25 Temmuz 2014 Cuma

Kara Masal

(Kara Masal, Gölge E-Dergi, 60.Sayı, Eylül 2012, s. 81 – 84.)

             Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinlerin, peri padişahlarının zamanında köyün birinde genç bir delikanlı yaşarmış. Bunun uzak şehirde bir akrabası varmış ki bir gün kendisine haber yollamış. Ağır bir hastalık nedeniyle yataklara düştüğünü, işlerini halletmesi için kendisine ihtiyacı olduğunu, yanına gelmesini söylemiş. Delikanlı ilk başta gitmek istememişse de annesinin akrabasının yardımına gitmesi gerektiğini söylemesi üzerine hazırlıklarını tamamlayıp annesiyle ve tanıdıklarıyla helalleştikten sonra yollara düşmüş ve yıllardan sonra ilk kez köyünü terk etmiş.

            Yürüye, yürüye o eski zamanların çetin yol şartlarında birkaç hafta sonra şehre vasıl olmuş. Akrabasının yanında birkaç ay kalarak onun işlerine bakmış, para kazanmış. Akrabası iyileştikten sonra yanında kalmasını çokça istese de köyünü özlediği için bir an önce geri dönmek istemiş. Böylece köyünün yolunu tutmuş.

            Memleketine yaklaştığı sıra kar bastırıyor, kış kapıya dayanmış. Fırtına patlak vermiş, yollar, geçitler karla kaplanmış, kanlı eşkıyalar bile mağaralarından dışarıya uğramaz olmuşlar. Hava kararıp kurtlar ulumaya başlamış. Soğuk içine işlemiş neredeyse donacakmış. Çaresizce etrafta dolanırken uzaktan bacası tütmekte olan metruk bir ev görmüş. Sığınmak için gidip evin kapısını çalmış, kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Delikanlı ihtiyardan yardım istemiş, fırtına dinene kadar evinde kalıp kalamayacağını yahut mümkünse köyüne varan başka bir yolun olup olmadığını sormuş.

            İhtiyar, delikanlıyı tek göz odalı evine almış. Önüne bir tas çorba bir parça ekmek ve soğan koymuş. Kadın demiş:
“Bu yollar beş güne ancak açılır. Beş gün benim evimde kalabilirsin, bana odun kesip taşımamda ve ev işlerinde yardım edersin. Ama bir şartım vardır. Beş gün boyunca gündüzleri bana yardım edeceksin, gece olunca da şu köşedeki sandığa gireceksin ve ne duyarsan duy ben açmadan dışarı çıkmayacaksın.”

Delikanlı tedirgin olmuş. Bunu neden yapması gerektiğini sorunca ihtiyar kadın cevaplamış:
“İster inan ister inanma ben cadı soyundanım. Her gece bana ecinnilerden misafirler gelir, onları ağırlarım. Onları görürsen delirirsin, fenalıklarını görürsün. O yüzden seni gece olup vakit gelince bu sandığa saklarım, sonra onlar gidince çıkarsın. Böyle beş gece sandığı açmadan bekleyebilirsen, yollar açılır ve köyüne kavuşursun. Sandığı açarsan türlü felaketlere uğrarsın.”

Delikanlı bir yandan korkmuş ama diğer yandan da inanası gelmemiş. İhtiyarın şartını kabul etmekten başka seçeneği olmadığından geceleri sandığa girme şartını kabul etmiş. Gündüz vakti odun kırıp taşımış, evi süpürmüş.

Gece olunca ihtiyar cadının söylemesiyle birlikte büyükçe sandığa girmiş, cadı sandığı örtmüş. Bir süre sonra ne olmuş bitmiş, yer sallanmaya başlamış. Büyük, büyük insanların koca adımlarıymışçasına korkunç gümlemeler eşliğinde hafiften bir zelzele meydana gelmiş. Gürültüyle konuşan, ne dedikleri anlaşılmayan varlıkların sesleri geliyormuş. Kendi aralarında şenlik yapan bu gürültülü varlıkların sesleri kesildikten sonra ihtiyar cadı delikanlıyı sandıktan çıkarmış. Sandıktan çıkarırken gelenlerin kim olduğunu soran delikanlıya göl devleri olduğunu söylemiş.

Delikanlı korkuyla ikinci geceyi bekleyerek uyuya kalmış. Ertesi gün yine ihtiyara yardım ettikten sonra gece olunca cadı yine onu sandığa kapatmış. Bir süre sonra dışarıdan yeri göğü inleten gök gürültüleri duymaya başlamış. Kapı gıcırtısıyla bebek zırıltısı arasındaki seslerle konuşan bazı varlıkların sesleri geliyormuş. Bebek ağlamaları eşliğinde etlerin kemikten sıyrıldığı tuhaf bir şenlik düzdükten sonra sesler yine kesilmiş. İhtiyar cadı, sandıktan delikanlıyı çıkarırken gelenlerin kim olduğu sorusu üzerine, gelenlerin şimşeğe biner bebek eti yer fırtına cadıları olduğunu söylüyor.

Üçüncü günün sabahında yine cadıya yardım ettikten sonra gece olunca sandığa girip korkuyla beklemeye başlamış. Bir süre sonra dağın taşın yılan tıslamasına benzer seslerle çınlamaya başladığını işitmiş. Koca koca pullu derilerin toprağa sürtünürken çıkardıkları korkunç sesler geliyormuş kulağına. Şenlikleri bitende ihtiyar cadı, delikanlıyı sandıktan çıkartırken gelenlerin kral definelerini bekleyen tılsımlı ejderler olduğunu söylüyor.

Dördüncü gün geldiğinde genç artık korkudan dayanamayacak hale gelmiş, cadıya yalvarmış köyüne gitmek için. İhtiyar cadı isterse gidebileceğini ama yolların iki günden önce açılamayacağını söylemiş. Bu yüzden delikanlı gitmekten vazgeçerek yine cadının işlerini yapmış. Gece olunca da sandığa girmiş. Bu sefer derinden derine gelen uğultular duymaya başlamış. Ayaklarını yerlerde sürüyerek, iniltilerle uğultularla konuşan bir acayip varlıkların sesleri geliyormuş. Sesler kesilip sandıktan çıktıktan sonra bir bakmış yerlerde kan izleri, kemik ve kefen parçaları, toz toprakla kaplıymış her yer. İhtiyar cadı gelenlerin mezarından kalkan hortlaklarla, ölü eti kemirir gulyabaniler olduğunu söylemiş.

Beşinci günün sabahında yine delikanlı temizlik yapmış, odun taşımış. Gece olunca cadı delikanlıya merakına yenilmeden sabredebildiği ve bu zaman kadar sandığı açmadan beklediği için takdir etmiş. Sonra da sandığı kapatmadan son kez uyarmış: “Sana bu geceye dek gelecek olanları söylemedim. Zira söyleseydim onların şeklini şemalini merak eder sandığı açardın. Ama bu gece gelecekleri sandığı açmaman için söyleyeceğim. Şimdiye dek gelenlerin sesinden korkmuştun, sakın bu gece gelenlerin sesine kanıp sandığı açmayasın, sen de ben de mahvoluruz!”

Delikanlı sandığa girerek beklemeye başlamış sesleri. Ne olmuş ne bitmiş o güne dek duymadığı güzellikte ve tuhaflıkta bazı kadın sesleri gelmiş kulağına. Şen şakrak kahkahalarla, şakalaşmalarla, söyleşmeler ve türküler eşliğinde duyup duyabileceği en güzel, en aşık olunası sesleri duymaktaymış. Seslerde hissettiği tılsımın ve efsunun etkisiyle için muazzam bir merak duygusu kemirmekteymiş, sandığı açıp bakmamak için zor tutuyormuş kendini.

En sonunda dayanamamış ve sandığı aralayarak odaya bakmış. Bir sürü peri kızı görmüş ki her biri güzelliğiyle adeta ışıltılar saçmaktaymış. Kiminin altın misali ışıldar sarı saçları, kiminin gece gibi koyu ışıklar saçan siyah saçları varmış ki her birinin topuklarına dek uzanmaktaymış. Gözleri öyle ışıl ışılmış ki delikanlı her birine aşık olmuş sanki.

Bir anda içlerinden biriyle göz göze gelir gelmez peri kızının utançtan yüzü kızarmış, ötekiler de o anda sandıktan kendilerini seyreden delikanlıyı görmüşler ve bir anda her biri sanki hiç var olmamışçasına yok olmuş. İhtiyar cadı o anda ağlayıp dövünmeye başlamış:

“Başıma ne işler açtın! Hem bana hem kendine halel getirdin, öldük biz! Öldürecekler bizi! Mahvedecekler! O gelenler peri padişahının kızlarıdır, haremidir. Onlara insan gözü değse sağ bırakmazlar! Kendilerinin namusuna halel getirenlere musallat olurlar!”

Genç ihtiyar cadının ağlaması sürerken dışarıdan kendisine seslenen bir ses duymuş. Sandığın içinde duyduğu o efsunlu peri kızlarının sesiymiş bu. O sesin tılsımına kapılarak dışarıya çıkmış. Kör karanlığa ve kara kışa aldırmadan sesin ardına düşmüş mecnun gibi. Genç uzağında hayal meyal peri kızlarının kızıl ve sarı saçlarını görüyormuş, her biri uzaklara çağırıyormuş kendisini. Soğuktan kaskatı kesilmesine rağmen onlara varmak için delice bir istek duyuyormuş.

Karlara gire çıka, bilinmezlerin ardından kaybolmuş genç. Günler sonra yollar açıldığında acayip bir ceset getirmişler köye. Köyden ayrılan genci tanıyan köylüler ölüyü buldukları yerde bırakmayıp yanlarında taşımışlar. Ayakları ve elleri ters dönmüş, gözlerinin feri gitmiş delikanlıyı köyün bir ucundaki başka bir yol ayrımına gömmüşler. Cesedin yanında bulunan ve ihtiyar cadı olduğu söylenen derisi yılan gibi pullu, acayip keçi görünüşlü bir varlığın cesedini de o mezarın karşı çaprazına gömmüşler.

Derler ki gece olunca, o mezarların olduğu taraftan bazı sesler gelirmiş. Uğultulu bir ses: “Beni buradan çıkarın! Peri kızları beni çağırıyor! Beni çıkarın!” diye bağırırmış. Onun karşısındaki taşsız mezardan da keçi sesine benzer bir ses gelir: “Senin yüzünden öldüm! Senin yüzünden öldüm!” diye bağırırmış.

SON

Mehmet Berk Yaltırık

24 Ağustos 2012 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder