6 Haziran 2015 Cumartesi

Voyvodanın Askerleri

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Snagov Ormanı’nda bir açıklıkta, ateşin etrafına dizilmiş beş karaltı görülmekteydi. Sırtlarındaki çuhadan pelerinlere sarılmış, arada sırada kırbalarındaki Macar şarabını bir diğerine uzatan, önlerindeki koyun peynirinden kopardıkları parçaları ağızlarına atan bıyıklı, sakallı kimselerdi. Kafalarındaki sorguçlu kalpaklardan ve pelerinin altından fark edilen vahşi hayvan postlarından, bellerinde ucu eğik palaların yanı sıra Frenk meçleri de taşımalarından akıncı oldukları zor anlaşılmaktaydı. Ancak üç tanesinin kafasındaki sarıktan, Osmanlı topraklarından geldikleri anlaşılabiliyordu. İki yoldaşları da onlardan biraz geride keçeden örtülere sarınmış, atlarını bağladıkları bir ağaç yığınının dibinde uyumaktaydı. Kara bulutların gölgelemediği anlarda ay ışığının gündüz gibi ortalığı aydınlattığı, soğuktan toprağın altındaki ölüleri bile donduran kasvetli bir Eflak gecesiydi. Uzaktan uzağa işitilen kurt ulumaları ve baykuş ötüşleri haricinde hiçbir ses duyulmamaktaydı. Biraz uzaklarındaki gölde tek bir dalga kıpırtısı bile yoktu ki ürkütücü bir dinginlik geceye hakim olmuştu.

            İçlerinden biri sordu: “İsmail’len Lofçalı gecikti be… Şüyle bir kol gezıp gelırız dedıler, ne yanda kaldılar?”
            “Gelirler be ne acelen vardır?”
            “Durulmaz bu uğursuz ormanda. Tez gelsinler de savuşalım bre…”
            “Nereye savuşursun? Bey emretmıştır, akıncı türesidır. Gün ağarana dek kalırız buracıkta. Ne bilelım ardımızdan dost mu gelecek, düşman mı gelecek?”
            “Abe ölmüştür Kazıklı. Çıkarmışızdır Eflak’ın tahtına Basarab Beg’i. Dosttur bize, biz verdık ona tahtı ne kütülük etsın bize?”
            “Ne bilırsın o mendebur Kazıklı’nın üldüğünü be? Kaç adam çıkardılar üstüne, kaçı sağ ele geçırdı? Hep öldü sandılar bir yerlerden çıktı geldi more! Bu sefer kellesını bile aradılar da o kalabalıkta bulamadılar… Ben da meraklı değilım bu uğursuz yerde kalmağa ama Malkoçoglı Beg’in emridir, şafağa değin beklerız burada.”
            Sultan Mehmed’in Eflak üzerine gönderdiği akıncı kollarından birine mensuplardı. Sabık voyvoda “Kazıklı Beg”in öldürüldüğü o son akında yer almışlardı. Ondan önce de onun yaptığı kanlı baskınları, ilk Eflak Seferini, Voyvoda’nın Tuna Nehri’nin güneyine inip kazıklara vurduğu ahaliyi, Braşov etrafındaki kazıklar ormanını ve işkence sonucu can vermiş binlerce cesedi görmüşlerdi. Geceleri takip esnasında türlü orman kuytusundan, fırtınaların esip durduğu dağ başlarından geçmişler, Karpat Dağları’nın korkunç gölgelerinde onu arayıp durmuşlardı. Onu ve son askerlerini kılıçtan geçirdikleri bu Snagov Ormanı’nda, Eflak’ın yeni begi Basarab’a idareyi teslim ettikten sonra geri dönüş yoluna çıkan Osmanlı Ordusu’nun en gerisinde kalmışlardı. En gerideki akıncı kolunun, en arkada bırakılan yedek kuvvetleriydiler. Şafağa dek orada bekleyip yolları yoklayacaklar, ardından onlar da savuşup memleketlerine, Tuna’nın güneyine geri döneceklerdi.
            Her birinin içinde tarifi belirsiz bir korku vardı. Türlü günahlar işlemiş voyvodanın ve askerlerinin öldüğüne bir türlü inanamıyorlardı. Sanki Snagov Ormanı’nda yakalayıp kılıçtan geçirenler kendileri değilmiş, cesetlerini bataklığa ve denk geldikleri yere topluca gömenler onlar değilmiş gibi karanlıktan çığlık çığlığa pusu yerlerinden çıkıp gelecek Eflak askerlerini ve onların korkunç suretli Kazıklı Beg’lerini bekliyorlardı.
            Ormanın içinden bir anda korkunç bir at kişnemesinin sesleri yankılanınca ayağa fırlayıp silahlarına davrandılar. Ormanın içinden çıkıp ateşin yandığı yere doğru seğirten tek bir atlı vardı. Kim olduğunu seçemediler ancak atlı onlara: “İsmail! İsmail’i yakaladılar!” diye bağırınca gelenin Lofçalı olduğunu anladılar. Uykuya dalmış olan atların oradaki akıncılar dahi ayaklanıp kılıçlarını çekmişlerdi. Lofçalı ateşin oraya varınca atını beyhude yere teskin etmeye çalıştı ancak atı korkunç bir şeyler görmüş gibiydi. Bir anda Lofçalı’yı sırtından atmaya muvaffak olunca kişneye kişneye ağaçlığın arasına karışıp kaybolmuştu. Atın kişnemeleri diğer atları da huzursuz edince onlar da oldukları yerde eşinmeye başlamış, iplerine asıla asıla ürkünç kişnemelerle gecenin sessizliğini yırtmaktalardı.
            Yere düşen Lofçalı’nın etrafına toplanan akıncılar, kanayan başını kaldırıp çuhadan bir yastığı altına koydular. Başka bir kırbadan su içirip kendine gelmesini beklediler. Lofçalı, güç bela konuşmaya çalışıyordu. Zaman zaman kendini kaybetse de gözlerini bir anda açarak başına gelenleri anlatıyordu:
“Ma… Ma… Manastırda… Manastırın oradan ge… geçerdık. Gürdük birilerını, sandık rahip… İçlerinden birinin kadın olduğunu gürünce, ölen askerlerden birinin yakını zannettik ama içimize bir kurt düşti. Kol gezmeğe çıktığımızda rastlamamıştık bunlara, sanki bizim geçmemizi bekleyip saklandıkları bir yerden çıkmış gibiydiler more! Düştık peşlerıne, bir baktık kabirlerin uradalar… Üldürdigimiz askerleri gömdüğümüz yer! Yanlarında vardı bir kızan, kanini akıttılar tuprağa… Tupraktan çıktılar be… Kıyama geldiler… İsmail’i atıylan birlikte yakaladılar be!”
“Kimi dersın be? Kim çıkmiştir topraktan?”
“Vo… Vo… Voyvoda’nın askerleri!”
Lofçalı son kelimeyi söyler söylemez gözlerini kapatmıştı. Nefes almadığını anladıklarında usulca yattığı yere bırakıp, iki yoldaşlarına hem atların hem onun başında beklemelerini söylediler. İsmail’in naaşını almak ve onun kanını döken o kimseleri bulmak üzere manastıra doğru ormanın karanlıklarına karıştılar.
Snagov Manastırı, gölün üzerinde kıyıya oldukça yakın bir adacık üzerine inşa edilmişti. Ay ışığının altında tüm haşmetiyle dikilmekteydi. Akıncılar, manastırın kıyısındaki kendi elleriyle açıp cesetleri gömdükleri toplu mezarlığa geldiklerinde yola pek çok toprağın serpilmiş olduğunu, bir nice çukurların açılmış olduğunu gördüler. Gördüklerine bir anlam veremeyerek çukurlara bakına bakına ilerlerlerken yol üzerinde İsmail’den arta kalanları buldular. Binlerce vahşi el tarafından etleri parça parça kopartılmış, kendisinden geriye kanlı kemiklerden, giysi parçalarından ve silah kemerinde asılı silahlardan başka bir şey kalmamıştı. Korunun içine dek uzanan toplu mezarların olduğu yerde gördükleri birkaç zayıf ışıltı, akıncıların o tarafa yönelmesini sağlamıştı.
Elde kılıç temkinli adımlarla ilerleyen akıncılar, karanlıktan fırlayıp gelebilecek oklara ve çıdalara hedef olmamak için kısmen eğilerek ilerlemektelerdi. İleride gördükleri ışıltıları kandillerden yayılan zayıf ateş parıltıları zannederlerken ay ışığının aydınlattığı bir başka açıklığa geldiklerinde korkunç bir yanılgıya düşmüş olduklarını anladılar.
Gördükleri parıltılar, üzerlerinden toprak taneleri düşen, kimisi böğrüne saplı kazıkları, mızrakları taşıyarak dolanan askerlerin gözlerinden gelmekteydi. Şimdiden ay ışığı altında bembeyaz suretleriyle korkunç bir hale bürünmüş olan askerler, kanlı pençelerini onlara doğru uzatmış bir halde adım adım yaklaşmaktalardı.
Onların bu halini gören akıncılar korkuyla gerisingeri dönerek kaçmaya başladılar. İçlerinden bir tanesi yere yıkıldığında dahi geri dönüp kaldırmaya takat bulamamışlardı. Arkadaşlarının canhıraş çığlıkları ormanda yankılanırken atlarını bağladıkları yere doğru taban tepiyorlardı.
Atlarını bağladıkları yere geldiklerinde bir başka dehşet manzarasıyla karşılaştılar. Gölden çıkıp gelen ölü askerler, atların ve geride kalanların başına üşüşmüşlerdi. Atların kişnemelerine, tepinmelerine aldırmadan pençeleriyle hayvanları parçalamaya çalışıyorlardı. Akıncılardan kalanlar, onlardan kurtulabilmek için çılgınca bir dürtü ile bu sefer ormana doğru hamle yapmışlardı ama oradan da başka gelenler olduğunu görerek duraksadılar.
Ormanın karanlıklarından gözlerinden soluk ışıltılar yayılan, böğürlerine göğüslerine saplı okları, kazıkları, mızrakları sürüye sürüye yaklaşmakta olan ölü askerleri görünce kimisinin korkudan dizlerinin bağı çözüldü. Kalabalığın arasından kendilerine yaklaşan tanıdık bir siluet gördüler. Yüzünde ürkünç bir sırıtış belirdiğinde, ay ışığı altında kanlı ve sivri dişleri fark edilen bu siluetin bizzat öldürdükleri Kazıklı Beg’den başkası olmadığını büyük bir ürperti ile fark etmişlerdi...

Not: Joseph Vargo’nun, 1989 tarihli “Vlad’s Army” adlı illüstrasyonundan ilham alınarak yazılmıştır. http://www.josephvargo.com/images/01_Vampires/VladsArmy.jpg 



16 Kasım 2014 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder