25 Temmuz 2014 Cuma

Hile-i Siyaset

 (“Hile-i Siyaset“, Gölge E-Dergi, 80. Sayı, Mayıs 2014, s. 9-12)

Fırka reisi, Taşkasap’ta fırkanın gayri resmi dairesi sayılan “nohut oda bakla sofra” evinin cumba kısmına çökmüş yağmur damlaları arasında sokağı görmeye çalışmaktaydı. Sinirinden bıyıklarını bura bura bir hal olmuş, adeta bıyığı yeni terleyen delikanlılara dönmüştü. “Ah İsfendiyar! Ah sersem İsfendiyar! Uyar mısın tulumbacı kopuğun aklına! Şu halimize bak! Evde kalmış avretler gibi bohçacı, kurşuncu yolu gözler olduk!”

            Meşrutiyetin ilanının ardından 1908 intihabadının (seçimlerinin) fırtınasının estiği günlerdi. Bir anda herkes fırka, mebus gibi kavramlarla yeniden haşır neşir olmuş, kendi fikrince bir fırkaya savrulmuştu. İşte onlardan biri de “Bize de bir pay düşer mi?” düşüncesiyle kendi fırkalarını kuran ihtiyar kabadayılardan ve tulumbacılardan müteşekkil “Racon-ı Osmaniyye Fırkası”ydı. Sultan Hamid devrinde Sayılı Fırtınalar’dan Üsküdarlılara ne kadar nam salmış, hır çıkarmış kabadayı, külhanbeyi varsa: “Sultan Abdülhamid’e komitacı zoruyla hürriyet ilan ettirdiler, bu vakitten sonra bize de rahat bırakmazlar” diyerek apar topar kendi fırkalarını kurmuşlardı. Tophane ve Kasımpaşa’dan, hatta Beyoğlu’nun gayrimüslim kabadayılarından, kimseleri de yanlarına çekmişlerdi ki Aksaray ve Üsküdar’ın kabadayılarıyla eskilerden beri çekişmeleri dillere destandı. Her ne kadar pek az bir kısmı okuryazar olsa da seçimlerden hezimetle çıkacaklarını biliyorlardı. Neticede inhitabat esnasında sandıkların başına dikilen Balkanlardan getirdikleri eli tüfekli komitacı taifesine karşı mukabele edemeyecekleri aşikârdı.

İşte bu nedenle “Bir mebus da çıkarsak kârdır!” diyerekten umutsuz bir mücadeleye girişmişlerdi. O kadar umutsuzlardı ki fırkanın tulumbacılar kısmından Öcü Selim’in akıllara zarar komiklikteki fikrini kabul etmişlerdi.

 Öcü Selim, merhum Kör Emin’in kahvesinde yaptıkları bir konuşmada sandalye üzerine çıkıp: “Muhterem ağalar! İntihabattan mebus falan çıkarmazlar bize! Rumelinin komitacısına sandık başında pek ses de çıkaramayız! Her şeye rağmen yapabileceğimiz yegâne mavra kaldı. İntihabatta hile karıştırmak! Harpte hile olur da seçimlerde olmaz mı? Bu komitacı sürüsü telgrafhane önünde iki kurşun sıktı diye hürriyet getirmediler mi başımıza?” diye figan etmişti. Mütekaid (emekli) kabadayılardan biri: “Sus ulan! Jurnalleyen biri çıkar şimdi, başımıza iş açacaksın!” diye karşılık vermişse de: “Bizim devrimiz geçti birader, korkma!” diyerek evvelden Fehim Paşa’nın fedailiğini yapmış birkaç jurnalci külhani, ihtiyar kabadayıyı teskin etmişti. Öcü Selim’in lakabı suratını kömüre bulayıp mezarlık yollarında insanları korkutarak zorla soymasından ileri geldiğinden birkaç yeniyetme külhanbeyi de: “İn ulan aşağıya hortlak bozuntusu! Babıali’ye mebus sokmak, hile-i siyaset yapmak sana mı kaldı karakoncolos kılıklı it!” diyerek alaşağı edilmeye çalışılmışsa da o bunlara kulak asmayarak sözlerine devam etmişti: “Benim zanaatım öcülüktür! İstanbul’un cümle kurşuncusunu, üfürükçüsünü tanırım. Birinden biri bize fayda getirir elbet! İki gün sonra fırkamızın muhterem reisinin evinde benden haber bekleyin!” diyerek ortalıktan kaybolmuştu.

            İşte intihabata birkaç gün kala, fırka reisinin evinde bekleyen fırkanın gediklileri çaresizlikten Öcü Selim’in yolunu gözlemektelerdi. Sabahtan Tazı Fikret’le haber gönderip: “Bize büyük yardımı olacak birini buldum. Padişah sofrası hazır edip, birkaç kese altını da hazır edin. Akşama ağır bir konukla geleceğim!” deyince hazırlıklara başlamış, akşam olmadan bir tamam hem yemekleri hem altınları denkleştirmişlerdi. Birkaç kabadayı: “Ulan umacı kılıklının getirdiği konuktan ne olacak? Görüp görebileceği en ağır misafir ya Mezarcı Mahmut ya da Nebbaş Faik’tir!” diye muhalefet ettiyse de onlara kulak asan olmamıştı. O çaresizlikte her hıyarım var diyene elde tuz koşacak raddedelerdi.

            Fırka reisi yeniden cumbanın penceresine dönünce korkuyla: “Tövbe bismillah! Hele gelene bakın! Öcü Selim’in ardından gelene bakın!” diye kendi kendine söylendi. Pencerelere üşüşen kabadayı ve tulumbacılar ilkin havanın karaltısından hiçbir şey görememişlerdi. Ancak bir vakit sonra eve yaklaşan Öcü Selim’i ve arkasından yürüyen heyulayı fark etmişlerdi. İki metreyi aşkın boyuyla cüppesine sarılmış, başına kocaman bir sarık dolamış Ahu Baba suretinde Gul-i Beyabani suretinde uzun sakallı bir adam sallana sallana yürümekteydi. Kabadayılardan biri sormuştu: “Allahım aklıma mukayyet ol! Bu mezarlık kuşu gör ki hangi heyulayı peşine takıp getirdi! Baykuşlarla, karakoncoloslarla ahbaplık eder bu mezarcı gör ki hangi ahbabını peşine takıp getirdi!”

            Her biri korkularından aşağıya inip yumruklanan sokak kapısını açtıklarında o uzun boylu, sarıklı adamı daha yakından görmüşlerdi. İfadesiz yüzünden, fersiz gözünden ürküp hürmet göstermişler, sofranın kurulacağı sofaya çıkarıp sadrazam paşaymışçasına karşısında el pençe divan durmuşlardı. Adam besmeleyle yemeklere taam ederken Öcü Selim de kim olduğunu takdim etmişti: “Çoğunuz belki adını duymuşsunuzdur. Suret-i Ejderî Battal Baba derler! Seçimi nasıl kazanacağımızı bana anlattı, aklıma yattı. Size de münasip gelecektir!” Battal Baba bir yandan zeytinyağlı dolmaları yalayıp yutarken diğer yandan intihabatı nasıl kazanacaklarını anlatıyordu: “Şimdi bu meclise mebus sokmak için, padişahımızın her kulu rey verecekse ve padişahımız İslam mülkünün halifesiyse… Şu halde Dersaadet’de ve mülkü Osmani’de bulunan her kafir ve Müslüman rey verecekse… Kendi cemaatleri olan cinler periler niye rey vermesin? Bana verdiğiniz bu altınlarla gider soğan kabuğu alırım. Alırım da Dersaadet’in iyi saatte olsunlarının beylerinin paşalarının katına varırım. Varırım da bu sizin fırkaya rey versinler derim! Öbür fırkanın gavur mukallidi azaları nereden bilecek?”

            Her ne kadar Battal Baba’nın Sulukule ağzı konuşması tuhaflarına gitse de bu adamcağızın görünüşünün tesirinde kalarak fikre ikna olmuşlardı. Altın keselerini gönül rahatlığıyla teslim ettikten sonra Battal Baba ile Öcü Selim’i uğurladılar.

            Seçimler yapıldığında keyiflerine diyecek yoktu ancak mebus seçimi tamamen bitip bir mebus dahi çıkartamadıklarını öğrenince perişan olmuşlardı. Dahası ne Öcü’den ne de Battal Baba’dan bir ses seda çıkmamıştı. Bir ay kadar sonra fırkaya girip çıkan külhanbeylerinden biri Öcü’yü Ahırkapı taraflarında mimli bir eve girip çıkarken gördüğünü jurnalleyince her biri silahlanıp Ahırkapı’daki malum evi basmaya gitmişlerdi. Battal ile Öcü’yü çilingir sofrası başında yakalayınca döve pataklaya dışarı çıkarmışlardı. Öcü Selim yemin billah ediyordu: “Vallahi de gittik perilerin paşasına beyine… Olur dediler. Neticeye biz de üzüldük…” Battal’da aynı nağmeyi farklı makamdan okuyordu: “Komitacı gavuru boş durmamış. Balkandan ne kadar cazusu koncolosu varsa toplayıp getirmişler. Hile yapmışlardır vallahi!” O koca boyuna rağmen para kaybetmiş külhanbeylerinden dayak üstüne dayak yiyordu. Öcü bir ara: “Vurmayın adama! Morali bozulmasa içmezdi! O bile perişan!” deyince daha fena kötek yemeye başladılar.

            O sırada kıyıda vuku bulan bir durum dikkatlerini çekti. Bazı adamlar denize çuvallar dolusu soğan kabukları döküyorlardı. Adamlara ne yaptıklarını sorduklarında bir hayli şaşırmışlardı. Bunların her biri farklı sandıklardan çıkma soğan kabuklarıydı. Açtıkları her sandığı sayarken birden bire farklı farklı sandıklarda peyda olmuşlardı. Duayla açtıkları her sandıktan soğan kabukları adeta fışkırmıştı…


SON

Mehmet Berk Yaltırık

6 Nisan 2014 – İstanbul

Kale Harabesinde

           (Kale Harabesinde, Sakal Fanzin, 3. Sayı, Mart 2014, s. 7)

           İnsanları ölümün ötesini kurcalamaya iten şey çoğunlukla ne olacağı merakıdır. Benim aradığım şey ise ölümden ziyade ölülerin kendisiydi. Onların hikâyeleriydi. Sayfalardan ve başka ağızlardan değil kendi gözlerinden ölüm anlarını görmek ve yeniden yaşamak… Yanlarında götürdükleri sırlara vakıf olmak, hayallerini ve arzularını öğrenmek…

Peki, beni bunları araştırmaya iten merakın nedeni? Eski binalara ve eşyalara, üzerine ölülerin hatıraları çökmüş yerlere duyduğum tuhaf ilgiden kaynaklanıyordu muhtemelen. Tarihin sayfaları bile merakımı tatmin edemeyince bu tip mekânlarda fazla zaman geçirmeye başlamıştım zira medyum bir tanıdığım mekânların eski sahiplerinden ruhsal izler taşıdığını söylemişti. Zaman zaman kale harabelerinde, izbe evlerde dolanıyordum, şehrin eski izlerini takip ediyordum. Buna karşın tüm bulabildiğim yoğun karamsarlık hislerinden başka bir şey değildi.

             Ancak bir gün ismini duyduğum bir başka medyumun ruhlarla iletişim konusunda belli bir kabiliyeti olduğu söylenince ona başvurmuştum. Diğer medyumlardan farklıydı. Çok duyulduk birisi değildi ancak sosyete arasında gizli bir ünü vardı. Parası olanların bilebildiği biriydi yani. Genelde bir mekâna gidiyor ve orada hapsolmuş bir ruh varsa, onun gözünden neler olduğunu görebildiği, bizzat onları konuşturabildiği söyleniyordu.

Ona bir şekilde ulaşıp makul bir ücretle anlaştığımda, götüreceğim yer belliydi. Eski bir kale harabesi… Semtimizde, bir tepe üzerinde bulunan Haçlılardan yadigâr olduğunu bir yerlerde okuduğum bir kale… Çocukluğum orası üzerine hayaller kurmakla geçmişti. Geceleri ay ışığı altında tüm haşmetiyle dikilirken yatağımdan seyrederdi. Gündüzleri gezdiğimde ise en çok sağlam halini merak ederdim. İçinde yaşayanları… Bir gün onları da görebilmeyi hayal ederdim…

Sade dört duvarı ve yıkılmış kulelere çıkan merdivenleri kalmış kaleye girdiğimizde uğuldayan rüzgârdan başka hiçbir ses yoktu. Binanın ortasındaki açıklığa geldiğimizde bu bir salondan daha geniş kalenin duvarlarına ilk defa görmüş gibi bakınıyordum. Gözlerimi kapatıp zihnimi medyuma teslim ettiğimde bana çocukluk hayallerimi göstermişti.

Kendini kuleden bir soylunun intihar çığlıkları gelmişti kulağıma. Avlunun dibinde efendilerinden gizli gizli pagan tanrılarına dua eden köylünün hem fısıltısını hem kalp çarpıntılarını işittim. Kaleyi talan eden cengâverlerin baltalarından damlayan kanlar sanki üzerime damlamaktaydı. Yükselen alevleri ve şölen şarkılarını işittiğimde ne söylenildiğini anlamasam da sanki çok uzakta kaldığını bildiğim eski bir anıymış gibi hayıflandım. Medyum beni sarsarak uyandırdığında gözlerindeki korkuyu gördüm. “Ben transtan çıktığım halde gördün! Seni çağıracaklardır! Sakın gelme buralara!” diye uyardı.

Uyarı beni korkutmuştu ama dinleyecek değildim. Hele beni beyazlar içinde bir prenses çağırmışsa. Gerçi ayakları biraz yamuk gibi, sallanarak yürüyor ama olsun, sesi gayet hoş ve yıldızlar gibi ışıldıyor. Ancak o bana gelirken arkasında gözleri alev alev yanan başka karaltılar tanımıyorum…. Ve gittikçe yaklaşıyorlar…


Mehmet Berk Yaltırık-21 Şubat 2014 İstanbul

Muhannes

             (Muhannes, Gölge E-Dergi, 78. Sayı, Mart 2014, s. 16-19)

             “Şu hızlı hızlı gelen Andon mudur?”
            “Bu yağmurda boranda Çengi Nadya olacak değil a? Geçidin ağzını beklerdi nicedir. Gelişinde bir hal var ama dur bakalım!”

            Tepelerine düşen su damlaları üstlerindeki yamçılardan aşağıya damlayan, martinleri filintaları yamçılarının altında, kukuletaları ve bıyıkları sakalları ıslanmış idamlık eşkıyalar kayaların saçağında ateş etrafına toplanmışlardı. Dört meşum karaltının kimisi tütün kaçakçılarının “ayakbastı haracı” namına verdikleri sarmaları tüttürmekteydi. Andon düşe kalka çalıların dikenlerin üzerinden geçip: “Silah basina! Silah basina! Ela vre! Üstünüze mezar topraği serptiler? Hey! Basimiza devlet kusu kondu vre!”
            Çetenin gediklilerinden Uzun Veli cevabını bilirmiş gibi sordu: “Ne oldu be Andon! Bu fırtınada gebersek tepemize alıcı kuş çökmez, devlet kuşu yolunu şaşırıp da buralarda ne gezecek?”
            “Yola girmis yaldizli fayton gördüm! Na bu yana gelir!”
            “Ülen Andon ülen Andon! Yeter ki bir karaltı görme, gör ki ne göründü gözüne!”
            “Kalkin vre! Osmanli faytonu gelir derim hala çene çalarsiniz!”
            Bozdoğanlı Abdi bir anda ayağa kalktı: “Ya cebi dolu tüccarın biri rahmeti fırsat bilip şehre yollanmışsa? Eşkıya milletini eksik akıllı yerine koyup kendince oyun etmek ister belki? Durmak zamanı değildir ağalar. Varalım keselim yolunu!”

            Abdi’nin sözleri Veli’nin aklına yatınca ayağa fırladı. O kalkar kalkmaz diğerleri de ayağa kalkıp silahlarına davrandılar. Geçidin en dar en kancıklığa müsait kısmına doğru koşturup yolu tuttular. Bir vakit sonra toprak yolu döven nalların ve atların sırtında şaklayan meşin kırbacın sesi duyulmaya başladı. Gök gürültüsü yeri göğü inletirken Uzun Veli’nin namlusundan çıkan bir kurşun faytoncunun oturduğu yerdeki tahtaya isabet etti. Faytona değil de tepesine doğru nişan alan eşkıyalar da birbiri ardına silahları boşaltınca arabacı atları deli gibi kamçıladı. Dar geçitte faytonu çevirmeye imkân olmadığından eşkıyaların kurşununa aldırmadan yarıp geçmeyi düşündü. Ancak Uzun Veli arabacıyı bacağından kurşunlayınca arabacı yere yuvarlanarak çamurların içine gömüldü. Eşkıyalardan biri atlardan birini vurunca yere düşen ata takılan faytonun duraksadığını gördüler.

Fayton tamamen durunca pusu kurdukları kayalıklardan geçide inen eşkıyalar arabacıyla faytonun başına üşüştüler. Yağmur kesilmeye yüz tuttuğu sıra arabacı çamurun içinde debelenerek eşkıyaların ayaklarına kapanmaya niyetlendi: “Affedin ağalarım beylerim! Taşıdığım mühimdi o yüzden durmamazlık ettim kıymayın canıma!” diye yalvardı. Uzun Veli tepesine dikilerek mavzerini arabacının suratına dayadı: “Ben kurşun attığımda dursaydın kimse canına dokunmazdı. Madem dur ihtarıma uymadın kanın helaldir!” diyerek tetiği çekti. Kanlar çamur deryasına karışırken arabacının üstünü başını yoklayarak köstekli saatiyle tütün tabakasını cebine attı. Çıkan para kesesini Andon’a emanet ettikten sonra faytona yöneldi.

Uzun Veli faytona yanaştığı sıra süslü kapının açıldığını gördü. Çifte tabancalı fedai çıkar diye tüm namlular kapıya döndü. Veli haykırdı: “Hey! Sakın silahına davranmayı düşünme, Zaloğlu Rüstem olsan kevgire dönersin Allah’ıma! Yavaş yavaş dışarı çık!” Faytonun içinden yere sırmalı kemerinin bir yanında revolver bir yanında püsküllü süvari kılıcı sallanan, nakışlı altın işlemeli, göğsü nişanlı madalyalı yaşlıca bir adam indi. Abdi adamı işaret ederek: “Vallahi de paşadır bu! “ deyiverdi. Ne zamandır susan Topal Cemşit alaylı alaylı konuştu: “Seni görende anadan doğma saraylı zannedecek. Şehri bir defa o da zindan deliğinden görme Abdi, paşayı ne bilecek? Softanın zenginini görse yaldızlı sarığına aldanır da padişah zanneder bu!” Abdi paşanın dibine kadar sokularak omzundaki püsküllü sırmalı omuzlukları gösterdi. “Ben firar etmeden önce bizim başımızda na böyle paşa vardı. Omzu sırmalı Osmanlı paşası oradan bilirim!” Süslü elbiseli adam yutkunarak: “Ben mutasarrıf paşayım babayiğitler. Bir müşkülümüz vardır bırakın yolumuza gidelim!”

Uzun Veli keyifle sırıttı: “Demek mutasarrıf paşasın ha? İdam hükmümüzü veren, jandarmaya kolcuya: “Gördüğünüz yerde basın kurşun!” diyen sensin demek?” Sırtındaki yamçıyı yere atıp cepkenini çıkarıp tüfeğiyle bir başka eşkıyaya verdi. Paşanın üzerindeki sırmalı kemeri çıkardıktan sonra kendine taktı. Sırmalı, madalyalı üniformasını üzerinden çıkarttırıp önünü iliklemeden kendi üzerine geçirdi. Tüfeğini eline aldıktan sonra adamlarına döndü: “Şimdi ben mutasarrıf paşayım. Dağların mutasarrıf paşası!” Ardından mutasarrıf paşaya dönüp belinden revolveri çektikten sonra başına doğrulttu: “Sen de eşkıyasın! Sefil bir eşkıya! Hükmünü verdim! Öleceksin!” Abdi korkuyla seslendi: “Aman Veli ağa! Osmanlı’da oyun çoktur ilişmeyelim bu paşaya. Parasını malını soyup salalım gitsin. Mutasarrıf paşayı soydular diye dağlarda namımız yürür, çalıkakıcı diye bize burun kıvıran zeybekler bile imrenir! Ama vurursak kötü…”

Topal yine alaylı alaylı konuştu: “Lan Abdi ne korkarsın? Paşa’yı vursak namımız daha ziyade yayılmaz mı?” Abdi sertçe çıkıştı Topal’a: “Bu Topal’ın aklıyla iş yapılmaz. Ben köylüyüm ama yirmi şehirliden evla akıl bende. Paşa’yı vurursanız civar memleketlerde ne kadar jandarma, zaptiye varsa peşimize düşer. Hele padişahın kulağına giderse bir elinde ferman bir elinde Kur’an eşkıya tepelemeye yeminli beli kamalı Çerkez, Arnavut paşalarını gönderir üstümüze! Çakırcalı Ahmet Efe’den beter oluruz!” Veli gülerek karşılık verdi: “Biz firari olduğumuzdan devletten etraftan haberimiz yok tabi. Devletin elinde asker yok ki bu paşayı jandarmasız korumasız dağ başlarına salabiliyor. Bizden başka kimseler yoktur bu civarda!”

            Mutasarrıf paşa titreye titreye karşılık verdi: “Devletin elinde jandarmadan bol ne var? Gel gör ki bir tanesi bile bizimle gelmeye cesaret edemedi.” Uzun Veli: “Neden korktular?” diye sorduğu vakit faytonun içinden at kişnemesiyle eşek anırtısını andıran, kuyruğuna basılmış kedi misali acayip bir çığlık sesinin yükseldiğini duydu. Sesi işiten ve geçitte yankılanışından ürken eşkıyalar da korkudan adeta taş kesildiler. Paşa suratında korkulu bir yüz ifadesiyle faytonu işaret etti: “İşte bu yüzden! Sesi duydukları an emrimi dinlemeden dağıldılar.” Uzun Veli silahı yeniden mutasarrıfın başına dayadı: “Bu ne acayip hayvandır da böyle bağırır? Ne taşırsın da jandarmalar savuşup gitmiştir?” Mutasarrıf Paşa suratında meydan okuyan bir sırıtmayla: “Kendin baksana!” diye karşılık verdi. Uzun Veli revolverin horozunu kaldırdı: “Ne taşıyorsun paşa!” Mutasarrıf paşa sertçe çıkıştı: “Oğlumu! Yahut oğlum sandığım şeyi! Karımı öldüren şeyi! Kadı efendi: “Belki kurtarmak ihtimali vardır. Bozdoğan’da bir deli imam vardır ona götürün!” dedi, oraya gidiyorum! Bizi bırakırsanız sizi affederim, isterseniz jandarma yazdırırım!”

            Uzun Veli: “Anlarız şimdi!” diyerek Andon’a seslendi: “Andon! Bak arabaya ne vardır?” Andon temkinle faytona yanaştı. İçeriye eğildikten sonra: “Boş. Bir köşede ağzı bağlı çuval var!” dedi. Mutasarrıf paşa: “Dur açma sakın!” diye üzerine yürüyünce Veli revolveri gözünü kırpmadan ateşledi. Paşa yere yığılırken: “Gör ki ne Frenk şeytanlığı vardır içinde. Sırf çuvala el uzatmayalım diye! Aç çuvalı Andon!” diye emretti. Andon faytonun içine girdiğinde sırtı dışarıdan görünüyordu. Bir anda “Yüce Hristos! Diabolos! Diabolos!” çığlık atarak faytonun içine yıkıldığını gördüler. Ayaklarını sanki boğuluyormuşçasına çırpıyor, birilerinin elinden kurtulmaya çalışıyordu. Daha korkunç olan ise kudurmuş bir insanı andıran tuhaf hırıltılar ve arada bir nükseden ağlama ile çığlık arası tuhaf sesti. Bir süre sonra o tuhaf ses kesilip ayaklarını çırpmayı bırakınca Uzun Veli revolveri karanlık faytonun içine doğrultarak: “Vurun! Öldürün!” diye haykırdı. Eşkıyalar faytonun içine doğrulttukları silahlarını birbiri ardına ateşlediler. Barut kokusu ortalığı kapladı, gümbürtülerinden dağlar taşlar inledi, namlulardan yükselen dumanlar dört bir yanı sardı. Andon’nun cesedi bile delik deşik olmuştu. Uzun Veli revolveri havaya kaldırınca ateşi kestiler. Abdi söylendi: “İçerideki her kimse çoktan gebermiştir. Kertenkele gibi yere yapışır diye birkaç el tabana, tepeye tünemiştir diye tavana sıktım kurşunu. Ejderha olsa sağ çıkamaz!”

Eşkıyalar her şeye rağmen temkinle yaklaşarak Andon’un ayaklarına yapışıp çektiler. Ceset çamur yığının içine sırt üstü düştü. Andon’un bembeyaz tenini, sağa sola kaymış eğrilmiş ağzını yüzünü, yuvalarından fırlamış gözlerini, tersine dönmüş ayaklarını ellerini görüp ürperdiler. Hiç biri onun bu haline bir anlam verememişti. Faytonun içinden acayip bir hırıltı sesi gelince korkuyla birkaç adım gerilediler. Karanlığın içerisinde bir şey hareket ediyor gibiydi. Cemşit tüfeğini omzuna asıp: “Dokuz canlı it! Hakkından gelse gelse bizim çifte su verilmiş gelir!” diyerek kuşağından bıçağını çekti. Faytonun kapısına yaklaştığı sıra gözleri faltaşı gibi açılıp türlü küfürler saça savura kayalara doğru koşmaya başladı: “Allahını seven kaçsın! Allahını seven kaçsın!”

            Kimse ilkin ne olduğunu anlayamadı. Ancak faytonun kapısında belli belirsiz bir çocuk görününce şaşkınlıkla duraksadılar. Çırıçıplak bir çocuktu. Faytonun kapısında inip önlerine yürüdüğü sıra ayan beyan gördüler. Ayakları üzerinde yeni yeni yürümeye çalışan bir bebekti, ancak gözleri kuyu dibi gibi simsiyah, ağzı yüzü eciş bücüş kimi yeri maymun gibi kıllı acayip bir bebekti. Abdi: “Muhannes bu!” diye haykırdı. Uzun Veli dâhil hiç biri camii medrese kıyısından geçmek bir yana dursun mevlûda bile gitmemiş olduklarından dediğini anlayamamıştı. Abdi’nin sesi saraya tutulmuş gibi titremekteydi: “Hocalar anlatırdı dedikleri buymuş. Abdestsiz besmelesiz gerdekten doğan cin çocuklarıdır derlerdi! Tövbe estağfurullah gerdeğe karışırlarmış da böyleleri doğarmış!”

            Bir anda yeri göğü inleten bir inleme duyuldu. Ne hayvana ne insana ait olmayan bir ses: “Yavruuum! Evladıııım!” diye adeta kayalarda çınlamaktaydı. Topal Cemşit’in bir anlık arkasına döner dönmez korkuyla yere çömelip saçını başını yola yola ağladığını gördüler. Parmaklarıyla arkalarındaki kayalıkları gösteriyordu. O yana döndüklerinde her birinin kanları çekildi saçları dimdik oldu. Gözlerine inanmasalar da kulaklarına gelen adım sesleri kendileri kadar gerçekti.

            Eşkıyaların gördüğü son şey kayalardan aşağıya doğru koca koca adımlarıyla inmekte olan bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir heyula olmuştu. Kocaman ağzını açıp: “Oğluuuum! Evladııım!” diye uluyan, acayip sesiyle yüreklere korku salan insan azmanı bir ecinni…
           
SON
Mehmet Berk Yaltırık

24 Ocak 2014 – İstanbul

Romalı Kallisto

(Romalı Kallisto, Gölge E-Dergi, Bir Cinayet Tanığı-Özel Öykü Sayısı, Mart 2014, s. 75-78)

          Geniş caddelerden aşıp puslu sokaklara sapan araba sallana sallana menziline doğru ilerlemekteydi. Şoför havadaki yoğun gaz kokusu genzini yakınca: “Yine ortalığı karıştırmışlar!” diye kendi kendine söylendi. Frenk mimarlarının ve zanaatkarlarının ellerinden çıkma afili taş binaların eteklerinden sıyrılıp geçerken araba farlarının menzilinde gördüğü şey karşısında içi gıcıklandı. Mermer beyazlığında bacaklar, gece kadar siyah saçlar ve tuhaf bakışlar… Üzerindeki kıyafetlerden pek de tekin olmayan bir meslekle iştigal ettiğini düşündüğü bir kadın karanlık sokağın ortasında tek başına dikilmekteydi.

            Arabanın frenlerine asılıp kadının bir-iki metre kadar uzağında durup hafif geri aldığında sağındaki kapının camını indirmeden kadına baktı. Kadın sorgusuz sualsiz kapıyı açıp arabanın ön koltuğuna oturunca aklındaki “kötü kadın” imajı perçinlendi. Arabayı kafasına göre ıssız bir yer bulmak üzere çalıştırdığında sanki kadın beynini okumuş gibi: “Televizyoncuların olduğu yere çek!” diye emretti. Adam hem kadının isteğine hem de sert konuşmasına şaşırdı. Yakınlaşma umuduyla: “Meşhur olmaya mı?” diye takıldı. Kadın ona hiç bakmadan: “Benim için imkansız. İtiraf etmem gereken bir şey için gidiyorum…” deyiverdi. Adam şaşkınlıkla bakmaya devam edince küfreder gibi ekledi: “Tanık olduğum bir cinayet için…”

            Adam inceden gerilmişti. “Ulan karı güzel müzel ama mafya ayağı olmasın işin içinde?” diye içinden söylendi. Sanki bu söylediğini kadın da duymuş gibi: “Endişelenmene gerek yok. Sokak ortasında dövülen bir çocukla ilgili…” dedi. Adam: “Polise gidelim istersen?” diye bir öneride bulundu çekinerekten. Kadın korkunç derecede görmüş geçirmiş birinin yüz ifadesini takınarak: “Medya bu konuda daha etkili…” dedi. Adama tuhaf bir ürperme gelmişti. Bir cinayete tanık olduğu halde bu denli sakin durabilmesine şaşırıyordu. “Belki meslek hayatından ötürü aşinadır böyle kanlı mevzulara…” diye düşündü. Bir yandan da dikkatinin elverdiği ölçüde inceden kadının endamını, bacaklarını seyretmeye çalıştı. Kadın suratında muzip bir sırıtmayla adama dönmeden: “Bir fahişe olduğum için bu denli dirayetli olduğumu sanıyorsun. Erkek süprüntülerinin kahrını çekmekten korkmayı unutmuş bir kadın…” deyince adam kadının bacaklarını seyretmekten o anlık vazgeçti. “Herhalde ilk tanık olduğun cinayet değildir? Hani sizin meslek biraz belalıdır ya?” diye sordu kadına. Kadın mecrasında akan çayı dahi yoldan çıkarabilecek denli şu bir sırıtmayla: “Tabii ki de. Ancak mesleğimle alakalı değil, yaşımla alakalı…” diye karşılık verdi. Adam arabaya bindiğinden beridir ilk defa kadının yüzüne dikkatlice baktı. Yaşı geçkin olmasına rağmen oldukça dinç görünüyordu, sanki bir yaştan sonra saatlerin gölgesinden ayrılmış gibiydi. Bakışlarında ve yüz hatlarında apayrı bir sihir varmış gibi geldi adama, tuhaf bir etkileyiciliği vardı.

            Adam kadının tuhaf etkisinden sıyrılmak için: “Bu yollarda biraz eskisin sanırım?” diye sordu. Kadın tuhaf bir sırıtmayla karşılık verdi: “Bilâkis en eskisi benim. Şehrin ilk fahişelerindenim…” Bu cevap adamın daha da garibine geldi. Diğerlerinden daha deneyimli olduğunu kastetmek için mecazen söylediğini düşündü. Gülerek: “Osmanlı’dan falan herhalde…” diyerek kadına baktı. Kadın tüyler ürperten vakur bir edayla: “Daha da eski. Büyük Konstantin’in Atina Lupanariasından getirdiği fahişelerdenim…” Şayet kadın daha eski demese adam Konstantin’i ekalliyetten bir pezevenk, Atina Lupanariasını da Yunanistan’da bir gazino zannedebilirdi. Lakin kadının “eski” diyerek bunları söylemesi, kahve definecilerinin muhabbetlerinden kalma kulak ardı hikâyelerden mülhem bir Bizans çağrıştırması adamı epey korkutmuştu. Kadın bunların üstüne: “O kadar asır, o kadar insan, sayısız aşk ve sayısız cinayet hangi birini sayıp dökeyim? Şehir kuruldu kurulalı el âlemin zevk döşeklerinde düşüp kalktığımdan çetelesini unuttum…” deyince adam, “Bu kadın delirmiş!” diye düşünerek heyecana kapıldı. Adam korkuyordu ama kadın anlatmaya devam ediyordu:

            “Taşıdığım isimlerin, âşıklarımın, anılarımın çok azını hatırlarım. Seneler önce yıkılan bir Roma kalıntısında kazılı bir isim görünce bunu kazıyan aşığımı ve kazıdığı anı hatırladım. “Kallisto” diye kazımıştı. Hayal meyal hatırlıyorum, denizi gören bir lupanarda yatıp kalkardım, kadim Roma kanunları gereği saçlarımızı kızıla boyayıp öyle gezerdim. Neyden sonra görebildiler siyah saçlarımı… Aldatanlar, aldatılanlar, dökülen kanlar ve su gibi akıp geçen asırlar… Değişen kanunlar, yıkılan sütunlar, unuttuğum lisanlar…”

            Adam içinden: “Bu deli karı kesin şimdi cinayete tanık oldum diye tutar Osmanlıdan mosmanlıdan bir dalga anlatır…” diye geçirdi. Kadın anlatmaya devam ediyordu: “Theodora vardı. Bizim batakhaneye düşmüş güllerden… Sonradan saraya dek çıktı imparator Justinian’ın yatağına girdi de şehrin canına okudu! Sizinkilerden Hançerli Hanım vardı sonra, Madam Bela vardı… Hangi birini anlatayım sana? Bu kadar asırların içinden hangi cinayetin tanıklığını üstleneyim?” Adam yine içinden: “Deli meli ama güzelini denk getirdik. Issıza çekince işimi görür, şimdilik “he” deyip geçeyim!” diye söylendi.

            Kadının sustuğu bir an adam sordu: “Madem bu kadar cinayet gördün şimdiki için niye itiraf etme gereği duydun?” Kadının yüzünde rahatsız edici bir ifade belirdi: “Bu öldürülen genç başkaydı…” diye karşılık verdi. Adam alay etmeye çekine çekine sordu: “Ne yani âşık falan mıydın?” Kadın yine görmüş geçirmiş edasıyla adama hiç bakmadan cevap verdi: “Bunca yüzyılların yükünü çeken kalbim için aşkın bir ehemmiyeti yok. Ben daha nefes alırken öldü, benden çok önce öldü…” Adam sordu yine: “Acıma falan mı?”

            Kadın sanki bir idam mahkûmuna ferman okur gibi soğuk bir sesle cevapladı adamı: “Vefa borcu… Ben bu şehrin en eskisiyim, bu şehrin kendisiyim. Benim anılarımı, hatıralarımı yok edenlere karşı savaştı. Anılarımı, varlığımı hiçe sayanları, Romalı Kallisto’nun anılarını parçalayanlara karşı mücadele etti. Evimi tepeme yıkmak istediler. Ranta susamış bir müteahhittin adamları, ellerinde balyozlarla gelmişler. Çocuk bunları görünce engellemeye kalktı. “Bizans’tan kalmadır, yıkılır mı?” diye karşı çıktı. Dinlemediler. “Servet düşmanı piç!” diyerek çocuğa kıydı dört şerefsiz, üstüne de evimi başıma yıktılar…”

            Adamın korkudan dili damağına yapışmıştı. Kadının bahsettiği olay kendisine dehşetli bir şekilde tanıdık geliyordu. Daha geçen gece bir eski harabeyi balyozlarla dümdüz etmişlerdi. Kendilerine karşı çıkmaya çalışan gençten bir çocuğu da öldürüp bir kenara atmışlardı. Bu kadın kendilerini nasıl görebilirdi? Tesadüfen başka bir olaydan mı bahsediyordu? Kadın: “Evimi tepeme yıktınız, bahçesindeki asırlık çınara da kıydınız!” deyince adamın boğazına adeta bir yumru oturdu kaldı. Bu kadın bunları nasıl görmüştü?

            “Nereden gördün lan bunları?” diye haykırdı. Kadın aynı soğuk ses tonuyla karşılık verdi: “Evimi tepeme yıktınız dedim ya. Lahitimden çıkamadan tonlarca taş üzerime indi. Ancak bu gece çıkabildim…” Adam arabanın frenlerine asıldı. Araba acı bir fren sesiyle cadde üzerinde kaymaya başladı. Durduğu zaman adam kadına dönüp sordu: “Polis misin lan? Sen nereden gördün!” Tam o anda başka bir husus dikkatini çekti. Dikiz aynasına baktığında arabada kendisinden başka kimse olmadığını gördü. Kadına dönüp baktığında gördüğü şey karşısında korkudan gerileyip kapıyı açmayı denedi ama başaramadı. Suratı mermer gibi soluk, gözleri simsiyah çukur gözlü, dışarıya fırlamış sivri dişleriyle üç harfli kılıklı bir şey karşısında oturmakta ve rahatsız edici bir sırıtmayla kendisine bakmaktaydı.

            Adam korkudan ağlayıp sızlarken ağır ağır kapanan bir mezar lahdi misali konuştu: “Cinayet tanığı beklemediniz. Kimsenin tanık olmasını beklemediniz. Artık duvarları yıkarken, ağaçları keserken, bina dikerken dikkat edeceksiniz! Tabii siz de haklısınız, her yok ettiğiniz tarihi eserin altında Romadan Bizanstan kalma bir şeylerin uyuduğunu nereden bileceksiniz? Erkeklerin bıçakları altında can verirken bile yalvarmayan kadınlar gördü bu şehir! Ağlayıp durma! Diğer üç arkadaşını da tek tek arabaya toplayacaksın! Beni gördükleri zaman dayanamayacaklardır… Haydi!”

            Adam korka korka cep telefonunu çıkarıp suç ortaklarını aradı. Kadının bahsini duyan en başta “İşim gücüm var!” dese bile adamla gelmeye ikna oldular. Arabayla merkezi bir durağın orada beklerken adamlar tek tek düşüp arabaya girdiler. Kadını gördükçe iştahları kabarıyordu ancak şoför koltuğunda oturan arkadaşlarının korkulu haline bir anlam veremiyorlardı. Araba hareket etmeye başlayınca kadın: “Gençlerin toplaştığı, medyanın olduğu şu sokağa git!” dedi. Arkada oturanlardan biri tam: “Ne medyası lan çek tenhaya işte!” diye gürlediği sırada kadının dikiz aynasında yansıması olmadığını fark etti. Diğerlerine de korkuyla aynayı işaret ettiği sıra kadın simsiyah gözleri ve soluk suratıyla arkasına dönerek tek tek ağlaşan, yalvaran adamlara baktı: “Dün yediğiniz o haltı medyaya anlatacaksınız. Hatıralarımı, evimi nasıl yok ettiğinizi, gencecik çocuğa nasıl kıydığınızı itiraf edeceksiniz! Kaçmaya kalkamayacağınızı biliyorum, canınız tatlıdır!” diye tehdit ettikten sonra şoföre gideceği yeri tekrar hatırlattı.

            Sokaktaki hareketliliği ve insan kalabalığını yararak kameraların ve ışıkların toplaştığı bir yol ayrımına geldiler. Sanki kadın tarafından yönetilen kuklalar gibi arabadan çıkarak kameraların önüne doğru yürüdüler. Kadın etraftakilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan adamlara kamera önünü gösterdi: “O kadim yapıyı nasıl yıktığınızı, korumaya çalışan çocuğu nasıl öldürdüğünüzü, asırlık ağacı nasıl kestiğinizi anlatın hadi! Canınızı seviyorsanız kaçmayı düşünmeyin bile!” Etraftakilerin ıslık sesleri ve yuhalamaları altında adamlar suçlarını itiraf ederken kameralara çıkmayı reddeden Kallisto onları seyrediyordu. Tam geri dönüp gideceği sırada birkaç genç önüne çıkıp kendisine teşekkür etmek istediyse de onlara engel olup: “Asıl ben teşekkür ederim. Her köşesinde bir hatıramın olduğu bu şehri koruduğunuz için, sahip çıktığınız için…” dedi. Tam ayrılacağı sırada gençlerden biri: “Abla bu ciğersizleri tutup getirdin. Kanun falan mısın?” diye sordu gülerek. Kallisto muzaffer bir eda takınıp: “Ben belayım!” diyerek kalabalığa karıştı. Ezkaza fotoğrafını görüntüsünü çekenler de kadına rastlayamayınca izi tozu daha o andan itibaren hatırlara karıştı…

            Kallisto caddeden yukarı doğru yürürken bir anlığına kendisine hayran hayran bakan yaşlıca bir adamla göz göze geldi. Adam kendisini bir şekilde tanımış gibi bakmaktaydı. Adama gülümseyerek karşılık verdikten sonra kalabalığın arasında kayboldu. İhtiyar adam yanındaki bir diğer ihtiyar arkadaşına dönüp sordu: “Ka sen de benim gördüğümü göroorsun? Demin geçen hanımı tanımadın?” İhtiyar karşılık verdi: “Yahu Kirkor nereden tanıyayım gencecik kızı. Kim bilir nereden?” Kirkor: “Senin yaşın ufaktır hatırlamoorsun. Ben genç iken Kallisto diye bir afet tanımış idim. Na bu o’dur!” deyince öteki ihtiyar güldü: “Amma yaptın ha! Ulan o zamandan bu zaman Kallisto mu kalır?” Kirkor ısrar ediyordu: “Yahu ne diye inanmoorsun? Yemin edoorum o’dur, Kallisto bu! Kızı olsa bu kadar benzemez, kokusu bile aynı! Beni de tanıdı, öyle baktı, gülümsedi zo!” İhtiyar aynı gülmeyle karşılık verdi: “Aman Kirkor’cuğum ne heyecanlanıyorsun? Bu İstanbul’un afetleri hep birbirine benzer! Say ki Kallisto!”


SON
                                                                                                                
Mehmet Berk Yaltırık

30 Aralık 2013 – İstanbul

Bathori'nin Kabri

(Bathori’nin Kabri, Gölge E-Dergi, 77. Sayı, Şubat 2014, s. 77-80)

           Vaktiyle Al-i Osman mülkünün namlı cengâverlerinden sabık serdengeçti ağası Arapkirli Saçlı Mahmud yanında gezer seçme leventleriyle Vilayet-i Budin’e ayak basmıştı. Ta Acem cenkleri esnasında tanış bulunduğu Peçevi İbrahim Efendi’nin hayli geçkin yaşına rağmen adını duyar duymaz yanına gittiği Arapkirli Saçlı Mahmud, onun kılavuzluğunda serhaddin aşılmaz seddi İslam mülkünün kalelerini ve palankalarını gezer olmuş, şöhretli beylere ve paşalara konuk olmuştu. Yaşı yetmişi geçtiğinden kılıcını kınına sokup oturacağına: “Bu vakte değin Acem mülkünü gözettik, bir de küffar diyarını görelim!” diyerek yanındaki seçme yiğitleriyle uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Lakabını veren saçları gençliğindeki gibi omuzlarına dökülmekte, pala bıyıklarını kulak arkasına attığı kulakları küpeli kendine has bir kimseydi. Kocamış olmasına karşın on dokuzunda yiğit gibi at sırtında, denk geldiği eşkıyayı korkunçluğundan pek bir şey yitirmediği meşhur narasıyla kovalayarak ta bu yana kadar gelmişti.

            Akıncılık geleneğini tek başına sürdürmüş, ömrü cenklerde geçmiş biri olduğundan ne yana varsa yiğitliğiyle pehlivanlığıyla ünlü kimseleri tanımak, cenk hikâyelerini kendilerinden işitmek isterdi. Budin mülküne geldiğinde Peçevi İbrahim’e: “Bu yanın en nâmdar cengâveri kimdir?” diye sormuştu. Peçevi: “Şimentorna Sancakbeyi Gazi Seydi Ahmed Paşa derler bir yiğit vardır” demiş ve şöhretini hikaye etmişti: “Benâm ciridçidir. Balaton gölü kenarında küffar tarafına akına çıkar nice kimseyi mateme salmış bir yiğit kimsedir. Cirid oyununda Sultan İbrahim Han’ın musahiblerinden birini attığı ciridle istemeden öldürmüş birini de yaralamış. Sultan İbrahim o anda katlini emretmiş ama diğer musahipleri engel olmuş, “Aman sultanım! Hala at sırtında deli ejder gibi gezinir, bir elinde gaddare bir elinin altında dizim dizim hıştlar durur çok âdemi helak eder!” demişler. Yine de sultan ikna olmayıp katlini emretmiş, at boynuna yapışıp Hasbağçe’den çıkıp bir köşede saklanmış Neyden sonra sultanımız affedip Siyavuş Paşa’nın yanına çaşnigir deyip koymuş, burada sancağın tutup küffara sayısız çapul salmış. Bir seferinde de beş yiğit ile Pirespirim Kalesi’ni basıp kale kumandanını göğsünden hışt-ı pehlivani ile vurmuştur. Cirit atar gibi fırlattığı mızrağın kumandanın iman tahtasını delip geçtiğini esir küffar kapudanları yeminlerle söylemiştir. On yedi küffar kellesin kesip kaleden çıkanda peşlerinden top atılmış, üç yüz küffar atlısı peşlerine düşmüştür. Pusuya koyduğu altmış atlısı ile geri dönüp saldırmış, yüz ellisini kırmış, yüzünü kapudanlarıyla esir etmiş, ellisi firar etmiş. Sayısız at, silah ve yüz esirle İstolni Belgrad’a gelende Siyavuş Paşa zatına ihsanda bulunmuş. Kanije, Budin ve Eğri serhatlerinde namı büyüktür!” Koca Saçlı Mahmud böyle bir yiğidin namını işitince: “O vakit tez yanına varalım, cenk hatıralarını bir de kendinden işitelim!” diyerek hep birlikte Şimentorna sancağına at sürmüşlerdi.


Şimentorna önlerine geldiklerinde tozu dumana katarak gelen atlıları gören serhad yiğitleri dikkat kesilip “Küffarın kolcusu mudur?” diyerek tüfenglerini ve dahi oklarını hazır edip Paşa’ya yaklaşan atlıları haber ettiler. Paşa her daim yanı başında bekler musahibi ve de sakisi olan, Edirne Kaleiçi’nde meyhanecilik ederken bir kavgaya karışıp kendini serhadde bulan, Paşa’nun kapusunda bekler başı telli yiğitlerin en meşhuru Edirneli Ejder Mustafa’yı önden gönderip atlıların ahvalini sual etti. Kendisi de onun peşinden ancak görünmeden metris kapısına varıp bekledi. Ejder Mustafa doru atıyla kalenin kapılarından ayrılıp Saçlı Mahmud’un atlılarına doğru tozu dumana kata kata ilerleyince Saçlı Mahmud’un atının dizginlerine asılmasıyla peşindekiler de durdu. Ejder Mustafa atlılara seslenip “Hey!” diye bağırdığı sıra, Saçlı Mahmud da meşhur narasını koyuverdi. Nara metris duvarlarında yankılandığında güngörmüş gazilerden cenge her an hazır delikanlılara her birinin tüyleri diken diken oldu. Şimentorna ahalisi metris duvarlarına çıkıp: “Bu işitilen tövbe haşa İsrafil Aleyhisselamın üflediği Sur m’ola? Kıyama gelmiş Zaloğlu Rüstem Pehlivan’ın narası m’ola?” diyerek atlıları seyre koyuldular. Seydi Ahmed Paşa dahi şaşırıp yanındakiler: “Bunca sene cenk sahrasındayım böyle nara vallahi işitmedim. Kim ola bu heybetli koca?” dedi.

Ejder Mustafa Saçlı’nın atlıları önüne varınca duraladı. Türlü kılığa bürünmüş pehlivanları süzdüğü sıra gözü Saçlı Mahmud’un kendine has görünüşü takıldı. İhtiyar görünürdü lakin yüzündeki kılıç yaralarını görüp de “beybaba” demeye kimsenin dili varmazdı.  Yanındakilerinin ve kendisinin tepeden tırnağa silahlı olduğunu görünce temkinle sordu: “Hayır mısın şer misin gazi baba? Ne yandan gelir ne yana gidersiniz?” Atını öne süren Peçevi’yi görünce tanıdı. Peçevi, Ejder Mustafa’ya seslendi: “Dosta hayır düşmana şerdir babayiğit! Acem mülkünü vuran serdengeçti ağalarından Saçlı Mahmud’dur!” Peçevi’yi sesinden tanıyan ve Saçlı Mahmud’un namını da evvelden ondan dinlemiş olan Seydi Ahmet Paşa metrisin kapısından geçip onların yanına at sürdü. Saçlı Mahmud’un önüne varıp: “Peçevi Efendi! Özdemiroğlu Osman Paşa’nın vefatını fırsat bilen Safevi şehzadesi Hamza Mirza Tebriz’i kuşattığında düşmanı geri süren, cenk narası bir saatlik yerden işitilen, düşman içine lağım kazdırıp sayısız esir alan, kılıcını hasmına belden vurup gök zırha bürünse dahi ikiye bölen bir Saçlı Mahmud anlatırdın demek bu gazidir!” diyerek adamlarına gelenleri karşılamalarını söyledi.

Şimentorna’nın orta yerindeki küffardan kalma kalede toplaşan gaziler yiyip içerek cenk türkülerinin ve hikâyelerinin eşliğinde koyu bir muhabbet harladılar ki her birisinin anlattıkları her birisi şevke geldi. Kızarmış kuzuların, keçi peynirinin ve Macar şarabının ziyadesinin konduğu sofralar, hanendeler ve sazendelerle şenlendi, köçeklerin oyunuyla toya döndü. Seydi Ahmed Paşa ile Arapkirli Saçlı Mahmud’un yiğitleri arasında sayısız cengin hatırası yâd edildi. Kimi Safevilerle vuku bulan dağlar arasındaki cenklere hayret etti, kimi de Nemçe kalelerine yapılan baskınlara hayret etti. En sonunda mevzu Seydi Ahmed Paşa ile Saçlı Mahmud’un yiğitliğine geldi. Rumeli gazileri Acem’den gelenlere: “Beş şahbaz ile küffar kalesine dalmak ve dahi küffara aman vermemek az bir iş midir? Şüphesi Seydi Ahmed Paşa’mızın üstüne yiğit yoktur!” derken Saçlı Mahmud’un yiğitleri de: “Bu yaşına değin cenk sahrasından el ayak çekmemiştir, buraya gelirken yolda atlarımız çatlamıştır, yedi defa at değiştirmekten keselerimiz boşalmıştır o yine at sırtından inmemiştir. Bu az bir iş midir?” diyorlardı. Seydi Ahmed Paşa baktı yiğitleri münakaşaya girecekler araya girdi: “Bre siz ne söylersiniz? Bu koca, güngörmüş gazinin yiğitliği üstüne laf edilir mi? Kılıç vurmasıyla cevşenli cengâverleri helak etmiş bu yiğidin üzerine söz söylenir mi?” Saçlı Mahmud bu övgünün altında kalamazdı, kendisi de onu övmek istedi,: “Bizim kılıcımız keskinse de Seydi Ahmed Paşa’nın da cıda savurması, hışt fırlatması yanında ehemmiyetsizdir. Biz Acemi hudutta tutmuşsak o da Nemçe’yi bu yanda tutmuş. Namımız belli, şanımız belli,” dedi ve ihtiyarlığın da tesiriyle ağzından: “Yarıştıracaksınız yiğitliğimizi değil cesaretimizi yarıştırın!” deyiverdi.

O bunu der demez yiğitler arasında “Hangimizin ağası daha cesur?” münakaşası vuku buldu. Kimi her birinin kale basmasını, hangisinin daha cesur olduğunun böyle anlaşılabileceğini söyledi kimi de “Bunlar krallara dehşet salmış, şehzadeler esir almış yiğitler. Ondan ala ne var? Meğerki kimsenin cesaret edemediği, korkulu bir işe kalkışsınlar!” dedi. Bu ikincisini kabul ettiler. Peçevi İbrahim Efendi her ikisinin de gözü kara kimseler olduğunu bildiğinden her birinin delice bir işe kalkışmasından endişeleniyordu. Kimsenin başı belaya girmesin diye sahte bir cesaret imtihanı düşündü, kimsenin burnu kanamadan bu çekişmeden sıyrılmalarının yegâne yoluydu. Birden aklına bir fikir geldi ve “Hunîn yahud Kanlı Kontes’in ocağına dek gidelim. Korkmadan gidip gelen cesaretini ispatlar!” deyiverdi. Gaziler ve yiğitler “Gavurun beyini hanımını zikretmenin vakti midir?” der gibi baktılar. Seydi Ahmed Paşa ve Saçlı Mahmud, Peçevi’yi tanıdıklarından onun beyhude yere söz söylemeyeceğini biliyorlardı ancak Kanlı Kontes bahsinden onlar da bir mana çıkaramamışlardı. Beyden hükümdardan korkmaz bu güngörmüş gaziler korka korka bir kadından mı korkacaklardı?

Paşa: “Bre kâh Nemçe’den kâh diğer illerden yetmiş kont, bey tanırım? Bu dediğin kimdir ki adını duymamışızdır?” diye sorunca Peçevi cevap verdi: “Ecsedli Bathori Erszebet’i derim. Meşhur Nadajdi Ferenc’in zevcidir.” Paşa sanki eski bir ahbabını hatırlamış gibiydi: “Nadajdi Ferenc’i görmedim ama namını duydum. Hem senden hem buralılardan duydum. Çok savaş görmüş. Zamanında Deli Arslan diye bir yiğit on yedi yaşındayken daha atının eğerine mıhlamış mızrakla kaba etinden ama cengâver kimseymiş, Macar beyleri evvelden en meşhur cengaverlerinin namına içeceklerinden hep onun namına kadeh kaldırırlarmış. Lakin cenk meydanında değil hastalanıp öyle ölmüş diye anlattı bize Nemçeliler. Ancak hanımını hiç işitmedim.”
“Nemçe’den Erdel’e dek o uğursuz hanımın lakırdısını edecek bir gavur bulamazsın da ondan. Zira ondan ziyadesiyle korkarlar!”
“Bre ölü kadının nesinden korkarlar? Ne diye “kanlı” derler?
“Paşam bu lain kadın yaşlanmaktan ziyadesiyle korku duyup gençleşmeyi arzulamış. Gençleşmek için de genç kimselerin tövbe estafurullah kanlarıyla hamam edip yıkanırmış. Bu aşüftenin kalesini bastıklarında seksen masum köylü kızının cesedini bulmuşlar ancak Erdel köylüleri altı yüzden fazla kişinin öldüğünü söylerler. Bunu alıp ailesinin oturduğu Csejte Kalesi’nde bir kuleye hapsedip kapısına duvar örmüşler, bir yemek deliği hariç delik kalmamış. Yıllar sonra duvarı yıkıp kuleye girdiklerinde kontesin cesedini bulmuşlar, evvel oraya gömmüşler. Ancak ahali bu melun kadın hortlamasın diye huzursuzlanınca ailesinin ata yurdu sayılan Ecsed’deki aile türbesine gömülmüş. Türbenin olduğu yer bir uğursuz koru imiş ahaliden kimse oradan geçmeye cesaret edemez imiş. Halen geceleri kalkıp kan içmek için dolanır imiş! Ecsed buraya bir hayli uzaktır ben kalkıp gidemem ancak cesaretini kanıtlamak isteyen kalkıp gitsin!” Rumeli gazilerindeki gözle görülür bir ürperme hali Acem gazilerinin tuhafına gitti. Anadolu’nun cinlerine perilerine aşina bu yiğitler Rumeli ahalisinin aşina olduğu upirlere, vampirlere, hortlaklara dair pek bir şey duymadıklarından korku da beslemiyorlardı. Seydi Ahmed Paşa’nın dahi geleli birkaç sene olan bu topraklarda hem korkulu hikâyelere hem de fırtınalı havalarda yanından geçtiği kabirlerden gelen insandan aşrı acayip seslere aşina olduğundan bir çekincesi vardı. Lisan-ı münasip ile Saçlı Mahmud’u: “Hiç gereği yoktur. Cesaretimize âlem şahitlik etmiştir, ispatı da namımızdır. Ben senin cesaretini de kabul ederim, yiğitliğini de ancak cazu, hortlak taifesiyle eylenmek olmaz!” diye ikaz etse de Mahmud’un deli damarı tutmuştu: “Ben kendime korktu dedirtmem paşa! Kalkın hele gaziler, varalım cazunun üstüne!” diyerek Acem cenklerinin yiğitleriyle birlikte hem kaleden hem de Şimentorna’dan çıkıp gitmişti. Acele varmak için atları değiştire konaklaya evvela Budin’e, oradan da Egri’ye geçti. Sora sora günler sonra “Bu yanda ne gezerler?” dercesine kendilerine bakan Erdellilerin vilayetindeki Ecsed’e vasıl oldular.

Ecsed nam kasabaya vardıklarında güneş çoktan batmıştı. Kasabanın kümesten hallice hanına inip yanlarındaki hem Türkçe hem Macarca bilen kılavuza “Bathori’nin Kabri”ni sordurduğunda köylülerin korkuyla birbirlerine bakıp: “Nyirbator’da! Nyirbator’da!” demeleri üzerine oranın bu yerin de batısında olduğunu öğrenince boşu boşuna oraya dek gelmelerine hayıflanıp Nyirbator’a indiler. Baykuş seslerinin eşlik ettiği bulutların tepelerinde gezindiği aysız bir gecede, tarif edilen aile türbesini buldular. İçlerinde fazlasıyla ürperme olsa bile Rumeli gazilerinin ağzına laf düşürmemek adına harap haldeki aile türbesinin kapısını kırıp içeriye girdiler. Kılavuz ilkin girmeye korktuysa da Saçlı Mahmud yakasından sürükleyerek zorla içeri sokmuştu onu. Kılavuz boş bir mezar yerini göstererek kontesin buraya hiç gömülmediğini dili döndüğünce anlatmaya, lahdin kapağının bile burada olmadığına işaret ederek başka tarafa gömüldüğünü söylemeye çabaladı.

Kılavuz ile Saçlı Mahmud boğuşurken dışarıdan atlarının çılgınca kişneyip sağa sola kaçıştıklarını işittiler. Sesler yüzünden kapıya dönüp baktıklarında ise bir anda kapının önünde sırtı bükülmüş kambur bir kadının göründüğünü sandılar. Kadın birden kaybolunca ne olduğunu anlayamayıp hayal gördüklerine hükmettiler ancak tuhaf bir ihtiyar kadın kahkahası duyduklarında akılları başlarından gitti. Saçlı Mahmud: “Akılları sıra hemşehrisini korur bu kocakarı!” diyerek tek başına çıkıp bakında. Bulutların arasından belli belirsiz sızan ay ışığında biraz uzaktaki bir koruluğun içinde belli belirsiz beyazlar içinde bir kadın silueti görür gibi olunca duraksadı. Adamlarını da yanlarına alarak koruya yönelmek istediyse de adamlar betleri benizleri solmuş bir halde korkuyla koruyu gösterip korkunç görünüşlü ihtiyar kadından bahsederek emrine ayak direttiler. Mahmud cesaretinden ödün vermediğini kanıtlamak istercesine: “Topunuz bir adam etmezsiniz!” diyerek tek başına koruya daldı.

Kara kuru ağaçların ve dikenli dalların arasında yürüyen Saçlı Mahmud kılıcını çekerek karşısına çıkacak ilk şeyi ikiye biçmek için sağa sola bakındı. Korunun az ilerisinde beyaz elbiseli bir kadını görünce: “Kimsin?” diye gürleyerek kadına yöneldi. Kadın işveli bir şekilde ona yaklaştıkça elinin ayağının tutmaz olduğunu hissetti. Kadın mermer kadar soğuk elleriyle Mahmud’un kılıcını kavramış ellerini tutunca istemsizce ürperdi. Kadın ellerini açar açmaz kılıcını yere düşürdü. Kıpırdayamadığını anlayınca korkuyla zevk alma hali arasında kaldı. Kadın suratını onun suratına doğru yaklaştırdığı sıra bulutlardan sıyrılan ay ışığı altında çürümüş suratı, taşra çıkmış dişleri ve ateş kırmızısı gözleri görünce aklı çıktı.

Kocakarı siluetindeki bu yaratık ürkütücü sırıtmasıyla ona yaklaşıp sivri dişlerini boynuna yaklaştırırken Saçlı Mahmud’un dehşetli çığlıkları korudan yükselen ötücü gece kuşlarının kanat seslerine karıştı. Acem hududunun gazileri arkalarına bakmadan kasabadan dışarı kaçarlarken kanat seslerinden ve çığlıktan ürkerek elleriyle kulaklarını kapattılar…


SON

Mehmet Berk Yaltırık
25 Aralık 2013 – İstanbul


Terk Edilmiş Şehir

(Terk Edilmiş Şehir, Gölge E-Dergi, 76. Sayı, Ocak 2014, s. 46-59)

               Mardin’den Diyar-ı Bekr’e dağların arasından geçen eski bir yol uzanırdı. İnsanların tekinsiz fısıltılarla yâd ettiği eğri büğrü bir yol… Artukoğlunun Selçukoğlunun açtırdığı yoldan da eski, menzile tez varmayı dileyenlerin saptığı unutulmuş bir yol… O yolun orta yerinde dağların böğründe adı unutulmuş, terk edilmiş bir şehir vardı…

            Şam’dan kalkıp gelen deve kervanlarının, Diyar-ı Bekr’den inen çerçi katırlarının, dervişlerin, âşıkların, öşürcülerin, onlardan da evvel paşa kapularıyla tüfekli derbentçilerin, ak börklü ehl-i örf çerilerinin çiğnediği herkese ayan yolun yanında, dağların ortasından geçer diye kısa sayılan üstünü otlar ve söylenceler bürümüş bir kestirmeydi yol. Ancak namını işiten hiçbir yolcunun yolunu düşürmek istemediği bir yerdi ki yolun ağzından geçerken bile sus pus olup kafalarını eğerek geçerlerdi. Namını bilmeden o yola sapanlar, terk edilmiş şehrin sokaklarından geçip gidenler ise anlatılan söylencelere yenilerini ekleyen korkulu hatıralarla ayrılırlardı. Yolda kadimden yolcuların ruhlarından arta kalan korkulu anıların, kanlı eşkıya söylencelerinin tesiriyle bir soğukluğun bulunduğunu söylerler ardından kimin yaptığı oturduğu bilinmeyen şehri anlatırlardı. Adını çoktan unuttukları ya Dikranlılardan ya Süryanilerden kalma kasvetli konaklar, harap bahçeler, baykuş namelerinin süslediği ıssız sokaklar ve ortasındaki koca kule… İnsanların bilinmez bir nedenle elini eteğini çektiği, cinlerin perilerin yuva bellediği, ejderlerin ve akreplerin bekçilik ettiği kadimden kral mezarlarını soymaktan çekinmez haydutların girmeye çekindiği kapısı hep örtülü o şehrin sadece ortasından geçip giderler, arkalarındaki uğultulara, gıcırtılara dönüp bakmadan yoldan biran önce çıkmaya bakarlardı. Ezkaza bir pencere gördükleri hangi Ermeni beyinin altın takılarla süslü güzel kızının hayaletini, bir bahçede güya kendince bir türkü mırıldanır Süryani hanımın hayalini ve kuleden insanları seyrettiği söylenen Dicle teknelerinin yelkenleri misali kocaman saçları olan peri kızını anlatır dururlardı.

            Dönemin Diyar-ı Bekr paşasının acayip hayallere meftun bir oğlu vardı. Garp memleketlerinde tahsil gördüğü senelerde akranları ilim ve fenle uğraşırken o kalkıp edebiyata meyletmişti. Ancak bu çelebilerin muasır felsefi ve siyasi edebiyatı değildi, ecnebilerin acayip mekânlar ve tuhaf insancıkların etrafında anlattığı ecinnili, kanlı dehşetli, kocakarı masallarından halice kıssalardan mülhem “gotik” mevzusu ile hemhâldı. Edebiyat cemiyetlerinde hor görülüp geriye itilen, kimsenin adını dahi zikretmediği bir türde hem okuduğundan hem yazdığından dolayı aşağılanır, “Boş işlerle uğraşıyorsun azizim!” denilerek insanların sayısız akıl vermelerine o kalırdı. Babası Diyar-Bekr’e fermanla gönderildiğinde ardına takılıp gelmiş, İstanbul’un iğneleyiciliğinden taşranın bilinmezler âlemine sığınmıştı. Hayatta yegâne emeli “gotik” nevinden acayip kıssalar yazmak, bunun içinde nedensiz bir melankoli arayışı içinde olmasıydı. Paşa oğlu olup her türlü imkâna haiz olduğundan ruhuna ilham üfürecek melankoliyi bulamadığını düşünürdü. Ta ki yolu bir gün Diyar-ı Bekr’de taş sokakların arasında rastladığı eski bir kahvehaneye düşene kadar…

            Ömrü Frenk memleketlerinde geçtiğinden, Fındıklı’daki köşkünden Beyoğlu’nun birahanelerinden öteye pek çıkmadığından mütevellit ona arada bir denk geldiği ahşap evlerden daha değişik gelen taştan yapısıyla bu kahve ve renkli camları dikkatini çekmişti. İçeriye girdiğinde senelerce aradığı ilhamı bulduğuna kanaat getirdi. Duvarlarda asılı yılan bedenli rengarenk pullu cam altı Şahmeranları, birden fazla suretiyle nakşedilmiş cinlerin anası Şehretünnar’ın baş köşeye asılmış siluetini, adı yabancı köylerden binbir çeşit inci boncuğu, kalyondan Zümrüdüanka’ya başka cam altı tasvirlerini, bakır fincanları, gümüşten yüzükleri ve köstekleri ilk defa görmüş gibi seyretti. İlgisini en çok çeken ise insanların konuştukları olmuştu. Beyoğlu’nun ışıltılı âlemlerinden çok farklıydı anlattıkları. Tılsımlı definelerden, lanetli gömülerden, geceleri kendiliğinden çanların çalındığı terkedilmiş kiliselerden, yolda gulyabani görmüş kervancılardan bahsediyorlardı. Senelerdir aradığı şeylerin yanı başında, bu denli yakınında olmasının şaşkınlığı içerisindeydi. Bulunduğu yerden bir-iki adım uzaklaşsa demek ki önüne hikâyeleri için aradığı sayısız ilham dökülecekti. Her gelen yolcunun anlattıklarının öylesine tesirinde kaldı ki onların bu define koruyucusu yılanlara, dağ diplerinde uyuyan ejderlere ve çölde gezinen cinlere olan kesin inançları, masallar âleminde yaşar hallerine özendi. Ah ne vardı bu anlatılarla büyüyebilse, onlara dokunabilse?

            İnsanlarla konuştuğunda aksanlarından anladığı kadarıyla başka hikâyeleri olup olmadığını soruyordu, dinlediği her hikâyeyi de anlayabileceği şekilde yanında bulundurduğu defterine yazıyordu. İlk başta bu yaptığından ötürü insanlar onu padişahın hafiyelerinden biri sanmıştı ancak her hikâye dinleyişinde şeker bulmuş çocuk gibi sevindiğini gördükçe daha fazla şeyler anlatmaya başlamışlardı. Hikâye anlatmadık yolcunun kalmadığına kanaat getirince biran önce hikâyelerini yazmaya başlamak üzere kahveden çıkmaya niyetlendiğinde ihtiyar kahveci “Terk Edilmiş Şehir”in hikâyesini dinleyip dinlemediğini sordu. Bunu duyan paşa oğlu yeniden sedire kurulup kahvecinin anlattıklarını dinledi. İnsanlar tarafından uzun süre önce terk edilen şehri, insanların ürperdiği yolu, acayip sesleri duyar duymaz tüm yazdıklarını unuttu. Aradığı en büyük ilham kaynağına ulaşmıştı. Tekinsiz ve iç karartan binalar ve hatta en çok merak ettiği göründüğü söylenilen hayalet güzeller ve peri kızları… Üstüne bir de şehrin Mardin yolunda olduğunu öğrenince yerinde duramadı. Sabah vakti erkenden yola çıkmayı kafasına koydu, tekinsiz hikâyeleri orada yazmak için…

            O gece hiç uyuyamadığından sabahı bekledi. Sabah ezanı okunurken sadece defterini ve yanında hep taşıdığı Amerika’dan getirttiği dolma kalemi haricinde Osmanlı usulü divit okka takımını da yanına alıp, odasındaki kandille birlikte vali konağından ayrılıp üzüm bağlarına giden Süryani bağcıların arasına karışıp şehrin asırları devirmiş surlarından dışarıya çıktı. Mardin’e inen çerçi katırlarının peşine takılıp dağ yollarından patikalarından ilerledi. Çerçilerin korkulu hallerini görünce terk edilmiş şehre yaklaştığını anlattı. İhtiyar kahvecinin anlattığı şekilde ıssız, üstünü otlar bürümüş, kayalık bir boğaza giren patikaya saptığında çerçiler dilleri döndüğünce onu vazgeçirmeye çalıştıysa da onları dinlemeden şehrin yolunu tuttu.

            Bir müddet sonra dağların kalbine kurulmuş kayıp şehri uzaktan gördü. Uzaktan uzağa şehrin beyaz taşları üzerinde parıldayan gün ışığını ve kahvecinin korkuyla anlattığı kilise kulesini seyretti. Şehrin kapılarının ardına kadar açık olduğunu görünce öylesine yürüyüp geçti. Harap sokaklara bakınıp çınlayan sesini dinledi. Ürpertici ancak yalnız ve hüzün dolu bir hali vardı. Harap bahçeleri gezerken, boş şarap fıçılarını ve yalnız sandalyeleri gördükçe bir nice ilham doluştu zihnine. Baykuş sesleri bile kulağına şarkı gibi geliyordu. Hele o terk edilmiş kilise! En son oraya bakacaktı. Ondan evvel güneş tepeye yükselene kadar şehrin tüm evlerini, konaklarını dolaştı. Onlardan kalan duvar resimlerine, camları çatlamış Şahmeran tasvirlerine, eşyalara dokundu. Gözünü kapatıp mezar sessizliğini ve baykuş uğultularını dinledi. Girdiği iki katlı bir köşkün balkonundan hem dağları hem ıssız şehri görüyordu, kilise kulesi ayan beyan karşısındaydı. İran şairlerinden Hakanî’ye atfedilen ve Tursun Beg’in Fatih Sultan Mehmed’in Kostantiniyye’ye girdiğinde Bizans’tan yadigar Ayasofya’ya bakarak okuduğu rivayet edilen “Bûm nevbet mî-zened ber tarêmi Afrasyab! Perdedâri mi-küned der kasr-ı Kayser ankebût!” beytini mırıldandı. “Baykuş Afrasyab’ın kulesinde nevbet vuruyor! Örümcek kayserin sarayında perdedarlık ediyor!” Ah! Şu manzarayı görseydi de öyle okusaydı Sultan Mehmed, görseydi de öyle kaleme dökseydi Hakanî! Oturup kendisi yazdı, cinler sultanının mehteranı baykuşların ötüşleriyle vurdukları nevbeti, her köşkte her bahçe harabesinde kendisini karşılayan asırların tozunu tutar gibi görünen perdedarlık eden örümcekleri tasvir etti. Ardından bu çok beğendiği konaktan ayrılıp esrarını merak ettiği kilise kulesinin yolunu tuttu.

            Koca binanın önüne geldiğinde bunun bir kilise olduğunu ancak uzun süre önce bir konağa dönüştürüldüğünü gördü. Üstündeki melek tasvirlerinden, kabartmalardan anlaşılıyordu. Ancak çan kulesindeki çan sökülmüştü ve girişten bakıldığında içeride ev eşyaları görünmekteydi. İçeriyi gezdiğinde kilisenin sunağının dahi bırakılmadığını gördü. Duvarlara asılı bazı paslı kılıçlardan buranın kadimde konağa çevrildiğini anladı. Kuleye tırmanana dek sanki asırlar geçti…

            Paşanın oğlunu günler sonra Mardin’in bağlarında buldular. Giyiminden yabancı olduğunu anladılar, vali paşanın oğlunun kaybolduğunu öğrenince haber verdiler. Paşa oğlunu bulduğunda ölü bulmayı yeğledi. Karanlıktan, şarkı söyleyen baykuşlardan, ters ayaklı peri kızlarından bahsediyordu. Toptaşı Tımarhanesi’ne gönderildi çift süvari jandarmayla yaylı içinde, vali paşa üzüntüsünden verem olayazdı…

            Mardin’den Diyar-ı Bekr’e dağların arasından geçen eski bir yol uzanırdı. İnsanların tekinsiz fısıltılarla yâd ettiği eğri büğrü bir yol… Artukoğlunun Selçukoğlunun açtırdığı yoldan da eski, menzile tez varmayı dileyenlerin saptığı unutulmuş bir yol… O yolun orta yerinde dağların böğründe adı unutulmuş, terk edilmiş bir şehir vardı…  O şehir asırlar da geçse yeni kurbanları bekleyecekti…

SON

Mehmet Berk YALTIRIK -7 Aralık 2013 – İstanbul

Defineciler Kazdıkça

(Defineciler Kazdıkça, Gölge E-Dergi, 75. Sayı, Aralık 2013, s. 23-25)

(H.P. Lovecraft’ın “Duvarlardaki Fareler” adlı öyküsünden ilham alınarak yazıldı. M.B.Y.)

            “Halit abi! Bizim Avni tövbekar olmuş gördün mü?”
            “Hangi Avni?”
            “Senetçi olan var ya? Hani sağdan soldan topladığı yazılı kağıtları tapu diye taşradan gelme garibanlara kakalayan?”
            “Hadi oradan be şaşkın Arap! Kırk yıllık Kâni olur mu Yanni? Anadan doğma dolandırıcının hem de en rezilinin tövbesi mi olurmuş?”
            “Vallahi ben gördüğümü söylerim. Sarıyar’dan Galata’ya Yemen’den gelme kenevirleri taşırken denk geldim. Rumelihisarı’nın orada türbedarlık ederken gördüm! Sırtında kerrakesi, başında takkesi, elde tespih gezer olmuş. Selam verdim, aldı ama tanımazlıktan geldi.”
            “Öp babanın elini! Ulan hangi aklı evvelin işidir bunu türbedar yapmak? Bunu kapıdan içeri koyacak türbe dünyada var mıdır? Pabuç çalar diye cami avlusuna bile sokmazlar onu! Altın şamdanlara falan göz dikmiştir kesin!”
            “Hisar tarafında bir göz türbe, köy yollarına yakın. Çatallı Baba mı ne öyle bir türbe. Bırak şamdanı kırık kandil görsen öp başına koy öyle gariban bir yer.”
            “Gör de inanma! Vardır bir hesabı Avni’nin, bir görünmeli çarıklı şeytana!”

Ta Osmanlı’dan beridir İstanbul’un namlı dolandırıcısı Eyüplü Halit ile çırağı sayılan Arap lakaplı Abdullah, mütareke senelerinde türeyen azılı rakipleri Senetçi Avni’den pek hazzetmezlerdi. Aralarında esnaf ve zanaatkarlara has bir rekabet bulunurdu. Eyüplü Halit o dönemlerin en namlı dolandırıcısı olarak Galata Kulesi’nden Eminönü Saat Kulesi’ne dek bir nice yapıyı saf kimselere sattığını söyleyip kakalayarak şan almış, kadın avcılığına dahi bulaşmıştı. Yardımcısı Abdullah da silahtan tütüne dek bir nice şeyin kaçakçılığıyla uğraşan, daha ufak işlere bakan bir kimseydi. Senetçi Avni en başta gariban köylülere tapu kakaladıktan sonra işlerini büyütüp aleni bir şekilde evleri hanlara güya satmaya başlayıp, hatta kadın avcılığı işlerine girince aralarında haliyle bir rekabet zuhur etmişti. Senetçi en sonunda ufaktan kaçakçılık işlerine de bulaşınca iş rekabeti de geçip “bir çöplükte iki horoz” durumuna gelmişti. Halit ile Abdullah, hazırladıkları bir dümenle Senetçi’yi İngilizlere enselettirmeyi başarmışlar, ardından adam adeta sırra kadem basmıştı. İşte birkaç hafta sonra türbedar kılığında zuhur etmesi, iki eski kulağı kesiği Avni’nin peşinde olduğu dümene dair düşündürmekteydi. Halit ile Abdullah, bir yerden fayton uydurup Rumelihisarı’na yollandıklarında maksatları bu dümenin iç yüzünü anlamaktı.

Abdullah’ın yerini tarif ettiği türbenin önüne geldiklerinde etrafında hiçbir yerleşimin bulunmadığını, taştan yapılma türbenin yıkık görüntüsüyle önlerinde arzı endam ettiklerini görmüşlerdi. Faytonun sesini işiten Avni’nin yüzü, dışarıya seğirttiğinde Halit ile Abdullah’ı karşısında görür görmez haliyle bir karış olmuştu.

“Ulan Senetçi, senin için türbedar dediler. Gözüm görmeden inanmam dedim Arap tutup getirdi beni!”
“Dalgama taş atma Halit abi! Biz de ekmeğimize bakıyoruz…”
“Sen ekmek diye değirmen sökecek adamsın ulan Senetçi. Sen kim türbedarlık kim? Karşına ecinni çıksa günahlarından nedamet getirmezsin sen be!”
“Halit abi. Ben sana meselenin iç yüzünü ayan ederim ama bir şartım vardır işime çomak sokmayacaksın. Ben payımı bölüşmeye razıyım ama gözünü seveyim işi berbat etme! Ben buraya beyhude yere türbedar olmadım bittabi. Büyük bir define işi var!”
“Tabi. İngiliz gâvurundan paçayı kurtarmak için ona rüşvet buna rüşvet sıfırı tükettin, şimdi sermaye derdine define muhabbetlerinin peşine düştün… Ama sanmam. Sen desteksiz iş yapmazsın, Şeytan’a kül yer misin diye sormuşlar yağlısını istemiş, sendeki de o hesap!”
“Hakiki define Halit abi! Buralarda böyle gavurdan kalma evleri kazıp çıkaran Frenk âlimlerine denk geldim aylar evvel. Adamlara rehberlik ediyordum. Bu türbenin temellerini gösterip eski Bizans yapısı falan dediler. Şimdi düşün bu Bizans eviyse gavur zamanında buraya kesin bir altın falan saklamıştır.”
“Bu işin sağlamı yok gibi görünür. Sen ne gördün de define işine türbedar oldun buraya?”
“Abi bizde evel allah oyun çok! Bir garip köylü kalıyordu burada “Çatallu Baba’nın türbedarıyım” deyince “Bizansla türbe ne alaka” diyerek hacılara hocalara sordum. Böyle bir evliya yaşamamış, varsa bile buraya gelmemiş. Demek ki aslı astarı yok? Köylüler burayı evliya mezarı sanmışlar demek ki. Ben hemen gelip köylüyü köyüne ayran falan almaya gönderip türbe yalnızken kurcaladım. Sandukanın altında toprak var ama altı boş, sesi geliyor. Anladım bir bokluk olduğunu. Köylü gelince dümenden namaza yattım, tövbeler dualar falan adamı kafaladım, türbedarlığa kondum. Köylü de beni saf bilip yemek falan getirmeye başladılar. Tek başıma kazıyorum iki-üç haftadır. Azar azar kazıyordum köylü fark etmesin diye şimdiye boşluğa varmışımdır.”
“Ulan hep derim adamda talih olacak talih! Hep birlikte kazarız, ben gavurdan aracısını da ayarlarım hatta icap ederse sarrafları da ayarlarım!”
“Anlaştık Halit abi!”

Üçü türbenin içine girdiklerinde ilk etapta hiçbir şey fark etmemişlerdi, yemek getiren köylülere de ziyaretçi gözüyle görünmüşlerdi. Ancak gece olup Avni halıları kaldırınca sanduka altındaki geniş deliği apaçık görmüşlerdi. Böylece bir müddet daha kazdıktan sonra büyükçe bir mahzen kapağına denk gelmişlerdi. Kapağın etrafını açıp kandillerle aşağıya inince duvarları çarmıhlarla putlarla süslü bir gavur kilisesini bulduklarını görmüşlerdi. Yine büyükçe bir kapak tam köşede durmaktaydı. Halit: “Taşrada gavurdan kalma mezarların böyle bizden sanılması çok olurmuş. Kesin buranın mahzenidir şu kapak!” deyince orayı da açıp aşağıya inmişlerdi. Bu sefer sağda solda ta putperestler zamanından cahiliyeden kalma esatiri putlarla dolu bir odaya denk gelince şaşırmışlardı. Yine bu odanın da bir köşesinde büyükçe bir mahzen kapağı bulunmaktaydı. Oradan da aşağıya indiklerinde bu sefer büyükçe bir mağaraya denk geldiklerini ve etraflarında biçimsiz putların durduğunu görmüşlerdi. Yine burada bulunan büyükçe bir dehliz kapağını açıp indiklerinde ise daha acayip bir şey görmüşlerdi. Büyükçe bir mağaranın içine yeşil mermerden büyükçe bir heykel yapılmıştı ancak daha önce hiçbir yerde görmedikleri cinstendi:

“Tövbe tövbe! Halit abi bu insan mıdır hayvan mıdır? Kafasında ahtapot, sırtında kanat, sol eli yukarı kalkmış, tövbe estafurullah ne olmuş?”
“Ya defineyi işaret eder yahut definenin bekçisi olduğuna işaret eder… Her halükarda burada define vardır! Yoklamalı heykelin yanını yöresini!”

Adamlar define görebilmek umuduyla etraflarına bakınıp hiç bir şey bulamamışlardı. Lakin yeşil mermerden bu putun para getirebileceğini düşünerek dehlizden çıkıp hemen şehirde bulunan Avni’nin evvelden rehberlik ettiği Frenk alimleriyle irtibata geçmişlerdi. Alimler heykeli büyük bir gizlilik içerisinde oradan çıkartıp bir gemiye yüklemişler, kazıya katılanlara da sus payı babından yüklü miktarda para vermişlerdi. Onlardan sadece bir tek John Gamwell adlı Amerikan asıllı bir paralı asker bu mevzuyu bir başkasına açmıştı. Mevzuyu yazdığı kişi ta Amerika’da “Cambride Tribune” adlı dergiyi çıkartan editörlerden olan, kuzeni Edward F. Gamwell’dı ve heykelin tek bir fotoğrafı da ona gönderilmişti. Sonradan Gamwell bu bilgiye pek itibar etmeyerek eşine dostuna anlatabileceği hoş ve komik bir anı gözüyle bakmıştı. Ancak Gamwell’ın karısı Annie Philips’in yeğeni Howard Lovecraft, her nedense bu fotoğraftan ve mektuptan ziyadesiyle etkilenmişe benzemekteydi. Mektupta geçen “Çatallu Baba” adı için: “Bu isim gerçekten ilham verici…” demişti…

SON

Mehmet Berk Yaltırık

10 Kasım 2013 – İstanbul