ayrılıp Migros'un köşeden Baca istikametine doğru yollandım. Ama içimde tuhaf bir his var sanki biri peşimden geliyor. Bizim kankalık durumundan gelen bir hismi yoksa dengesiz bir arkadaşımın enden olacağı korkulıu olaylara dair bir hissi kablel'vuku mu (olacak kötü şeyleri hissetme) bilemedim. Üstelik tam Baca'ya giden, o kadimdeki yürüyüş yolunun kaldırımla çıkıntı yaptığı yerde ayakkabımı bağlarken epey uzaktan beni seyreden birini görmem bendeki şüpheyi derinleştirdi ama yola devam ettim. Yola devam ediyorum, Baca'yı geçtim yine aynı his, ulan neyse dedim tesadüftür. Gene ayakkabı bağlamaya durduğumda baktım yine aynı sima. Gözler okumaktan ferini yitirmiş, adam beni takibe almış gibi. Zaten sokakta insan yok insan olsa da beni takipte ne var koca cüsse, alamet-i farika gibi. O anda mantık devreye girdi. "Lan saçma sapan konuşma, pardon düşünme ne takibi kitap okuya film izleye izleye kafayı sıyırdın sen."

Lan yola devam ediyorum, uzaktan uzaktan bir tip arkadan geliyor gibi. Eski 1 numara duraklarından olan Tahsin Şıpka Caddesi'yle Öztürk kıraathanesine giden yolun ortasındaki, tepelere çıkan yokuşa doğru yürüyorum. Sonra Tahsin Şıpka'dan Cumartesi Pazarı'na doğru dönüyorum. Arkamdan biri gelmeye devam ediyor. O andan itibaren gerilim başlıyor. Ulan kim bu lavuk? Niye peşime takıldı? Takip mesafesi geyiği vardır dizilerden, filmlerden, kitaplardan aparma herif onu koruyor uzaktan geliyor ama cidden hem acemi. Bazen saklanıyor bazen yürüyor ama uzaktan uzaktan çıkaramıyorum. Korku insanın aklına fikirde getiriyor. sakin kafaya film senaryosu bile yazarsınde delinin teki peşindeyken en halt edeceksin? Apartmana mı girsem başka yola mı sapsam deli gibi dolanıyoruz. Birini mi arasam ne yapsam derken pazarın orda aklıma bir fikir geldi. "Dur lan çarşıya sapıyım bakalım ne olacak?" O sırada arkamdan koşarak gelmeye başladı. Yaklaştıkça çaktırmıyorum ama gelse de kapışsak diye delice bir his feveran olmuş.

Ulan bir baktım bizim Acan C.! Zaten takip hissi ömrümden ömür götürmüş, yüzünde sanki başarılı bir casusluk operasyonun zaferi pis pis sırıtıyor. Zaten bizim gibi deliler hayaller aleminde ne zaferler kazanırda dilden anlatmayız, suratımızdaki sırıtmaya bakarak anlayabilirsiniz.

"Takip ettim oğlum seni!"
"Ömrümden de bir saat götürdün!"
"Biz böyleyiz aga! Bunu deftere yazdım yalnız."
"Paranoyaksın oğlum parti var sandın peşime takıldın deli gibi, çarşıya kadar gidecektim gelmesen. Kör gözüme uzaktan nasıl seçeyim deli gibi geliyorsun?"
"Yazdım bunu! Yazdım! Ektin beni! Yazdım!"

Sonra? Oyun bitti. Bir yerde birileriyle çayları içip evlere dağıldık. Fazladan Ejder abiye uğradık. Sokak lambaları çoktan yanmıştı. Böylece anılara yerleşti. Zaten bizim gibi paranoyak, şüpheci, hayallerinden başka bir şeyi kalmamış delilerin kaç eğlencesi kaldı? Bakmayın adam cüssemize, biz hala bünyemizde akşam ezanını müteakip yanan sokak lambalarıyla evlere dönen son sokak çocuklarını yaşatan doksanlar seksenler kuşağındanız.

Şimdi o günden sonra hala arkama dönüp bakıyorum, suratında pis bir sırıtmayla Acan C. gelir diye... Acan C.'nin maceraları sürecek...

26 Ekim 2011 Çarşamba

Ay Işığı ve Şarap Şişesi


Başlığa bakarak romantik bir mevzu sandınız değil mi? Bahsedeceğim hikaye üniversite yaşamının gerçekleriyle ilgili ibretlik bir yazıdır. Romantik olamayacak derecede realizm ve sinir barındırmaktadır. Zaten okuyunca göreceksiniz pek alakası da yok. Bir hikaye. Gerçek mi? Vallahi tanıdık geleceğini zannetmem, yine paralel evren diyeyim. Sonradan: "Ben de oradaydım!" diye kimse sıpıtmasın kendini ortaya. O kadar şeyden sonra romantik de olunmaz zaten. Hani Shakespeare’in meşhur Macbeth'inde Kral Macbeth’in uşağı, Duncan’ın orduları kapılarına dayanınca efendisine her şeyden vazgeçmesini, gittiği yoldan geri dönmesini söylediğinde: “Yürüdüğüm yol o kadar kanlıydı ki geri dönsem bile aynı kandan geçmek zorunda kalırım” babında bir şeyler söylüyordu ya... Sözün özü o kadar yaşanan şeyden sonra geri dönsem bile yani bir dilek hakkı verilse bile bir şey olmazdı. Tarihin şaşmaz kuralıdır, olasılıklar teoremi aslında olasılıktır, geri dönseniz bile öyle yapacağınızın garantisi yoktur.

Ömrümün en tuhaf ve en ibret dolu o gecelerinden biri olan o geceye dönelim. Ahmet Haşim sesleniyor zihnimden: “O gece kim bilir hangi kıta-i muhayyelde?” diye. Kayıp kıtalarda, Atlantis'te değil üstad Edirne’de. Sene 2006, aylardan Aralık yada Kasım. Bir takım çevrelerdeyim kah dershaneden kah üniversiteden. Bu çevre hem dershaneden hem üniversiteden. Kaşarlanmış isimler, iki yıllıklar birde adamlar ben başlarken mezun olmuşlar normalde. (Tanımazsınız ben de tanımıyorum zira görüşmeyeli epey zaman oldu, Saddam idam olmamıştı, Sağır Oda yayındaydı düşünün artık) Neyse ben yeni açılmaya başlamışım, dershaneden devam eden geyikler, espriler, taklitler gırla gidiyor. İnsanımız ziyadesiyle inekten nefret ettiği için (Antihümanist Manifestoyu okuyan bilir) tarihle uğraşandan ziyade geyik tarafımı öne sürüyorum, öyle de prim topluyorum. Ama safız, insanı tam tanıyamamışız o dönemler. (Zaten hep derim eskiden uyuşamazdım ama ikiyüzlü değillerdi, sizden nefret ettiklerinde bunu belli ederlerdi, dürüstlerdi, buna göre gül gibi üç seneyi geçirdik)

Dediler aga bu gece bilmem kimlerin evinde toplanacağız, gırgır yaparız, şamata yaparız sen de takılırsın. Ben de olanca saflığımla evet dedim. Kafamdaki hayal ve tasavvur sizi yanıltmasın insanları güldürmeyi ve korkutmayı severim, bir nice hikayeyle gidip şovumu yaparım diye düşünüyorum. İnsanlarla iletişim kurmaya, esprilerimin tespitlerimin gülünmesine, dost ortamına öyle hasret kalmışım hani bünye bunlara aç nerede bir çağrı görsek atlıyoruz mevzuya. Neyse gün geceye devrildi, mezkur yani adı geçen apartmana geldik. (Bilen bilir tarihsel değilse mekan hafızam zayıftır bir eve on on beş kere gitmeden ya zili ya katı karıştırırım, ama Baca tarafında bir evdi onu hatırlıyorum bak)

Mekana girer girmez ortada bir puştluk olduğunu anlamıştım. Direkt salona girer girmez askeri tarih meraklısı bir manyak olarak anında mekanın jeostratejik ve jeopolitik konumunu analiz etmiştim. Camın önünde bir tek koltuk, onu çepeçevre saran iki tane ikili kanepe ve bir adet oldukça geniş şilte duruyor. Anlaşılıyor etrafa çiftler çömecek biz yine koltuk başına baykuş gibi tüneyeceğiz. Normal şartlarda böyle mafya tarzı bir oluşum olsak, bana da böyle bir yer ayırsalar süper olur ama durum o zamanda ve o anda başkaydı. Ben bu talihsizliği sezmiştim ve önlenemez yazgıma doğru ilerliyordum. Selçuklu akıncılarının peşinde Dandanakan çölünde susuz kalmış Gazneli gulamından farksızdım.

Şimdi ben de bir beklenti yok, en azından tek beklentim geyik ortamı, gel gelelim bünye üniversiteye yeni başlamış bazı şeyleri görmek istiyor, yaşamak istiyor üstelik umut sahibi. Gel gelelim hayat kumar gibi ya bazı şeyler daha baştan kaybedilmişse hep öyle devam ediyor. Hani bir türkü vardır içmiş efelere ve cahil idim diye yakınan bir zavallının hikayesini anlatır onun kafasında gelişti olaylar.

Çiftler geldiler, yerleştiler. Sarayın soytarısı tünedi tek kişilik koltuğa başladı anlatmaya. O an hiç kıllanmadı, şüphelenmedi soytarı. En komik en gülünç hikayelerini anlattı. O konuştu gece evrildi, muhabbet bitti, alkol su gibi aktı. Odalara çekildi bir bir soylular, söndü ışıklar. Soytarı kala kaldı salonda. Karanlıkta dışarıdan vuran ay ışığıydı. Elinde boş bir şarap şişesi vardı. Soytarı oradaki aksini gördü. Zaten korkunç ve gülünç olan yansıması boş şişedeki ay ışığı yansımasında daha da grotesk göründüğünü farketti.

Üniversite yaşamının çıkarlar üzerine kurulduğunu erken idrak etti. Sabahı beklemeden çıkıldı, alındı bir şişe daha Beyza şarabı ardından çöküldü bir ıssız mekana gün görülene kadar.

Ortamdan uzak durmak lazım, sıkar adamı, boğar… Bulaşmamak lazım.

Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen…
26 Şubat 2011 – İstanbul

14 Eylül 2011 Çarşamba

Tarih Baba'nın Gözlüğü


Geçtim bu zamandan,
Mekan;
Yıkılmış bir Bizans sarayında,
Örümcek ağlarının perdelediği kadim bir baykuş yuvası,
Hz.Süleyman'ın beylik verdiği kuşlar sultanı Puhu'nun tahtı.
Boş tahtta baykuşlar sultanından kalan kemiklere bakan iki çakmak göz Karagümrük'ten;
Fatih'in şehri emanet ettiği, ilk İstanbul kabadayısı Kara Davud'un bakışları kemiklere aksetmede.
Az ileride Etmeydanı,
Kazanlar kaldırılmış yine,
Bellerindeki kılıçlar kadar uzun, balta kesmez pala bıyıklı yeniçeriler,
Ulufe istiyor kimisi, kimisi de kelle.
Naraları patlıyor sağda solda, “Sadrazamın kellesini isteriz!” diye bağırıyorlar.
Oradan kaçıyorum mahalle arası çocuklarıyla,
Deniz sesine dökülüyorum sahile varınca.
Son Bizans hazinesinden saçılmış altınlarla parlayan dalgalara karışıyorum.
Son imparatorun tacına takılıyor düşlerim,
Sürükleniyorum Yedikule dehlizlerine.
Duvarlardaki yosunlarda, boş şarap fıçılarında,
Sayısız idamdan kalma bey, prens ve elçi kafataslarında yürüyorum.
Duvar diplerinde kalbinde kazıkla yatan vampir cesetlerine ve
Ahir zamanda göçmüş ejderlerin kemiklerine bakıp ürperiyorum.
Nice kesik başı yutmuş Kanlı Kuyu'dan çıkarken,
gözyaşlarıyla zindan duvarlarına şiir yazan şehzadelerle birlikte ağlıyorum.
Kule'nin penceresinden bakarken şehre,
Cadı karıların yelkenlerini okuduğu tılsımlı bir gemi görüyorum.
Hayalet geminin rüzgarına kapılarak yeniden şehre dönüyorum.
Gemi şehrin üzerinden uçuyorken, gövdesinde kalan deniz kızlarının saç tellerine tutunuyorum,
Anemas zindanı üzerinden geçerken bir ejderhanın kükremesine düşüyorum.
Taşkasap'a sürüklüyor ejder beni,
Kurşuncu Hanife Ana'nın bahçesinde nice çeşit yılanın arasına karışıyorum.
Yaşlı bir kavak ağacının dibinde, Şahmeran'ı görüyorum!
O sırada Galata'da uçan Hazerfen Ahmet Çelebi el sallıyor bana sesleniyor,
Lagari'nin yaptırdığı füzesine binip yanına çıkıyorum takılıyorum kuşağına Hazerfan'ın.
Galata'dan gelen şarap kokularına bırakıyorum kendimi,
Yosunlu meyhanelerde İspanyol dilberlerine övgü düzen Venedikli denizcilerle
Kırım'daki köle pazarlarındaki Moskof dilberlerini öven Cenevizli korsanların arasındayım.
Muhabbetten dönüyor başım savruluyorum.
Eflak Boğdan illerinin kan içer voyvodaları heyula gibi geçiyor önümden.
Mısır cündilerinin mızraklarına takılıyorum derken
Kırım atlılarının rüzgarına kapılıyorum.
Yedi deniz, üç kıta, yetmiş iki buçuk millet tepemde dönüp duruyor.
Büyük İskender'in şehri kurarken kovduğu ejderha ağlıyor,
Kız Kulesinde ölen prensesin ardından, hikmetini kimse bilmiyor.
Delilerin saçaklarına kapılıyorum, dervişlerin abdalların deminde.
Şarapçılarla demkeşler kafayı çekerken eski balozlarda,
Külhanbeyi naraları patlıyor birden,
Çıkıyor zulalardan küfürler, çekiliyor kuşaklardan bıçaklar.
Kabadayının piştovu patlıyor,
Şahi topların gülleleriyle gökkube çatlıyor,
Tahtında padişah kaşlarını çatıyor,
Her bıyık buruşunda bin kelle gidiyor.
Bin gök gözlü, abanoz saçlı, perirû dilberin kirpikleri oklar gibi zayi ediyor yiğitleri.
Her gece bin defa ölüp dirilen Çemberlitaş sütununda yuva kuran Zümrüdüanka kuşu gibi.
Yeniçeriler ve sipahiler,
Akıncılarla deliler,
Venediklisi, Cenevizlisi,
Lehi, Nemçelisi, Engürüsü,
Müslümanı, kafiri yağıyor gökten yağmur gibi.
Yedi düvelin boz evlatları dağılmış.
Taş binalar, medreseler, ahşap evler, çeşmeler, kubbeler, mezar taşları dile geliyor,
Çınar ağaçları, kılıçlar, defineler, tahtlar, altınlar ve sikkeler konuşuyor!
Asırların kitapları ve parşömenleri savrulmada,
Girdap gibi döner İstanbul tepemde.
Fatih'in ilk güllesiyle dağılır düşler,
Yere düşer, masallar ecesi,
Gerçekliğin kanlı gerdeği.
Bir devrin daha sonuna geldik sayın seyirciler,
Başka bir devirde görüşmek üzere.

19 Haziran 2010 Cumartesi


Resim: Galata Kulesi ve çevresi Miss Pardoe'nun The Beauties of the Bosphorus adlı yapıtından bir gravür. R.Waltis'in gravürü. Kaynak: http://waterlily-bidunyasanat.blogspot.com/2010/08/gravur-sanat-nedir.html

16 Ağustos 2011 Salı

Misojini Aslında Jinofobi'dir yada Badak Aslında Venüstrafob'dur



İddialarla girmeyi pek sevmem kendi anılarım haricinde de, bu seferki hak ediyor. Kısmen gözlem söz konusu o yüzden önyargıyla yaklaşmayınız. Ha ben bir tespit bulmuş blogçusu da değilim ha öyle blogu da severim, bazısı var rutindir ama bazıları hakikaten tespit edilesi, okutan, okutturan bloglardır ama tarzım değil, o ayrı bir meşgale. Neyse konudan sapmayalım.

"Ne diyor Son Gulyabani?"

Bu sefer paralel evrenden değil bizim dünyamızdan bahsedeceğim. Bizim yaşadığımız bir mevzudan. Diyorum ki Misojini yani “kadın düşmanlığı” aslında Jinofobi ya da “kadın korkusudur”. Badak dedikleri (kadınlara doğrudan atlamayan adamlar diyebiliriz kısmen) aslında Venüstrafob’tur ya da “güzel kadın korkusu”. Fi tarihinde bir forum sitesinde mizah yaptığını sanan bir dingil(!) fobilerle ilgili güya komik yorumlarını yazarken, “Venüstrafobi” için “O ne ya güzel kadından korkulur mu kesin adamda sorun vardır ehühehe” diye yorum yazmıştı. Aynı abukluğa düşmemek lazım okuyunca göreceksiniz, tarih ve olaylar öyle şeyler çıkartır, arşivinize öyle şeylerin kaydı girer ki kökleşen korkularınız travmaya dönüşür, fobik olursunuz, bir ileri seviye de yok edilmesi gereken ezeli ve ebedi düşman diye kabul edersiniz.

Tarihi bir tespit yapmıyorum. Belki biliniyor belki bilinmezlikten geliniyor. Asırlarca tartışıldı belki (1800'lerde başlayan feminist düşünceye binaen) meşhur kadın mı üstündür erkek mi üstündür mevzusu. Üstünü müstünü bilmem o ayrı mevzu ben tarihçiyim bir de fantastikçiyim onu sosyologlar tartışsın. Ama bir tarihçi olarak üstünlüğün en azından avantajın kadınlarda olduğunu söyleyebilirim.

“Tarihi erkekler yazar”, “Savaşçı erkek”, “Kadın komutan on taneyi geçmez tarihte” diye aklınıza sürüyle bilgi geldi ama onları öteleyin o mevzu bu mevzu değil. Ben görünenden değil, daha görünmez daha derin bir yapılanmadan bahsediyorum. Sandığınız gibi “Kadınlar akıllıdır, süperdir ve ben bunu biliyorum. Facebook’tan görüşelim kızlar: KIPS” geyiğine sardıran über abazada değilim. Yine sandığınız gibi “Kadın ince erkek kütüktür” tarzı inceden, dolaylı tutum stratejisi izleyerek yavşayan sözde romantiklerden de değilim şükür.

Üstünlük değilse bile avantaj kadında dedim, bir tarihçi olarak bunu saptadım dedim. Samimi söylüyorum Venüstrafobi’ye çıkıyor çoğu yollar ve “bazıları” maalesef Moğol ordularından daha yıkıcı olabiliyor.
“Nasıl yani ya” diyenler beklesin, “Kesin bir kadın seni acıtmış” diyenler sizde bekleyin kısmen haklısınız ama doğrudan değil. Tamamen kişisel değil, kitlesel tarafları var. Hani burada kendi geçmişimi anlatıp acı mastürbasyonu yapacak değilim telaşa mahal vermeyin. Kitlesel bir durum, sosyal bilimci adayı bir insan evladının gözlemleri ve bir takım tespitleri. Şimdi bir de şöyle bir durum var. Biliyorsunuz kadınlar üzerine erkekler üzerine bir sürü blog var, ben onların bilgisine yazısına karışmam, bilmem zira alanım değil. Sınırı geçersem affola. Ama tarihçi olarak geçen gün bir şey fark ettim. Hani Dr.Emmet Brown kafasını lavaboya çarpınca zaman makinesinin fikri gelmiş ya aklına o hesap.

Askeri tarih okumalarımdan birini yaparken tesadüfen kafam korku unsuruna takıldı.
Tarihte böyle bir mesele vardır. Korku amaçlı yayılan söylentiler vardır ve düşman üzerinde yarattığını psikolojik etkiler vardır. Belki de Ortaçağ’ın cümle insanı sırf bu korku bokuna daha az sayıda ama silahlı ve donanımlı grupların etkisi altına girdi. Belki’si yok, girdiler hakimiyet altına çünkü korktular. Sizin anlayacağınız askeri tarihin tümünde var bu, siyasi tarihte de var. Korkutan taraf genelde üstünlüğü elinde tutan taraftır. En sağlam korkutan, düşmanını korkudan sı.ırttıran taraf zaferi garantilemiş taraftır.
Bildiniz değil mi bu tarihin şaşmaz kaidesini?

Vikinglerin aslında boynuzu yoktu, iri değillerdi ama bastıkları köylerde kimseyi sağ bırakmadılar. Yaptıklarını ve onları doğrudan anlatacak canlı olmayınca ne oldu? Kurdu gören bağırır görmeyen daha fazla bağırır hesabı Viking adından tırsar oldular. İstilalara karşı koyamadılar. Aynısı Avrupa Hunları ve Moğol İstilası döneminde de yaşandı. Az buçuk duyup okumuşsunuzdur. Avrupa Hunları geçtikleri yerlerde sağlam insan bırakmıyorlardı. Cesetler ve yıkıntılarla karşılaşan Romalılar ve Cermen-Frank kabileleri kendilerine yapanları tarif edebilecek canlı bulamayınca anında hayal güçleri devreye giriyor ve kan içen kelle kesen bozkırdan çıkma Yecüc-Mecüc sürülerini hayal ediyorlardı. Moğollar teslim olan şehri bile kılıçtan geçiriyor, kılıçtan geçirmeme sözü verdiğinde ya diri diri gömüyor ya da yakarak öldürüyordu. Kuşatma sırasında düşmanın kesik başlarını ve ceset parçalarını kalelere fırlatacak kadar psikopat, bir köylü grubuna denk geldiklerinde köylülere birbirlerinin gırtlaklarını bir emir vererek kestirtecek denli deliydiler. Kıpçak okçuluğu ve Çerkez kılıç dövüşünü bilen Memluk cengaverleri başa çıkabildi bu adamlarla. Adamlar korku olayını çözmüştü. O kadar ileri gittiler ki bu “korku yaratmak” hususunda tarihte yanlışlıkla biyolojik savaşı icad ettiler! Kefe’deki Cenevi kalesini kuşatan Moğolların kaleye fırlattığı korkutma amaçlı ceset parçalarından kaledeki insanlara veba bulaştı 1300’lerde, ve o veba gitti oradan gemiler aracılığıyla İtalya’ya oradan da Avrupa’ya yayıldı. Avrupa’da her üç insandan birinin öldüğü tahmin edilmekte. Adamlar Cengiz Han ve sonra Mengü öldü diye ağız tadıyla Batı Avrupa’ya girip ordularıyla ortalığı dağıtamadılar, ama tesadüfen buldukları biyolojik silahla(!) dolaylı yoldan daha fazla katliam çıkardılar. Kalanı da bir başka korku kaynağı olan kilise ve engizisyon halletti zaten.

Korku ya da korkunun kaynağı olmak kısaca tam bir üstünlük sağlamaktır. Kadınların atasözlerinden ataerkil kültür güzellemelerine bu denli sinsi, esrarlı, korku dolu ve fitnebaz gösterilmesinin nedeni bu. Asırlarca cadı diye yaktık, başkasına baktı diye öldürdük, baş kaldırdı diye dövdük. Ayılıktan değil korkudan. Korku kıç kadar İstanbul’a dağlar kadar sur ördürdü, Çinliler o işin uzmanı dağlardan çöllere duvar ördü. Sultan Abdülhamid hafiyeleri kurdu vehminden, İttihat ve Terakki Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurdu. Evet sırf korku b.kuna. Belli etmiyoruz ama bütün mesele bundan ibaret.

İyi de durduk yere nereden aklına geldi bu üstünlük ey Son Gulyabani?

Geçen gün, geçen gün dediğime bakmayın aylar oldu, Kurtlar Vadisi Pusu’nun fragmanlarından birini izlerken bir şey düşündüm. Bir kıvılcım parladı. Alternatif tarih yazımından ve varsayımlardan mesleki gerekçeler nedeniyle kaçınırım ama bilen bilir arada tespitim gelir. Siz de benimle birlikte hayal edin –tabi diziye aşina olanlar kalanlar baksın.

Düşünün bir. Şimdi Kurtlar Vadisi Pusu’da, bir bölümde Aslan Akbey çıkıp gelse veyahut Doğu Bey çıkıp gelse Polat Alemdar tiplemesi yoluna devam eder, etkilenmez. Dizi gereği Jack Bauer kafasında çizilmiş bir karakter. Aslan Akbey, Doğu Bey öldü ya da gizli kaldı sonuçta Polat geride kalan ve işleri çeviren adamdı. Aslan Akbey’in gizli defterini de, yine Aslan’ın Doğu Bey’e gönderdiği o meşhur sarı dosyayı da, Mehmet Karahanlı’nın bıraktığı kripteksteki Baron’un günlüklerini ve sırlarını da okudu, hatta bir ara İhtiyarlar’ın verdiği Kırmızı Kitap’ı bile okudu ezberledi. Girmediği tapınak, örgüt, olay kalmadı. Füzeden eğilerek kurtuldu, koşarak mayın patlattı, telefonla başbakan’ı aradı. Bu adamın artık Aslan Akbey’e, Doğu Bey’e eyvallahı olur mu? Olmaz. Gelseler deseler Polat öleceksin bırak bu işleri adam tınmaz, zerre tınmaz. Adam gemiyle nükleer bomba bile taşıdı, mezarından Süleyman Çakır gelse gram sallamaz.

Kötüler, en kötü düşmanlar geri dönse yine bir tehlike arz etmez. İskender olsun Pala olsun geri dönse yine iplemez. En derin dedikleri Ersoy Ulubey’i tepeledi, İncirlik üssünü bastı, değil mi senaryo gereği ölmeyeceği kanıtlandı. Yine Polat’a bir şey olmaz değil mi? Olmaz tabi, level atladıkça güçlenen bilgisayar oyunu kahramanı gibi. Adam 5 levelde terler içinde kestiği canavarı 30 levelde tek atarak öldürmekte aynı hissiyat. Hatta Kurtlar Vadisi’nde Polat’a bulaşıp ölmeyen, Konsey’den Kılıç’ın bile öldüremediği tek kişi olan Tilki Andrei gelse emin olun bizim yerli Jack Bauer onu da temizler.

Peki, varsayalım ki Elif Eylül karakteri geri dönsün. Ne olurdu? O ikilemi bir gözünüzün önüne getirin. Yaşanan kafa karışıklığını, duygu bozukluklarını canlandırın gözünüzde. Ne oldu? Polat bocaladı değil mi? S.çtı kaldı. Geçirdiği boşa zaman, kandırılmışlık hissi, depreşen duygular felan ayvayı yedi değil mi? Bir de bastırsa benim için görevi bırak diye. Kafada bir ikilem daha doğursa ne olur? En savunmasız halidir. Yatağında ölen ve eşkıyalık muhabbetine bulaşmış birinden duyduğuma göre: “Kabadayı milleti iki durumda pusuya düştü. Ya uçkur bokuna olmayacak adamlarla hasım olarak, o bahaneyle, avrat koynunda öldürüldü ya da her şeyi geride bıraktığını sandığı camii şadırvanında abdest alırken.” Polat’ı taş atarak bile tepelersiniz.
Ya. Biliyoruz da yazıyoruz. Bu esrarlı durum, bu hal-i aşk, bu ıstırap bu anlayamadıkları durumlar korkulu kıldı kadını, cadı bellediler, ana tanrıça sandılar. Korkularını bastırmaya çalıştılar, çalıştık. İşte bu nefretin, bu kadın düşmanlığının nedeni bu.

İnsan korktuğu şeyden nefret eder, saldırganlaşır. Vampir filmlerinde, filmin ortalarında onca iddiasına rağmen ihtiyar vampir avcısıyla t.ş.k geçen elemanlar, mevzubahis karısı kızı ve bilinmeyen korkusu olunca elde kılıçla kazıkla vampir avına çıkarlar. Çünkü bilinmeyen bir varlıkla karşı karşıyadır. Hırsız görsen uyu taklidi yap, sivri sinek görsen vur, yolda laf atan olursa önüne bakarak dümdüz yürü, ceset gördüysen polisi ara. Ama vampire ne yapacaksın baba? İstediği kadar ben iyiyim vejateryenim desin, o bilinmeyendir gizemli olandır. Ona bulaşanın hayatı normal gitmez zaten. Vampir avcısı deli gözüyle anılır, yardakçısı gençte deli damgası yememek için akıllı rolüne yatar, yaşadıklarım gerçek miydi diye kafayı yer. Aşk gibi bir emin olamamam halidir. Twilight’taki Bella gerçek hayatta yaşasa gördüğü şeyler karşısında aklını oynatırdı, aklı ve vicdanı bu şizofreniye dayanamazdı. Galileo’nun fısıldaması gibi fısıldaya fısıldaya başını yerdi.
Dünyanın temeli korku, hayatta kalmamızı sağlayan duygu korkudur.

Tabiattan korkan insan tapınakları dikti, onların gölgesinde ötekine karşı asırlarca cenk etti, işte mantık buna dayanır. Yani misojininin nedeni kadın düşmanlığı değil, Jinofobi. Korkudan doğan bir çekişme var. Kadının yarattığı korkudan kaynaklanıyor tüm bu şiddet ve güvensizlik. İnterneti yasaklama, güvenmeme, şüphelenme hep korku b.kundan. Paranoyak değil hiçbir erkek, sadece atalarından miras bir korkuyu sürdürüyor.
Peki Badaklar ne bu dengede? Badak’ın tanımı ortalama olarak kızlarla kolay muhabbet kuramayan, çekingen, karşı cinsle ilişkilerinde tutuk ve edilgen, pasif demek. Şimdi niye sadece erkeklere mal ediliyor? Canım ülkemizde kadınların herhangi bir erkeği elde etmesi kolaydır, ama avcı rolü verilen erkekte pasiflik hastalıktır, ezikliktir, doğal olmayandır o nedenle kahir ekseriyette ve tamamen erkeklere mal edilebilir. “Aşık olamıyorum ben artık ya” dedi diye kimse badak olmaz, kadından beklenen zaten pasif durması, her türlü atraksiyonu yapanlar erkek.

Konuya dönelim bu dengede badaklar nedir? Onlar Venüstrafobdur. Yani “güzel kadın korkusu”ndan mustariptirler. Güzel kadın korkusu, kadın korkusunun bir alt dalıdır, daha şiddetlisidir.

Güzel kadından korkulur mu peki? Bal gibi korkulur. Onların çıkış noktası çekingenliktir çünkü. Utangaçlığın sağlam duvarlarına güveniyorlardır. İyi de neden çekingen bunlar, neden duvar örüyorlar etrafa? Çünkü bir kere güzel veya vasat-çirkin karşı cinsten birine açılma gafletinde bulunmuşlardır. “Beni arkadaş olarak görüyorum” adlı nükleer bombayı kafalarına yemişlerdir bir kere. Sütten dilleri öyle bir yanar ki, inek görseler kaçarlar. Kompleks yaparlar ilkin. Otobüste yanlarına bir kızın oturmasını istemezler. Yolda bir kız karşıdan geliyorsa başka yola saparlar. Kafalarında bir kompleks, bir hastalık belirmiştir. “Kesin benle dalga geçecekler”, “Kesin beni ne kadar tuhaf buluyorlar”, “Hepsi böyledir”.

Ama bu çok sürmez, ilk etapta böyledir sonradan eski haline döner. Yine açılır birine. Reddi yer. Bu sefer sevmediği birine açılmayı dener kader benimle dalga mı geçiyor acaba diyerek. O kız da gurur yapar, naz yapar, eleman bunu anlamaz, kaldıramaz o saatten sonra badaktır. Aslında bataktır. O adamdan zerre hayır gelmez. Korkuyu iliklerine kadar yaşamaktadır.

Korkan insan ne yapar? Sinemada ve tarihte yaptığını tabi ki. Batıl inançlara, pagan uygulamalarına, şamani ritüellere bel bağlar. Yani? Bu elemanlarda çeşitli batıl inançlara bel bağlar. “Kızlar rockçı sever”, “gitar çalıcan hacı”, “ilk başta romantik isyankar takılıcan sonra Deliyürek Miroğlu kafasında takılıcan”, “kitap taşıyalım”, “entel ayağı iyidir”, “psikopat takılıcan”. Türlü şebekliğe girilir bir nice maskaralıktan medet umulur. Sonra tek bir şeye inanır. Uygulayamadığı tek batıl inanca. “Paran olacak baba gerisi yalan. Sonra ev, araba, mevkii makam. Alayı tav olur var ya.”

Korkan şahıs bir gün maaşlanır. Ev alır, arabası vardır, mevkiisi makamı vardır vesaire. Tam da yaşıtı ve civarı hemcinslerin popüler erkeğe değil, kendisine sponsor olacak kendi sömürge ihtiyaçlarını karşılayacak koloni devletleri gibi dolanan erkekler yeni stratejik hedeftir artık. Adam kadına sahiplenir. Parayı bastırır. Kadın susar, “seviyor beni” der, şiddeti sevgi zanneder öyle öğretilmiştir çünkü. Erkek giderse yalnız kalır. Yalnızlık korku vericidir. Adam korkuyu öğrenmiştir. Yılların ezilmişliği ve korkusu baskı şeklinde, şiddet şeklinde dışa vurulur, madem param var efendi benim der ve başlar korkunun günah çıkarması. Beyindeki hastalık ölmemiştir.

Böylece iki tarafta korku b.kuna birbirinin hayatının içine eder. İşte tarih, işte insan, işte toplum!

Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Uyanın ey normaller! Canlı bir korku hikayesinin içinde yaşıyorsunuz. Birbirinize kazık saplamaya yahut kafalarınızı koparmaya çalışana kadar korkuların üzerine gidin korkuların!

M.B.Y -16 Ağustos 2011/İstanbul

1 Temmuz 2011 Cuma

Kağıt Bükenden Kol Bükene Yaşasın Normallik!

(İş bu satırlar Aslan Kızılçay’a ithafen kaleme alınmıştır. Onun da hikayesi bir başka yazıda anlatılacaktır.)


Nerd kavramı hepinizin malumu. Özet geçmek gerekirse kısmen asosyal, herhangi bir konu üzerinde uzmanlaşmış ve belli bir uğraşısı olan, tüm hayatı o olmuş ama insanlardan da kopamamış insanlar. Nerd olumsuz bir tabirdir, özellikle Amerikan argosunda “inek öğrenci” demektir, hatta “Yeniden 17” filminin dublaj versiyonunda “ahmak” olarak çevrilmiştir.


Daha önce Ekşi Sözlük’te “relabluess” gayet güzel değinmiş meseleye. (http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=22945780) Popüler kültürün etkisiyle bir değişim var ama genel kanı, nerd filmlerinde veya içinde nerd olan filmlerde bellidir. Şablon basittir. Nerd eleman ne zaman ki açılır saçılır, normalleşir ve o saatten sonra normal kabul edilir. Tek tük değişik filmler var ama geneline baktığımızda böyle bir durum var.
Şimdi bu filmi çoluk çocuk izliyor, genç izliyor milletin bilinçaltına pompalanıyor mesajlar, ardı ardına. “Nerd iyidir hoştur ama hani normal olsa daha iyi”. Meali şudur: “Ben seni arkadaş olarak görüyorum, tipin olsa, karizman olsa daha iyi görürüm”.


Şimdi Amerika farklı Türkiye farklı, orada yansıyan şey başka burada yansıyan şey başka. Amerika’da sosyalleşen, araştırma ve bilim için ayırması gereken vakti, gereksiz uğraşlarla ve gereksiz insanlarla geçirmesi olumlanıyor, empoze ediliyor. Farklı düşüncenin şefkat ve sevgi yolu adı altında normalleştirilmesi, farklılıkların yok edilmesi gibi gizliden gizliye hastalıklı bir düşünce var. Nürnberg mahkemesi tiyatrolarında maalesef bu hasta zihniyet tamamen yok edilemedi. Eskiden farklılar heretik ve rafızi denilerek yakılırdı, sürülürdü. Şimdi şefkatle, sevgiyle inceden, damardan zerk ediyorlar normalliği. Füzelerin efendisi Amerika bile “şeffaf güç konsepti” diye fink atıyor ya ortalarda o kafa bu. Kızı tavlarsan bizdensin, normalsin, nerd kalırsan Allah belanı versin şeklinde bir mesaj zerk ediliyor. Mesela bir film var ibretlik “Revenge of Nerd” diye, bu tarz filmlerin en kötü örneği ama içeriği açısından da berbat bir normalizmin kara propagandası örneği. Bilimsel araştırma yapma, okuma, farklı fikirler geliştirme, makale yazacağına seviş, bira iç, toplu şeylere gül, toplu öfkelere katıl, farklı kültürleri salla aha işte biraz deşelesen Amerikan rüyasına varırsın.


Türkiye’ye nasıl yansıyor? Türkiye’de durum daha kahpece ve daha sinsice maalesef. Türkiye’de nerd kavramı biliniyor ama yaygın değil, kendine bu sıfatı yakıştıranların çoğunun da nerdlikle alakası yok (kod yazan veya kitap yazan ama yazı masasından kalkınca halı sahaya da uğrayan geekler hariç) bizde daha çok nerd yerine hakaret olarak kullanılan “iyi çocuk” kullanılıyor. Toplumumuzda ikiyüzlülük demeyelim de, daimi bir gıybet ve dedikodu hali var. Toplum yapısından gelen bir şey, Avrupa zırh takar meydanda savaşır savaşmasını bilmez, doğulular savaşmayı bilir ve aklını kullanıp pusu taktiği kurar ya aynı mantık başka alanlarda halen sürer. Bizde birinden “iyi çocuk” diye bahsedildi mi bilin ki orada zararsız, sakin, kendi halinde birinden bahsedilmektedir. Onun için hayat artık bitmiştir, bir daha onmaz, askere gitse bile kız verilmez. Bir kız sizinle ilgili olarak “Hoş aslında…” diyorsa sizi erkek olarak görüyordur. “İyi çocuk ya” diyorsa o kapı size kapalıdır, Roma kültürüne toslayan barbarlar gibi kalakalırsınız.


Çünkü zararsız adam, kendi halinde adam arıza adam değildir, arıza adamda sevilmez. Hanımların ekserisi “Biz arıza istemezük, düşünceli, saygılı felan…” diye gider ama yalandır. Hani batılıların bin yıllık demokrasi getirdik medeniyet getirdik geyiği var ya, bu da o kafada bir söylem. Hatta sadece söylem. Fiili bambaşkadır genelde. Pek çok örnek gözlemlendi ve bu sonuca varıldı. Kağıt büken makbul değildir, kol büken, sarsan, azarlayan ve yasak koyan makbüldür. Söylemde tam tersi işaret edilir ama yine gidip arızaya meyledilir.
İşte bu yüzden durum bizde daha p.şt bir hal almakta. “Normal olursan kurtulursun” acımasızlığı ama dürüstlüğü yok. Bizde “iyi çocuk ya” ikiyüzlülüğü var. “Ha tamam öyleyse” ya diyerek cehennemine devam ediyorsun. Zombi gibi oluyor beyin, anlamadan dinlemeden birilerine hizmet ediyorsun. Alacağın en büyük ödül omzunda ağlayanın ertesi gün kol bükene geri dönmesidir. O yüzden bizim sinemamızda dizimizde dikkat edilirse nerd tipler yoktur, “iyi çocuk” vardır, zararsız vardır. Kitap okuyan, kütüphanesi olan karakterler sadece senaryo icabı beylik sözler sarfeden karakterler vardır, nerd yoktur.


Şimdi nerd güzel, entelektüel, bilgili, akıllı, anlayışlı. Burada övülüyor. Övülüyor ama nerd övülüyor. Kendisinin kolunu bükecek olana meyleden, bilgisiyle kendini aşağılayacak olana meylediyor. Sen öyle değilsin, sen zarar veremezsin sen iyi çocuksun çünkü. Sen kavga çıkartanları gördün. Onlar arkadaşları ve sevgilileri tarafından sakinleştirilirken sen b.ku b.kuna dayak yedin. Niye? Sen kavga huzursuzluk çıkartıp arıza olan tip değilsin. Sen iyi çocuksun. “O kadar iyisin ki” bunları hakettin. O kadar iyiydi ki en çok izledikleri Forrest Gump’ın defalarca terk edilmesini örnek alıp ilk senin üzerinde tatbik ettiler.


Hobin varsa, geeksen, nerdsen, ineksen lafın özü farklıysan, anormalsen bu söze bir kulak ver. İşine, gücüne bak. Deney yap, makale yaz, koleksiyon yap. Bu medeniyet hastalıklı. Arızalara ve arızalağa meylediyor doğu o yüzden ahir zamanda hala diktatörler petrol şeyhleri fink atıyor üzerinde. Normalliğe, sıradanlığa, tek tipe, farklılığa tahhammülsüz olmaya meylediyor batı, o yüzden kendisine karşı olana terörist diyip füzeleri, casusları gönderiyor. Bu medeniyetin, bu gerçekliğin içi kof. Bu medeniyet düzeltilemez. Cemil Meriç yıllar önce yazmış “Aydınlatmak için değil, aydınlanmak için yan” diye, bunların kendine hayrı yok. Bizler, anormaller, farklılar kendimizi kurtarmaya bakacağız. Bizi bu karanlığa mahkum edenler kendi karanlıklarında yitip gidecekler, 2020’de dünya depresyon krizine gömülecek. Sonları yaklaştı, o yüzden bu kadar saldırganlar. Yok olacaklar, silinecekler, tarih bize kalacak bunun hıncını ve kıskançlığını yaşıyorlar. Onlar yarın bir gün intihar edip silinecekler veya erken ölecekler depresyondan. Çünkü onlar sosyallik diye bir şey icat edip yalnızlığı dışladılar. Yalnızlıktan korkuyorlar. Biz çok yalnız kaldık, biz yalnızlığı sevdik. Onlar bunu kabullenemedi, bize de kabul ettirmeye çalışıyorlar, koca kenti kendi sürüsüne katmaya çalışan yozlaşmış vampir lordları bunlar! Bizi de kendilerine benzetip kendi bataklarına çekecekler. Biz odalarımızda mutluyuz, odaları onların ebedi mezarları olacak, unutulmaktan korkuyorlar. Sıradan olduğunuz an onların korku virüsü, unutulma virüsü size bulaşacak, sizi de aynı mezara götürmeye çalışacaklar. İşte bu filmler, bu kara propaganda, bu şeytani fikirler, şehvetin ve aşkın sahte aldatıcılığını göstermeler bundan. Bizde görece daha ikiyüzlü işliyor ama aynı durum onlarda da var. Aynı filmleri izlediler, beğendiler, popüleri baş tacı ettiler, bunlar aynı büyücüden emir alan zombiler. Verilen mesajları aynen kabul ettiler. Normal ol, düşünme, okuma, sadece cinsel ve eğlence odaklı yaşa, farklı düşünürsen sana kabadayılık yaparız, baskı kurarız, dışlarız, yalnız kalırsın, kızlar seni beğenmez! Eskiden üstümüze engizisyon yargıçlarıyla, kara papazlarla, eli zincirli cellatlarla, tahta kazıklı köylülerle saldırırlardı. Şimdi şeffaflık moda, “İyi çocuk aslında” diyen Ceren’lerle, “O gözle bakmadım” diyen Pelin’lerle, “Arıza ama ben onu severek adam ederim” diyen İclal’lerle, “Senin omzunda ağlayım, onun kolunda gezeyim”ci Özlem’lerle saldırıyorlar. Haçlı Seferleri kafasında, Moğol İstilası ayarında, şeffaf güç sosuna bulandırılmış normalize etme, pasifize etme.


Ateşle bizleri yaktılar, kütüphanelerimizi binlerce yıllık bilgeliğimizi ve irfanımızı yok ettiler, kazıklarla toplumdan uzak mezarlara çivilediler bizi. Bunlarla yok edemeyince kaleyi içten fethetmek için işe koyuldular. Dün İskenderiye kütüphanesinin önünde elde meşale bekleşen kitleler, bugün Melis suretinde, Pelin suretinde bu kez aynı meşaleyi içlerinde saklamaktalar. Kalenin kapısı açılır açılmaz ateşe verecekler İskenderiye kütüphanesini. İskenderiye kütüphanesinin son hocası kadın filozof Hypatia’yı bunlar öldürdü. O Hypatia ki bilgeliği seçti, güzelliğiyle insanları kullanmak yerine irfanı tercih etti, kadına biçilen rolü yırtmaya kalktı diye taşlayarak öldürdüler. Dünyanın en güzel ikinci, üçüncü güzel kızını bilmem. En güzeli Hypatia’dır, onun bilgeliğinden aldığı güzelliğini çekemediler. Şimdi Şeytan’ın baş icadı makyajla yaratılan sahte güzelliklerle, naylon bir medeniyet kurdular. Gerçeğin güneşi naylonu eritiyor, etekleri tutuşuyor, bizi de yakmaya çalışıyorlar.


İşte mesele bundan ibaret. Şimdi ne yapıcaz? Bülent Akyürek’in bir sözü vardır “İçinizdeki Öküze Oha Deyin” isimli kitabında. Bunu unutmayın. Ezberleyin. Muska niyetine üzerinizde taşıyın. Bizi ve gerçek medeniyeti kurtaracak tılsım, bu sözlerde saklı:
---------Alıntıdır------------------
“Şizofrenler var olanların simülasyonunu yutacaklarına kendi kafalarında yazdıkları senaryolarda başrol oynayarak kazandılar. Hapı yutmuş gibi göründüklerine bakmayın, hapı yutanların hep başkaları olduklarını haykırarak geziyorlar ve bir gün dünya istila altındayken özgünlüklerini ve renklerini koruyan bu “deliler”, dünyayı yeniden kuracaklar. İnsanlığın yitirdiği tüm değerler onların aşağılanan beyinlerinde saklı.”Bülent Akyürek, İçinizdeki Öküze Oha Deyin’den…

Mehmet Berk Yaltırık
1 Temmuz 2011 Cuma

21 Haziran 2011 Salı

Zamanı Dilde Algılamak




Geçenlerde eski bir kitabı okurken hep gözümüze çarpan ama teşhis edemediğimiz, ya da bildiğimizi sandığımız için pek deşelemediğimiz bir mevzu gözüme çarptı. Zeki Velidi Togan hocanın "Tarihte Usûl" adlı kitabı, 1950 yılında yazılmış, haliyle dili biraz ağır.
Pek tahmin edilemez bir şey değil doğru, nitekim hepimiz "21.yy'daki İngiliz genci, 400 yıl önce yazılmış Shakespeare oyunlarını okuyorda bir Türk genci 80 yıl önceki yazıları anlamıyor" geyiğine aşinayız. En basitinden sınıflarımızda asılı duran İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabeleri hatırlarız. Osmanlıca eğitimi görmüş bir lisan öğrencisi haricinde pek anlamak mümkün değildir hatta metni günümüz konuşma Türkçesine çevirme ödevleri verilir okulun ilk gününde. Siyasi bir mevzu olduğu dillendirili genelde bunun, yani eski Türkçe'nin unutturulduğu iddia edilir. Kısmen doğru olabilir, dilde yenileşme çalışmaları adı altında pek çok kelime bugün kullanımdan kalktı. İddia yine kısmen doğru yani dilin değişmesi, yaşadığım bir olaydan biliyorum. 2009 senesinde İslam Medeniyati Tarihi dersinde vakıflar konusunu işliyoruz. Hocamız Fuat Köprülü'nün ta 1938'de yazdığı vakıflarla ilgili bir makalede sorumlu olduğumuz konular arasında. Metni okuyoruz ama eski lisana en aşina olanlarımız bile zorlanıyoruz. İlk kez başımıza gelmiş bir şeyde değil. Daha birinci sınıfta Eski Önasya Tarihi dersinde Şemseddin Günaltay'ın iki kitabından işliyorduk dersi. Yakın Şark I (Elam ve Mezopotamya) ve Yakın Şark III (Suriye ve Filistin) (Meraklısına Not 1: 2.cilt Anadolu tarihiydi ve Eski Anadolu Tarihi dersini 2.sınıfta gördük. Ama o kitaptan değil Veli Sevin'in Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası kitabından işledik) Kitapları İstanbul'dan bir arkadaşımız Taksim Atatürk Kitaplığı'ndan bulmuşi 87 basımı ama ilk basımları birinin 1938 diğerinin 1947. Aynısı basılmış. Zaten konu karışık birde lisan eski kafamız bir hayli karışmıştı. Gerçi bunları görmek bir anlamda çok iyi oldu ki tarih araştırmacısı anlamında temelimizi sağlam attık. Ama konu bunlar değil tabi.
Benim Osmanlıcayı öğrenmek için ki yazısından ziyade 1980'lerden önceki kitaplardaki hocaların bu Türkçeyi kullanmaları ve şahsen kulağıma estetik geldiği için daha çok kelime ezberlediğim için dilime yansımıştır. Sanat tarihçisi, tarihçi ve meraklısı hariç Osmanlıca'ya takılan insan pek olmadığından ama bir şekilde bize estetik geldiğinden veya merakımız olduğundan bu öğrendiğimiz kelimeleri günlük yaşantımızda da kullanırız. İster istemez dilimize yerleşir. Ama öyle ağır bir eski Türkçe değildir bu. Bazı kelimeleri (gerek yerine iktiza, içerik yerine muhteva, korku yerine vehm, hariciye, dahiliye, müsebbib, muktedir v.b) ve bazı deyimleri, tamlamaları ve atasözlerini (minel bab ilel mihrab (kapıdan mihraba), haşa minel huzur (haşa huzurdan), alamet-i farika (farklılığını vurgulayan işaret), darb-ı mesel (atasözü), Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan çıkar (gerçeğin parıltısı fikirlerin çatışmasından çıkar)v.b sözler) içerir. Kat-ı tarik (yol kesme), mukatele (karşılıklı öldürme), müsademe (çatışma) gibi kelimeleri bilsek bile espri amaçlı konuşma dışında kullanmayız pek. (Meraklısına Not 2: Osmanlıca öğrenmek İngilizceye benzer. Sözlükle gezmek yetmez, sıklıkla geçen kelimeleri bir deftere not etmeli ve Osmanlıca yazılışıyla beraber ezberlemelisiniz. Yine aynı İngilizce gibi günlük tekrar, pratik ve hatırlama amaçlı bazı Osmanlıca kelimeleri günlük yaşamda kullanabilirsiniz, hem kelime hazneniz genişler hem daha kolay öğrenebilirsiniz. Yazısı başta zor gelir ama matbu metin her zaman daha kolaydır. Dönem gazetelerini okumakta zorlatır ama biraz çalışmayla halledilir.)
Peki bu unutuluş siyasi midir yoksa tarihin bir sonucu mudur?
Siyasi bir karar var ama halk arasında neden yaşamadı ve aktarılmadı? Tümüyle yasaklansa 1930'larda 40'larda yazılmış bu kitaplar uzayda mı basıldı? Tarihte de gördük ki merkez yenileşmeyi savunsada uzun bir süre eski lisan kullanılmış. Ama bir dönem adı gibi eskiyince yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş. Zaten 20.yy'dan bir İngiliz'in Shakespeare'i 16-17.yy İngilizcesinden okuyup anlaması zordur. Sonuçta aynı eski kelimeler konusu her dile özgü bir şey.
Dili değiştiren ve zorlayan şey, onu bazen yok olmaya sürükleyen şey zamandır. Yüzeysel bilgi sahibi olan biri bile bilir dilin yaşayan bir organizma gibi olduğunu. Dil insana benzer. Sürekli bir oluş biçimindedir. Argoya evrilir, jargonda yaşar, terim bile olabilir varlığını sürdürür, kayıtlara geçer veya geçmez sonunda yerini yeni bir kelimeye bırakır. Nasıl bir insanın oğlu ve torunu bir şekilde o kişiden bir yüz, bir işaret taşırsa o yeni kelimede öyle bir işaret taşır. Aduk'un ayı'ya evrilmesi gibi. Bu değişim eskiden yüzyıllar alan bir süreçmiş ama günümüzde internet ve kitlelerin hızlı iletişimi hem algılarımız hem dilimizin evrilmesini etkilemede. Aduk Göktürklerde adukken Osmanlı'da ayı olmuştur. Arada nereden baksanız bin yıl var. Oysa günümüzde 1980'lerin sonunda, Çingene dilinde "yoldaş" anlamına gelen konka, kanka olarak kan kardeşin kısaltmasını çağrıştırdığından onun yerine kullanılmış, 90'ların sonunda kanki olmuştur değil mi? Kanka kelimesi en hızlı evrimini 2010 yılında gördü. Kanka 2000'lerin ortasında emo altkültürünün etkisiyle "qanqa" şeklinde yazılırken İnci Sözlük jargonundan hareketle panpa'ya, pampa'ya ve en sonunda zanza'ya evrildi. (Bu emo ve tikylik sayılan aslında ayyar yada apaş hareketi olan mevzuda ayrı bir yazımın konusudur.)
Yani şu bir gerçek, ben nasıl 1950 yazımı Z.V. Togan hocanın kitabını okurken zorlanıyorsam, bugün Kayıp Rıhtım'da, Kayıp Dünya'da ve Gölge'de yazdığım hikayeleri 2050 yılındaki muhtemel torunum anlamayacaktır. Zamanı aktığını ve değiştiğini en çarpıcı bir şekilde dilde görüyoruz ve dilde algılayabiliyoruz. Ama çok belli etmiyor kendini, misal on yıl önce yazılmış bir köşe yazısında farketmezsiniz. Ama yirmi yıl önceki gazete başlıklarına ve yazılarına bakarsanız, aradan başveren bir kaç argo kelimeden farkedersiniz. Elli yıl öncesini zaten başta belirttim, meselenin başına geliyoruz yani sonuçta. Bizimle beraber yaşayıp ölüyor o da.
Belki internette görmüşsünüzdür, bundan bir kaç yıl önce Ubıhça'yı konuşan son kişi vefat etmişti. Gazeteye sağken verdiği bir röportajda şöyle bir cümle kurmuştu: "Dün bir rüya gördüm, ama şimdi anlatsam kime anlatabilirm ki?" Düşlerimiz ve algılarımızla şekillenen dil onlarla birlikte yok oluyor kaydedilse bile.
Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Yüzyıl sonrasında ancak sözlükle okunabilecek metinler yadığımızı bilmek. Geleceğin müzesinde bir tarihi eser sergisi olmak. İşte bütün mesele bu.

2 Şubat 2011-İstanbul

Tarihe Çok Yönlü Bakmak




Tarih bir acayip ilimdir. Her bir duvarı, her birinin akli dengesi bozuk yapı ustaları tarafından dikilmiş, farklı açılardan bakılmadan bütünü anlaşılamayacak bir binaya benzer. Ama o binanın bütününe bakmak, bütünü kavramak zor iştir. En zor yeride o duvarın o tuğlasının hangi dönemde niye konulduğunu bilmek. Onu çözemeyen adam bütünüyle yanlış görür, yanlış anlar, yanlış bakar. Bütüne birden bakmak lazımdır. Bir tepenin üstünden, bir tepenin ardından, bir karşı taraftan bakacaksın birde gözünü takvimden ayırmayacaksın, zamanın ruhunu anlayışını aklından çıkarmayacaksın.
Örnek verelim hocam;
Elimizde üç ayrı tip var. Üçüde bizim buralardan, zamanda 1999 olsun.
Birinci tip, 99 aldığı için ağlayan tip, “Neden 100 değil de 99?” diye kafayı takan potansiyel psikopat. Ha böyle çok adam var bizde takabiliyoruz neden 70 değil 65 diye de bu kafa apayrı. Bu kafa bundan dolayı ağlayan, arızaya bağlayan tip. ÖSS’ye çalışırken partiye giden arkadaşlarının ardından “kaybedecekler” diye sevinen, iyi bir dershane içindeki şampiyonlarla birlikte yıkılsa “potansiyel rakiplerimden kurtuldum” diye sevinebilecek olan, üniversite koridorlarında sıfırcılardan daha fazla küfür yiyen bir iflah olmaz. Çok çalışmaktan değil işi psikopati derecesine dayandırdığı için sosyal hayattan koparak "Ulan kız arkadaşım yok ama çok çalışırsam hiç yoktan şu boş gezen tayfayı geçerek yükselirim" psikolojisine giren insan tipi. 99 alma olayı ona göre komplo ve ayak oyunudur. Öğretmenler bilerek notlarını kırıyordur. Diğerleri gibi öğretmenler veya hocalar bile onun dehasını kıskanıyordur ve bundan yapıyordur gibi saçma komplo teorilerine inanan bir manyak. Çalışmadığı halde "neden düşük aldım" diye soranlarla karıştırılmamalıdır, bu iflah olmaz psikopat yarının Hitler’i, Napolyon’udur. İçindeki hırs seni beni yakar.
İkinci tipimiz bir satanist. Televizyonlarda haber kanallarına sıkça çıkan elemanlar. 1999 yılında deniz manzaralı bir mağarada,loserın sancaktarı üç gençin şarap çekip aldığı karar ve işlenilen bir cinayetle muhabbet konularına giren insanlar. Her haber kanalında rock konserlerinin görüntüleri eşliğinde bahsedilen adamlar. Metal müzikle rock müzikle pek bir alakaları olmadığı halde değişen bir kuşağın önyargılara kurban olmasına neden olan elemanlar bunlar. Hayat boş, ders boş, aile boş. Kız arkadaş yok, gençliğin bunalımlarının pençesinde, müptelay-ı bar hayatlarda ömrünü sürdürmede.
Üçüncü tipimiz “Of ya bir üniversiteye geçsem” diyen adam. Yani sen, ben. Yani biz. Herkes tarafından öyle bir şartlandırılmıştır ki üniversiteyi okyanuslar arkasındaki ütopya adası olarak görmeye başlar... Herkesin boğulduğu bir denizden kurtularak karaya çıktığını sanır ama ilk vizeyle birlikte aslında yamyamlarla dolu bir adaya geldiğinin farkına vardığında iş işten çoktan geçmiştir... Zeki Müren’in “Gitmek mi zor kalmak mı zor” şarkısındaki hissiyatı taşır bunlar. Yine de kalır. Sen bendir. Orta yoldan gider. Suya sabuna bulaşmaz.
Bu üç tip nasıl biridir diye sorsam? İyi mi kötü mü vasat mı desem nasıl puanlarız?
Tarih burada devreye girer. Der ki: “Birincisi iyidir. İkincisi kötüdür. Üçüncüsü vasattır.”
Nasıl yani? İnekleri övdüğümü, satanizm suçlamasıyla anılan insanlara baştan kötü damgası vurduğumu, sıradan olmayı aşağıladığımı söylüyorsunuz değil mi? Yanıldınız beyler bayanlar.
Yazının başını hatırlayın. Binanın birden fazla duvarı var dedim, farklı dedim. Etikete takılmayacaksınız bu bilmecede. Etiket yani tipler bilmecenin aldatmacasıdır. Karakterlere bakın. En görünen en objektif yönleri ne? Birincinin hırsını ilah kabul etmesi, herşeyi savaş sanması değil mi? İkincisinin en temel en objektif yönü herşeyden vazgeçebilecek intihara meyilli olması, yani aşırı uçlardan en beterine saplanması. Üçüncüsü ne? Üçüncüsü de vasattır fazla söze gerek yok.
Sorunun ikinci kısmı? Tarihi kimler oluşturur.
Cevap: Üçüncüsü hariç hepsi. Çünkü vasat adam tarih yazmaz… Kaybeden bile tarihe kaybeden diye geçerde vasattan bir bok olmaz. İhtilal ve savaş resimlerindeki duran adamdır o. Uzaktan bakar. Hangisi tarih yazdı, konjonktüre göre, hangisi tarihe geçer? İyi vea kötü kahraman veya kurban denkleminde tarihe geçer ama üçüncü adam olmak vasatlıktır…Ya kafayı çizeceksin yükselmekten kendini bitireceksin ya ikinci tip gibi böyle olup iyice dibe düşeceksin.
İyi veya kötü birinden biri tarihi yazar.
Bu tiplere arıza mı dediniz arızalar mı tarih yapar dediniz?
Yazının başına dönün ve mimarlarla ilgili açıklamayı tekrar okuyun.
Post Scriptum/Dipnot/ Hamiş/Derkenar: Tarihin yapısını çözdüyseniz yola devam edebilirsiniz…

16 Ocak 2011-İstanbul

Karahisar Kalesi Efsanesi Üzerine




Karahisar Kalesi’ni bir Afyon’dan biliriz, bir de Kıraç’ın da yorumladığı meşhur türküden. (Okurken herhangi bir yorumu açıp dinleyebiliriz tavsiyem Kıraç yada Hüseyin Turan yorumudur)
Peki adı nereden gelir? Renginden mi? Eski Türkler kuzey’e kara dermiş oradan bir bağlantı mı? Pek işitilmedik bir efsanesi vardır aslında. Üstelik bizim iyi tanıdığımız bir hayal kahramanının da öyküsünü barındırmaktadır.
Raviyân-ı ahbar ve nakilân-ı âsar’a göre; Abbasi Hilafeti’nin ilk senelerinde, Araplar’ın Anadolu sınırlarındaki Avasım bölgesi üzerinden Anadolu’ya akınlar yaptığı, Doğu Roma ordularının da karşı akınlarda bulunduğu dönemler. Arap ordularının arasında Battal Gazi isimli bir komutan vardır. Filmlerden tanıdığımız bu şahsiyet aslında tarihte o bölgede çok isim yapmış, hakkında yazılan hikayeler toplanarak Battalname ismiyle kitaplaştırılmış, bunların türlü çeşidi vasıtasıyla Yeşilçam’a kadar uzanmış bir komutandır. Muhteremin efsanelerdeki yaptıkları ve hikayeleri zaten filmdekini aratmaz ki Cüneyt Arkın filmlerinin senaryosu bu anlatılarla birebir uyuşur. Kayseri’de, İstanbul’da, cümle Rum diyarında Battal Gazi’nin sızmadığı kale, kaçırmadığı tekfur kızı yok gibi bir şeydir.
İşte saldırıların o denli yoğunlaştığı bir dönemde Doğu Roma (Bizans) İmparatoru, komutanlarına bir emir verir. “Arapların ordularında süvari çoktur. Her yerden gelirler” der ve ekler: “Tüm Anatolia’yı gezin. Öyle yerler seçin ve öyle kaleler inşa edin ki Araplar buraları alamasınlar, böylece gözleri korksun bir daha saldıramasın!”. Komutanlar emri alır. Binerler atlarına dağılırlar Anadolu’ya. Böylece bir çok yerde kaleler yükselir yüksek dağ yaylarında. Bunlardan biri de günümüzdeki Afyon o zamanki adıyla Akroenos şehrinin yakınlarına, bir yükseltinin tepesine kurulmuş eski bir Hitit kalesinin harabeleri üzerine dikilir. Araplar akınlarına devam eder ama bir türlü bu kaleyi sindiremezler, bu kalenin adı çıkar. Durum üzerine o mıntıkada ünlenmiş Battal Gazi, çevresine askerlerini toplayarak belki de gurur yaparak kaleyi kuşatır. Normal şartlarda kaleye sızarak kale fetheden bu cengaver, bu kez neden stratejik bir hata yapıp kaleyi kuşatır kış günü kimse bilmez, derler ki nefsine uydu, gurura geldi. Kuşatma uzar da uzar, inada biner. O inat kuşatmanın da Battal Gazi’nin de sonunu getirir. Saldırıların birinde efsanevi Battal Gazi öldürülür. Cenazesi sırasında da yağmur patlak verir, kale yolunda tufan olur ordu birbirine karışır dağılır. Arap ordusu öyle bir geriler ki kaleden çıkan Bizanslılar onları Malatya’ya dek kovalar, Battal Gazi’de oraya defnedilir. Bu uğursuz seferden dolayı Avasımlı Türkmenler, uğursuz bir renk saydıkları siyaha binaen “Kara Hisar” derler. Bu ad söylene söylene ta Selçukoğullarının zuhuruna dek gelir.
Efsaneyi türküden yıllar sonra öğrenmiştim ama gerçek ama doğru bilinmez. Türküsünün hikayesini bilmem ama bir tarihçi olarak acı bir hatırası vardır. 2002 yılında haberlerde Arabistan’daki Ecyad Kalesi’nin yıkılacağı haberleri sırasında, bir televizyon kanalında skeç yayınlanmıştı. Detaylarını hatırlayamıyorum ama kahve ikram eden yeniçeriyle kaleyi yıkmaya çalışan bazı tipler vardı. Skecin sonunda Kıraç’ın yorumladığı bu türkü çalmıştı. Seneler geçti. Ecyad yıkıldı turizm mi siyaset mi bilmem sonuçta tepesine otel dikildi.
Ne zaman dinlesem aklıma düşer Ecyad Kalesi’ni anlattıkları o skeç. Köroğlu zamanının yiğitlerini avlayan tüfeklere karşı, “Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu” demiş ya Köroğlu, kim bilir ömrü meydan savaşlarında geçen Battal Gazi’de “Karahisar icad oldu” temalı bir söz söyleyemeden tarihe karışıp gitti.
Bir tanesini yitirdik, umarım ötekisi sağlam kalır….

16 Ocak 2011-İstanbul

Ya Paralel Evren Ya Rüya Tam Bilemedim Şimdi

Paralel bir evrendeyim... Yine Edirne'deyim. Yine ben, ben'im. Boy, kilo, saç, göz, kaş, bilinç, fikir, huy ve fıtrat aynı. Olaylar aynı, anılar bilindik. Düşler, şizofrenik fanteziler, yazılar, çiziler, yaptığım her şey içinde bulunduğum gerçekliğin aynısı. Hani her şey aynı, tek fark pararlel evren olması. Rüya olmasıda ihtimaller dahilinde tabi ama her rüyada kendimi cins cins olayların ve farklı kişiliklerin içinde gördüğümden, bunda ise herşeyin normal ve tek düze olmasından anlıyorum, paralel evrenlerden birindeyiz.
Hah farklı gerçeklik muhabbetti işte... Sorular pusulardan fırlıyor..."Her şey aynıysa paralel evren muhabbeti ne ayak? Niye anlatıyorsun? Olayı ne?"
Dur bi dinle şimdi...Hah...
Ben yine aynı benim demiştim di mi? Yine bu zamanlar. Eylül. Edirne'den gitme ihtimali var öyle yada böyle. Hani şehirle irtibatım kesildi kesilecek, ne havasında ne suyunda tad yok, nefes alamıyorum, bağrına basmıyor, her geri dönüşümde "Kadersizliğime geri döndüm" esprisini yapıyorum gülmüyor Edirne.
Paralel evrendeyiz ya... Bir cafeye gidiyorum. Ayşekadın'da. Ama hangisi göremiyorum tam. Biri bekliyor beni. Bir kız. Şimdi şeklini tarif ederim ama tanıdık desem değil tanımadık desem değil, hem geçmişten hem geçmişten değil ama gelecekle de alakası yok öyle birisi. Güzel mi? Beğendiğim için objektif davranamayacağım kadar. Ama daha ziyade hoş, sempatik diyebileceğimiz türden. "Muhabbeti güzel". Hay ağzına sağlık, aynen öyle!
Gidiyorum. Gülüyor. Paralel evren olduğunu anlıyorum. Harbi diyorum bak kesin paralel. Normal gerçeklikte beni görse engizisyon mahkemesinin kaldırıldığı için benim canavar sanılıp yakılamama ihtimalime üzülür, Osmanlı ordusu bu tiple "Deliler" bölüğüne koyup düşman üzerine uzaklara salmadığına dair hayıflanır. Ekserisi üç kulhü bir elham okuyor görünce ama bu kız daha farklı düşünür herhalde, zıttım gibi bir şey. Gibisi yok lan tipik güzel çirkin olayı. Hani evlensek "gelin güzel-damat maymun" klişesini birebir yaşar ve yaşatırız..
Neyse gidiyorum. Gülümsüyor. Yanına oturuyorum. Kaçmıyor. Yok diğerleri gibi ayaklarımın ters olup olmadığını da kontrol etmiyor. İfrit'e benzetenler oluyor bazen ondan şaşırdım. Ben neresindeyim olayın tam bilemedim şimdi ama galiba oradaki benle aynı bilinçte olsakta kenardan izliyorum. Utangaç değilim. Normal duruyorum. Sohbet ediyoruz. Tarih anlatıyorum, komik anılarımı anlatıyorum, o anlatıyor, bir tespit yapıyorum, gülüyor, sonra o bir tespit buluyor. Sohbet yavaş yavaş başka mecralara kayıyor.
İçten içe tırsıyorum seyrederken. Saptıkları yer mayınlı arazi. "İnce mevzular". Hani bu cüsseyi taşıyamayacak mevzular, kaldıramadığım mevzular.
İnanmayacaksın kız galiba seviyor. Bu noktaya rüyada çok tesadüf ettim ama bu kadar sarih değil, doğrudan yaşanıyor olay. Paralel evren tezim kuvvetleniyor. Dur devamını dinle. Benim sözlerim ise işin rengini kaçırıyor. Hem kızı üzüyor, hem beni. Acı sözler sarfediyorum.
Şaşırdın di mi? Kıyamet alameti sandında güneşin doğuş istikametini kontrol ediyorsun internetten di mi? Yok lan vallahi billahi istemeyen taraf bu sefer kendim. Yani paralel evrendeki ben. Kız üzülüyor, sinirleniyor.
Sonra kız soruyor. "Neden istemiyorsun?" diyor.
Kendim hayatım boyunca duymaktan nefret ettiğim, korkudan sesimi çıkaramadığım şeyler söylüyor. Neymiş efendim hazır değilmişte, başlayamazmışta, istemiyormuşta. Ağzını burnunu kırasım geliyor. Sokakta kavga eden çift görünce "Ulan benim bir günümü yaşasalar koşa koşa birbirlerine sarılırlar" diyen adamın edeceği sözler değil.
Bahanesini söylüyor kendim sonra. Edirne'den gidilecek. Burayla bağ kalmayacak.
Kız ağlayacak nerdeyse. "Allah belanı versin lan" diye beddua ediyorum. Duymuyorlar. Durumun komedisine boyut şeytanları gülüyor. Kız sesi titreyerek: "Mesafeyi mi sorun ediyorsun?" diyor. Yok lan ben mesafeyi sorun etmem. Platonik deneyimde üstüme adam tanımam, iki yıl, beş yıl, on yıl gider öyle.
Kendim "Yok" diyor, "Mesafeden değil." diyor. Kız nedeni soruyor. Neden herşeyi bitirdiğini soruyor olanca masumiyetiyle.
Kendim olanca yavşaklığıyla, iticiliğiyle ama bir o kadar da haklı şekilde, yıllarını cephede geçirdikten sonra boşa savaştığını idrak eden savaşçı gibi, hak verilemeyecek gibi olmayan bir halde diyor ki:
"Şimdi canım. Ben on yıldır bu şehirdeydim. On yıl cefasını, sıkıntısını gördüm. İyiliğini de gördüm. Şaşıracaksın belki. Yıllardır yalnızım, karşıma sen çıkıyorsun, kendi ellerinle bana aşkını sunuyorsun. Evet redd ediyorum. Neden biliyor musun? On yıldır bana gün yüzü göstermeyipte gidişimden bir hafta önce hayatımın ilk aşkını gönderen bu şehrin salak ve kötücül espri anlayışına kızıyorum!"
Masadan kalkıyorum. Kız ağlıyor. Cafe'den çıkıyorum. Kız bakakalıyor ardımdan.
Ardıma dönüyorum. Ağzımdan çıkan söz çift yüzlü Acem kılıcı gibi bir tokat. Bir yüzü bana bir yüzü Edirne'ye çarpıyor:
"Canım. Ben zamansız gelen aşkın ancak üstüne s.çarım. Sende sıç"
---------------
Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Mevzu bahis şahıs bunları anlatırken bilinci son derece açıktır. Alkol almamıştır (Ramazan dolayısıyla alkol almadım gençler) Ha bunları ne ara gördü, ne ara yazdı, çaktırmadan boyutları mı aştı paralel gerçekliklere yatay geçiş mi yaptı bilemiyoruz. Adamın namı gulyabani. Lakabı da kendi de tekinsiz. Bulaşmamak lazım. Deliyle deli olun. He deyip geçerseniz müteşekkir olurum.


Mehmet Berk Yaltırık
6 Eylül 2010 – Edirne

Üniversiteye Dair




Üniversiteli Olmak öncesinde biraz efsanedir, sonra yegane sebeptir, yaşam amacıdır, o olununca her şeyin bitmesidir, nirvanadır. Bir vize gecesi dostlarla şarap şişesi elden ele dönerken, ertesi gün sınav olacağı gerçeği kafaya dank ettiği zaman farkedilir, anlaşılır. Kadim zamanlardan bir rehberlik hocasınında dediği gibi: "o ortamı en azından görün!"dür.
Fırsatlar değerlendirilir, göz açılır, kafa kullanılır, kişi kendini geliştirebilirse, yaşanan acılar ve sıkıntılar deneyim olarak döner, gerçekten yaşanılası bir deneyimdir, aşk, dostluk, hayat gibi temel alanlarda hayata atılmadan önce en sağlam deneyimleri yaşayabileceğiniz bir şeydir üniversiteli olmak. Aslında biraz lise kafasındadır. Yaşarken çok sövülür ama ayrıldıktan sonra da fazlasıyla özletir kendini. Girmeden önce "dünyanın dört bir köşesinin kralı" olmak, girdikten sonra "feleğin çemberinden geçmekte olan serdengeçti" olmaktır.

Yaşanılasıydı kısacası.

Ve Sonunda bitti. Mezuniyetime daha dört gün var. Finallerin bitişinin okulun bitmesi olarak algılamaya alışmış bünye ya, geçen cuma finaller bitti, mezuniyete dört gün var, ne öğrenci ne üniversite mezunu diyebileceğim iğrenç bir dönemde ve süreçteyim. Üniversite bitiyor, hayata atılacağız insan biraz merak eder garipser durumu ama bende tık yok. Zaten iyi kötü bir dört yıl geçirmişim iyi şeylerde güzel şeylerde yaşamışım az biraz kötü şeylerde ama güzel bir ortam, güzel insanlar ayrıca dört yılın sonunda diplomanın verdiği çocukluk hayalim olan “tarihçi” olmanın gerçekleşeceği mezuniyet beni sevindiriyor. Neyse bunlar başka mevzulara ait şeyler ben yine konuma döneyim yani üniversiteye. Baştan söyleyeyim bu dört yılımın olaylarını anlatan bir günlük ya da “Bir Öğrencinin Anıları” tadında tarihte yan rol oynamış eski politikacı tadında bir yazı değil. O nedenle “Benden bahsetmiş mi?” hevesi ile okursanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Belki birkaç anekdota veya anlattığım anıda kendiniz görebilirsiniz, ama bu bir ifşa yazısı değil.

Mezuniyetin kapıma dayandığı şu günlerde, kendimi 2002 Haziran İlköğretim mezuniyeti, 2005 Haziran Lise Mezuniyeti günlerine yeniden götüren bu süreçte dört yılımın ne olduğunu, ne beklediğimi, neyi gördüğümü, neyi bulduğumu anlatacak olan bir yazı. Üniversite'ye yeni başlayanlarınız için bir istihbarat raporu, bitirenler için bir anı. O yüzden lafı uzatmadan, meslekten bir tarihçi tadında başlayalım hikayemize.

Sizi bilmem de bana “üniversite” nedir diye soracak olunursa, aklımda uyanan ilk imge ve bana her zaman üniversite imajını hatırlatacak şey, 2006'da ÖSS'ye hazırlanırken duyduğum ve kafamdaki üniversite imajını uyandıran, 2005'te “Hayalet Kız”, “şarkı yazdı intihar etti”, “bizim üniversitedendi” denilen Hukuk öğrencisi İrem'in “Kölem Ol” şarkısıdır. Hani “Hayalet Sevgilim” şarkısı olan, sakın ha “Sazlıklardan Havalanan”ı söyleyen İlhan İrem'le karıştırmayın konu acayip kaçabilir. Aşağıda link var isteyen dinleyebilir. O zamana kadar kafamda üniversiteyle ilgili belli bir imaj yoktu. Hani üniversiteyi biliyoruz ama üniversite denilince aklımıza gelen tek şey ÖSS sınavı. Malum zor dönemlerden geçmiş bir toplumuz, haber kanalları da sağ olsun zihnimiz doğrudan doğruya olumsuz şeyleri kavramaya alışmış. İnsanın kafasında en azından 2003 dizisindeki Kampüsistan dizisinden bir kıvılcım olur bir fikir olur değil mi? Bizde çimlerde oturup eli gitarlı insanlar bile yok sadece ÖSS var. O da bir imge değil, aklımıza geldikçe zoraki test çözdürten bir şey net bir tanımı yok kafamızda.

Zaten üniversiteyi de tanımışlığım yok. Benim için üniversite kavramı ilkokul sıralarında, arada TRT'te yabancı dil derslerinde konuşma – diyalog canlandırmalarında gördüğüm gözlüklü insanlardı. Bunları hatırlayanınız çıkar, eskiden Ali Kırca'nın “Siyaset Meydanı” programlarında gözlüklü, eli çenesinde, zor soran akademisyen modunda öğrenciler vardı. Zaman içerisinde eğitim sistemi laçkalaştıkça biz de bozulduk, dolayısıyla o gözlüklü öğrenciler, elleri çenelerinde tarihe karıştı, meydan Abbas Güçlü'yle, Okan Bayülgen'in derste konuşanı uyarır gibi yarım saatte bir dürttüğü gürültü çıkaran gençliğe kaldı. Neyse lafı dolandırmayayım, 6.sınıftan sonra kafamda yine belli başlı bir imaj yoktu. Benim için üniversite, sürekli tarih çalışabileceğim sayısalla yüz göz olmayacağım bir alandı. Lise de de bu yöndeydi. Lise de lafı çok geçti ama yine kafamızda somut bir fikir yoktu. Lise son'da da üniversite hedefimizi belirginleştirmek adına bizi İstanbul'a götürdüler ama orda da sadece kantinde oturup akşamına Taksim'i dolanıp, o dönemde yeni çıkan “GORA” filminin sahnelerini, repliklerini tekrar tekrar konuşup gülmekten başka bir şey yapmamıştık.

İlk ÖSS'mi kaybettiğimde sistemin kaldırılması için dua eden, Aysun Kayacı'nın bile “Tarih “ bölümüne girdiğini gazetede okuyarak depresyona girmiş talihsiz bir bireydim. O yaşlarda kızlardan dolayı depresyona girilir anlarımda kafanda belirgin bir şekli, hedefi olmayan ben bu nedenlerden ötürü depresyondayım. Ama insanların “Gir ve kurtul” dediği bir yer benim için. O dönemler kafamızdaki en belirgin düşünce şuydu. Lise sonrası hayat batan bir gemiydi. Bu yüzden ÖSS filikalarına atlayarak puanımıza göre bir adaya çıkmamız gerekiyordu. O nedenle dershane kapılarına kapılandık çiftbozan leventler misali. Bizde o psikolojiyle hareket ediyoruz, kaybedince depresyona vuruyoruz. Öyle bir düşünce ki belli bir hedefimiz yok. Tek görev tanımı var: “Neresi ve ne olursa olsun kazan, kapağı bir yere at.” Hani o dönemlerde hiç birimizi durup ta “Ya ben bu kadar arzuluyorum ama bana mutluluk getirecek mi?” diye sormadık. Sormaya fırsat bulamadığımızdan değil, büyüklerimizden gördüğümüz gizli bir “iş ve maaş” korkumuz vardı. Ama bu korku bile o psikolojinin yanında zayıf kalır. Bu soruyu ben kendime o dönemde sorduğumda “Her halde lan” diye yanıtlamıştım kendimi. Dershane dönemindeyiz, her gece her gün test çözüyoruz, kafa zombi beyin pekmez kıvamına gelmiş, Hasan Sabbah'ın cennet fedaileri gibiyiz. Vermişler kafamıza cennet bahçesi yerine üniversite bahçelerini, huri hayali yerine genç kız düşlerini felan o kafaya biri “Seni üniversiteye gönderirim” dese hançeri çekip tek başına Selçuklu ordusuna da dalarsın, Alamut kalesinden aşağıda atlarsın o derece.

Dershane kafası ve psikolojisi de ayrı bir acayip. ÖSS'ye hazırlanıyorsun, rakibin saydığın adamla geyik çeviriyorsun. Bu nedenle içinde garip bir his var, test çözmek için teste oturup hayal kurarken değilde, arkadaşlarında sohbet ederken sızlayan acayip bir vicdan mekanizması geliştiriyor bünye. Sinemaya, bara giderken Ya da kitap okurken felan sanki içten içe “ailesinin parasını kumarda kötü alışkanlıklarda yiyen 80'li Türk sineması gençliği” gibi hissediyorsun kendini. Garip bir duygusal durum yani. Düşmanınla dertleşiyorsun, o gün dershaneye gitmeyince ailenle tartışıyorsun, milletin oğlu kızı sana övülüyor iğrenç rezil bir durum. Benim durumum ise biraz trajikomikti. Bunlar yine var bende ama her gün dershaneden çıkıp bilen bilir şehrin içindeki yerleşkenin önünden geçip eve öyle gidiyoruz. Yol arkadaşım karşı kaldırımdaki kafelerdeki kızlara ve muhtemel avlarına bakıyor. Ben ise üniversite tarafına. Bir binadaki kırık camları görerek “Bu mu üniversite?” diyorum. Bir yandan rehberlik hocamız bizi daha iyi güdülemek adına “üniversite kafeteryasında kız kesmenin dayanılmaz hafifliği”ne dair anektodlar veriyor, ergen bünye acayibe bağlıyor böyle günlerimiz geçiyor.

İşte o buhranlı günlerde sanırsan 2006'nın bir Nisan gecesi, hayalet kız İrem'in “Kölem Ol” şarkısı benim kafamda ilk kez, kendime göre ideal bir üniversite imajı oluşturuyor. Ondan önce kafeteryada kız kesme anektodları var belki ama biz bunu zaten lise de de yaptığımız için üniversitede yapmakla aynı şey sanıyoruz. Bünye yukarıda bahsettiğim gibi pekmez kıvamında bir beyinle olayın ayırdına varamıyor. Ama bu hedefe ve koşullamaya dair ilk ve keskin imaj bu şarkıdan sonra oluşuyor. Şarkı ilham gibi giriyor beynime, onu düşünüyorum, ögelerine ayırıyorum. Sözlerini sallayın gitsin iç unsurlarına bakın. Şarkı stüdyo veya oda kaydı değil salon kaydı. Salon'da kaydedilmiş. Bir öğrenci evinin salonunda. İşte kafamda ilk oluşan imaj. Bir öğrenci evi. Kızlı erkekli sesler geliyor, arada televizyon var yani her türlü özgür bir ortam. İster kızlarla şarkı söyle, ister arkada “bar depresifi” tadında televizyona takıl. Sonra durum netleşiyor. Arada kızlar eşlik ediyor, gitar sesi, erkek sesi geliyor, eğlenceli bir ortam var belli. Hatta İrem bir ara tonlamayı şaşırınca erkeklerden biri takılıyor (bizim üniversitede yaptığımız sayısız komplimanlardan biri belki de kim bilir) esprisi giriyor, şarkı devam ediyor. İşte kafamda üniversite tanımı yerine oturuyor. Eğer o şarkıyı duymasam ben yine üniversiteye girerdim ama kafamdaki o tanım olmadan girerdim ve bir çok şey eksik olurdu. Dedim ki kendime “Üniversite: Kızlı erkekli, eğlenceli, şarkılı, türkülü ortam”. Ortam kelimesi asosyal bir birey olarak umurumda değil ama asosyal bünye eğlenceye aç, gün gece demeden çalışmakta, yarış var, onun bunun çocuklarıyla (küfür olanı değil) karşılaştırılmak var, mecburen çalışmasının ödülünü almak istiyor. Hani gelenekçi toplumdan geliyoruz, ilahi bir adalet mekanizmamız var zihnimizde her çekilen acı ödüllendirilir düşüncesi var kafamızda.

Zorlu bir süreçten sonra ÖSS'ye girdim. Kazandım. Yalnız ortada ters giden bir şeyler vardı. ÖSS sistemi ve önceki süreçten bahsettim kafa sürekli olumsuza odaklanmış ya yine bir yerlerden bir şeyler bekliyorum. İstediğim bölümü ve istediğim üniversiteyi kazanmama rağmen gram sevinç yok. Hani şaşkınlık durumundan olsa gerek. Yaşıtlarım eve geldiğinde şaka yollu “Artık bize üniversiteden hatun ayarlarsın” diyorlar, göz kırpıyorlar, “Kendimi kurtardım da sizi aradan çıkarması” kaldı diyerek baştan savıyorum acayip bir dönem. Psikolojik durumumuzun getirisiydi bu. Kafamızda öyle bir üniversite koşullanması yaratmıştık ki girer girmez her şeyin ayağımıza getirileceğini sanıyoruz. Serde bir züppelik var, üniversiteye girdim havası var. Bir acayip dönemi böyle açtık, öyle böyle dört yılda şükür kapattık.

Üniversite başladığında ilkler gerçekten acıydı. İlk vize, ilk final vesaire bir çok ilki buna katabiliriz ama görece güzel bir yaşantı oldu. Çimlerden sahneye, kütüphaneden sıralara, gezilerden tozulara, şenliklerden finallere bir dört yıl iyi kötü geçti. Bir nefeste geldi geçti ve şimdi olduğu gibi mezuniyet kapıya dayandı. 2002 Haziran'ın da lisenin, 2005 Haziran'ın da üniversitenin heyecanı vardı, merakı ve sıkıntısı vardı, LGS sancısı, ÖSS acısı vardı, sonrasında vizeyi, finali, tek sınavı, yaz okulunu gördük sıra arkadaşlarımızla. İnsanın ders, aşk ve hayat zorluklarıyla en hemhal olduğu dönem olmasından dolayı alkolle haşır neşir oldu bünye. Sahne tozuyla, alkış sesiyle asosyal canavarı tarihe gömdük, yeni bir çağ açtık. Final sabahında sövdük, isyan ettik, gazlandık, içimizdeki şeytanlara ders notlarını bükerek giriştik. İlk dönemde Osmanlıca okuduğumu görebilen dedeyi toprağa verdik. İlk amatör hikayelerimi yazıya geçirdim, ilk oyunumu yazıp sahneye koyduk, ve ilk kez kendi yazdığım bir karakteri oynadım. Kısacası dört seneyi iyisiyle güzeliyle bitirdik. Bir dönemi de böyle kapattık işte.

Üniversiteyi boş geçmemek lazım. Topluluklara katılın, tiyatro yapın, şiir yazın, öykü yazın, dergi çıkarın, Hiçbir şey yapamıyorsanız zaten inekler kadar not alamazsınız iki haftalık çalışmada yeter eğlenmekten, okumaktan, gezmekten, görmekten, sevmekten çekinmeyin. Dört yılın getirisi kadar götürüsü de çoktur, ne kaparsanız o yanınıza kar kalır. Ben bunu ilk senemde fark ettim. Bu şarkı sayesinde oldu bu. Sözlerini boş verin arka fona odaklanın. Şarkıyı söyleyenler gibi çimlerde öylesine takılıp gitar çalana şarkı söyleyenlere de eşlik ettim, şarkının arka fonunda sohbet edip gülüşen tayfa gibi her türlü muhabbete de girdim, gitar çalamasam da sahneye çıktım, yeri geldiğinde bar depresifi gibi trip yapıp kendimi odaya kapatıp televizyona kitaba gömdüm kendimi. Kısaca kafama göre yaşadım. Şarkının o saydığım öğeleri de mesajı da buydu dinleyince anlayacaksınız. Yani sözün özü kafanıza göre yaşayın, kendinizi uykuyla, merkez kantinde karpuz büyütmekle sınırlamayın, kafadan girin üniversiteye, sınav zamanı ders notunu, sonrasında eğlenmeyi unutmayın. Şu dört yılı sıkıcı bitirmekte var, hatırladıkça özletir gibi bitirmekte. Marifet ikincisi gibi bitirmekte. Alttan dersler olsa da, yaz okulu olsa da işkenceye çevirmemenin sırrında yatıyor.
Beş yıla, altı yıla uzasa da bir kere kep attıysan ucu geliyor her güzel şey gibi.
Devran geldi çattı. Üniversite bitmek üzere. Hep derim, alttan ders kalsa da dört yıl kafada bir dönem olur, onun hissiyatı ayrıdır. En iğrenç dönem şu içinde bulunduğum geçiş dönemidir. “Keşke cuma günü mezun olsaydık, şimdi törene kadar öğrenci desen değil mezun desen değil. Böyle "tövbe estağfurullah bişey" olduk” hissiyatı var bünyede. Atlatılır gider. Her şeyin sonunda şu dört yılın muhasebesini yapmaya kalkmanızı hiç tavsiye etmem. Elde ettiklerinizin yetmemesi aklınızı kesmemesi de var, hiçbir şey elde edemeyip kafayı çizmekte var. Bir Tatar atasözünün dediği gibi “Bir ölüyü çok kıpırdatırsan, ya osurur ya s.çar” diyerek mevzuyu deşelememek, güzelliklere, zafere ve uzasa bile mutlaka bitişe odaklanmak gerek.

Bir devir kapandı. İrem'in şarkısının devri geçti. Artık yeni bir dönemde yeni bir şarkı bulup, yeni hedeflere ve yeni anılara, yeni ortamlara el atmalı. İyisiyle kötüsüyle üniversite maceramız burada kapandı. Atımıza atlayıp yeni maceralar için yol alma vakti geldi artık. Hayata atılma vakti geldi çattı. “Mızraklarınızı alın, kılıçlarınızı çekin! Göğüs göğüse çarpışacağız!”

7 Haziran 2010 Pazartesi - Edirne

Son Gulyabani Kimdir?





Gerçekte kim olduğunu, neci olduğunu çok az kişi bilir...

Rivayetlerde çeşitli isimlerle zikredildi. Wyern, Gece Gezen, Leyl-i Namevtiyân, Mezar Uğrusu, Seyyah, Büyücü, Şaman, Efrasiyab, Yaltorok, Muhayyel...

Hakkında çok şey anlatıldı. Kimi uzaylılar yahut Annunakiler tarafından işgal öncesi gönderilen bir istihbaratçıdır tarih okuması, siyasete merakı, gözlem yapması bundan dedi...

Kimi insan kılığında Kaf Dağından dünyaya sürülmüş bir ifrit olduğunu, yüzlerce yıl ömür sürdüğünden tarihi bundan bildiğini, pek çok kılığa büründüğünden dolayı birden fazla rol yapıp farklı karakterlere bürünebileceğini söyledi...

Kimi geçmiş zamanlarda kendi zamanını ararken talihsiz bir şekilde karanlık çağlardan günümüze gelen bir zaman gezginidir, zaman makinesini icat ettiğinden tarihi yaşarmış gibi anlatması doğaldır dedi...

Kimi son büyücülerdendir, gücünü harcamaz kendini göstermez her altmış yılda bedenini yeniler, hem tarihe hem gizli bilimlere merak salması bundandır dedi...

Kimi Kırım'ın kuzeyindeki Tatar bozkırından gelme bir şamandır, ruhlara hükmeder, tarihten istediği ruhu getirip yaptığı şeyleri anlattırır yaşarmış gibi anlatması bundandır, rol niyetine kişinin ruhunu işler, ruhunu bedenlere taşır yeniden doğup durur dedi...

Kimi hüküm zamanını bekleyen Efrasiyab Kağan'dır, dünyayı fethetmesi Azrail Koca’nın takdirine neden olmuş, ona ömür verilmiş, yeniden ordularının gelişini bekler sevkül ceyş ve tabiye ilimlerine merakı bundan gelir dedi…

Kimi basit bir gezgindir, Seyyah der kendine gittiği yerdeki duyulmamış işitilmemiş hikayeleri alır toplar, oradan oraya savrulur dedi…

Kimi alelade bir masalcıdır, hikayeleri ve rivayetleri duyar, kendince evirir çeviri hikaye yazar, onları anlatır, meddahlık eder dedi…

Kimi Wyern ismiyle basit bir fantastik edebiyat meraklısıdır, hayalperestliği buradan gelir dedi…

Kimi Gece Gezen namıyla maruf bir vampir’dir, geceleri mezarından kalkıp gezer, nice ömür sürdüğünden duyduklarını değil yaşadıklarını anlatır hatta hortlak kere hortlaktır dedi…

Kimi Muhayyel’dir, hayalperesttir, hayal kurar, duyduğunu gördüğünü değil kafasında kurduğunu anlatır bir garip uydurukçudur dedi…

Kimi Yaltorok adıyla kuzey bozkırından gelme bir savaşçı olduğunu, solucan deliğinden ve dahi paralel evrenlerden geçerek, zamanı ve mekanı delerek günümüze geldiğini, eski kafalılığı ve geçmişe meyli buradan geldiğini  söyledi…

Kimi Leyli Namvetiyan diye, bir şekilde insan gibi davranan mezardan gelme zombi olduğunu, eskiden beri yaşadığından dolayı tarihe, büyüyle diriltildiğinden dolayı da gizli bilimlere ilgi duyduğunu söyledi…

Kimi de diyardan diyara kısmetini kovalayan bir mezar uğrusu olduğunu, çokça yer gezerek tanınmamak için birden fazla karakter uydurabildiğini, uydurukçuluk kabiliyetini geliştirerek değme meddahlara taş çıkarabildiğini, kılıktan kılığa girmesinin nedeninin bundan olduğunu söyledi…

En bilineni yeryüzünde yürüyen Son Gulyabani olup kendi aleminin hikayelerini anlatan tekinsiz bir masalcı olduğu yönündedir. Kimsenin göremeyeceği ama sürekli yanında taşıyarak içindeki hikayeleri kimse görmeden biriktirip okuyabileceği bir sihirli çuvalı vardır. Sihirli çuvalında yaramaz, uykusuz çocuklar yerine hikayeler ve masallar taşımaktadır. Dört bir yanı gezerek öyküler, olaylar, masallar, efsaneler, rivayetler, söylentiler toplar, sonra bunları alır kendine göre işler kafasındaki kurgu imbiğinden geçirir hikaye yapıp saklar. Arada bir çuvalını açıp hikayelerinin paylaşır, bencil değildir “Hikayeler anlatılmak içindir” der. Ömrünü böyle sürdürür.

Pek çok kişi sormuştur ki suretiyle ademleri korkutan bir gulyabaniyken, bu masalcılık mesleği nereden çıktı? Derler ki kendisi kalan son gulyabani olduğundan zamanla suretinin eskiyeceğini, korkutamayacağını, unutulup gideceğini anlamış. Bu nedenle insanları korkutmak için evveliyatında kendine dair hikayeler anlatmaya başlamış. Yürüyen kalesinden, her kapıyı açar tılsımlı odasından, korkunç suretinden bahsetmiş. Onu görenler korkarmış ama öykülerini duyanlar daha da korkarmış. Bu nedenle hikayeciliğe merak salarak çuvalına toplamış hikayelerini. Sonra korkutmak kadar, güldürerek yada şaşırtarak da cazip olabileceğini görmüş, hikayecilik onda müptela olmuş. Bundan başka tarih ilmine ve bir nice gizli ilime dair bilgileri de toplamaya başlamış.

Zaman içerisinde çuvalın içindeki hikayelerin hepsi birbirine karışmış. Öyle ki artık hangisini kendi yazdı, hangisini duydu, hangisini uydurdu veya o an aklına getirdi bilemez olmuş. Bu nedenle çuvalındaki hikayeleri çıkartarak orada burada anlatmak yerine yazmaya karar vermiş.

Aslını neslini bilen çoktur. Kimi Kırım’dan gelir Tatar’dır der, kimi Konya havalisindendir der, kimi Adanalı’dır, kimi Edirne’lidir, kimi göçmendir, kimi yörüktür der. Doğum yılı bile ihtilaflıdır. Kendi demesiyle seksen yedilidir ama seksen beşli, seksen üçlü diyende çıkar. Sakallarından, saçından gören insanı yanıltır, yaşı tam bilinmez ama ihtiyar görüldüğünden ihtiyar bilinir.

Tarih-i Yaltırıkzade’den

21 Ağustos 2010-Edirne


Görmezden geldiler beni,
Duymazdan geldiler sözlerimi.
Ben yokmuşum gibi,
Ben hiç varolmamışım gibi davrandılar.
Ama Son Gulyabani olarak yarı gerçek yarı hayal yürüdüm yeryüzünde,
Sırtımdaki çuvalda korku hikayeleri taşıdım.
Gerçek gibi reddedildikçe güçlendim,
Beni her yokedişlerinde,
Yorgan altında korkudan titreyen kurbanlarımın kabuslarında dirildim.
Son Gûlyabani...
Gulyabani deyip geçme, hayalî bir anti kahraman olarak görmek lazım...
Varla yok arası bir şey işte...
Ama sen istediğin kadar yok de, hayal de.
Ben yine köşedeki eski Osmanlı mezarlığından hortlar gelirim her gece.

15/8/2010 Edirne