25 Temmuz 2014 Cuma

Hile-i Siyaset

 (“Hile-i Siyaset“, Gölge E-Dergi, 80. Sayı, Mayıs 2014, s. 9-12)

Fırka reisi, Taşkasap’ta fırkanın gayri resmi dairesi sayılan “nohut oda bakla sofra” evinin cumba kısmına çökmüş yağmur damlaları arasında sokağı görmeye çalışmaktaydı. Sinirinden bıyıklarını bura bura bir hal olmuş, adeta bıyığı yeni terleyen delikanlılara dönmüştü. “Ah İsfendiyar! Ah sersem İsfendiyar! Uyar mısın tulumbacı kopuğun aklına! Şu halimize bak! Evde kalmış avretler gibi bohçacı, kurşuncu yolu gözler olduk!”

            Meşrutiyetin ilanının ardından 1908 intihabadının (seçimlerinin) fırtınasının estiği günlerdi. Bir anda herkes fırka, mebus gibi kavramlarla yeniden haşır neşir olmuş, kendi fikrince bir fırkaya savrulmuştu. İşte onlardan biri de “Bize de bir pay düşer mi?” düşüncesiyle kendi fırkalarını kuran ihtiyar kabadayılardan ve tulumbacılardan müteşekkil “Racon-ı Osmaniyye Fırkası”ydı. Sultan Hamid devrinde Sayılı Fırtınalar’dan Üsküdarlılara ne kadar nam salmış, hır çıkarmış kabadayı, külhanbeyi varsa: “Sultan Abdülhamid’e komitacı zoruyla hürriyet ilan ettirdiler, bu vakitten sonra bize de rahat bırakmazlar” diyerek apar topar kendi fırkalarını kurmuşlardı. Tophane ve Kasımpaşa’dan, hatta Beyoğlu’nun gayrimüslim kabadayılarından, kimseleri de yanlarına çekmişlerdi ki Aksaray ve Üsküdar’ın kabadayılarıyla eskilerden beri çekişmeleri dillere destandı. Her ne kadar pek az bir kısmı okuryazar olsa da seçimlerden hezimetle çıkacaklarını biliyorlardı. Neticede inhitabat esnasında sandıkların başına dikilen Balkanlardan getirdikleri eli tüfekli komitacı taifesine karşı mukabele edemeyecekleri aşikârdı.

İşte bu nedenle “Bir mebus da çıkarsak kârdır!” diyerekten umutsuz bir mücadeleye girişmişlerdi. O kadar umutsuzlardı ki fırkanın tulumbacılar kısmından Öcü Selim’in akıllara zarar komiklikteki fikrini kabul etmişlerdi.

 Öcü Selim, merhum Kör Emin’in kahvesinde yaptıkları bir konuşmada sandalye üzerine çıkıp: “Muhterem ağalar! İntihabattan mebus falan çıkarmazlar bize! Rumelinin komitacısına sandık başında pek ses de çıkaramayız! Her şeye rağmen yapabileceğimiz yegâne mavra kaldı. İntihabatta hile karıştırmak! Harpte hile olur da seçimlerde olmaz mı? Bu komitacı sürüsü telgrafhane önünde iki kurşun sıktı diye hürriyet getirmediler mi başımıza?” diye figan etmişti. Mütekaid (emekli) kabadayılardan biri: “Sus ulan! Jurnalleyen biri çıkar şimdi, başımıza iş açacaksın!” diye karşılık vermişse de: “Bizim devrimiz geçti birader, korkma!” diyerek evvelden Fehim Paşa’nın fedailiğini yapmış birkaç jurnalci külhani, ihtiyar kabadayıyı teskin etmişti. Öcü Selim’in lakabı suratını kömüre bulayıp mezarlık yollarında insanları korkutarak zorla soymasından ileri geldiğinden birkaç yeniyetme külhanbeyi de: “İn ulan aşağıya hortlak bozuntusu! Babıali’ye mebus sokmak, hile-i siyaset yapmak sana mı kaldı karakoncolos kılıklı it!” diyerek alaşağı edilmeye çalışılmışsa da o bunlara kulak asmayarak sözlerine devam etmişti: “Benim zanaatım öcülüktür! İstanbul’un cümle kurşuncusunu, üfürükçüsünü tanırım. Birinden biri bize fayda getirir elbet! İki gün sonra fırkamızın muhterem reisinin evinde benden haber bekleyin!” diyerek ortalıktan kaybolmuştu.

            İşte intihabata birkaç gün kala, fırka reisinin evinde bekleyen fırkanın gediklileri çaresizlikten Öcü Selim’in yolunu gözlemektelerdi. Sabahtan Tazı Fikret’le haber gönderip: “Bize büyük yardımı olacak birini buldum. Padişah sofrası hazır edip, birkaç kese altını da hazır edin. Akşama ağır bir konukla geleceğim!” deyince hazırlıklara başlamış, akşam olmadan bir tamam hem yemekleri hem altınları denkleştirmişlerdi. Birkaç kabadayı: “Ulan umacı kılıklının getirdiği konuktan ne olacak? Görüp görebileceği en ağır misafir ya Mezarcı Mahmut ya da Nebbaş Faik’tir!” diye muhalefet ettiyse de onlara kulak asan olmamıştı. O çaresizlikte her hıyarım var diyene elde tuz koşacak raddedelerdi.

            Fırka reisi yeniden cumbanın penceresine dönünce korkuyla: “Tövbe bismillah! Hele gelene bakın! Öcü Selim’in ardından gelene bakın!” diye kendi kendine söylendi. Pencerelere üşüşen kabadayı ve tulumbacılar ilkin havanın karaltısından hiçbir şey görememişlerdi. Ancak bir vakit sonra eve yaklaşan Öcü Selim’i ve arkasından yürüyen heyulayı fark etmişlerdi. İki metreyi aşkın boyuyla cüppesine sarılmış, başına kocaman bir sarık dolamış Ahu Baba suretinde Gul-i Beyabani suretinde uzun sakallı bir adam sallana sallana yürümekteydi. Kabadayılardan biri sormuştu: “Allahım aklıma mukayyet ol! Bu mezarlık kuşu gör ki hangi heyulayı peşine takıp getirdi! Baykuşlarla, karakoncoloslarla ahbaplık eder bu mezarcı gör ki hangi ahbabını peşine takıp getirdi!”

            Her biri korkularından aşağıya inip yumruklanan sokak kapısını açtıklarında o uzun boylu, sarıklı adamı daha yakından görmüşlerdi. İfadesiz yüzünden, fersiz gözünden ürküp hürmet göstermişler, sofranın kurulacağı sofaya çıkarıp sadrazam paşaymışçasına karşısında el pençe divan durmuşlardı. Adam besmeleyle yemeklere taam ederken Öcü Selim de kim olduğunu takdim etmişti: “Çoğunuz belki adını duymuşsunuzdur. Suret-i Ejderî Battal Baba derler! Seçimi nasıl kazanacağımızı bana anlattı, aklıma yattı. Size de münasip gelecektir!” Battal Baba bir yandan zeytinyağlı dolmaları yalayıp yutarken diğer yandan intihabatı nasıl kazanacaklarını anlatıyordu: “Şimdi bu meclise mebus sokmak için, padişahımızın her kulu rey verecekse ve padişahımız İslam mülkünün halifesiyse… Şu halde Dersaadet’de ve mülkü Osmani’de bulunan her kafir ve Müslüman rey verecekse… Kendi cemaatleri olan cinler periler niye rey vermesin? Bana verdiğiniz bu altınlarla gider soğan kabuğu alırım. Alırım da Dersaadet’in iyi saatte olsunlarının beylerinin paşalarının katına varırım. Varırım da bu sizin fırkaya rey versinler derim! Öbür fırkanın gavur mukallidi azaları nereden bilecek?”

            Her ne kadar Battal Baba’nın Sulukule ağzı konuşması tuhaflarına gitse de bu adamcağızın görünüşünün tesirinde kalarak fikre ikna olmuşlardı. Altın keselerini gönül rahatlığıyla teslim ettikten sonra Battal Baba ile Öcü Selim’i uğurladılar.

            Seçimler yapıldığında keyiflerine diyecek yoktu ancak mebus seçimi tamamen bitip bir mebus dahi çıkartamadıklarını öğrenince perişan olmuşlardı. Dahası ne Öcü’den ne de Battal Baba’dan bir ses seda çıkmamıştı. Bir ay kadar sonra fırkaya girip çıkan külhanbeylerinden biri Öcü’yü Ahırkapı taraflarında mimli bir eve girip çıkarken gördüğünü jurnalleyince her biri silahlanıp Ahırkapı’daki malum evi basmaya gitmişlerdi. Battal ile Öcü’yü çilingir sofrası başında yakalayınca döve pataklaya dışarı çıkarmışlardı. Öcü Selim yemin billah ediyordu: “Vallahi de gittik perilerin paşasına beyine… Olur dediler. Neticeye biz de üzüldük…” Battal’da aynı nağmeyi farklı makamdan okuyordu: “Komitacı gavuru boş durmamış. Balkandan ne kadar cazusu koncolosu varsa toplayıp getirmişler. Hile yapmışlardır vallahi!” O koca boyuna rağmen para kaybetmiş külhanbeylerinden dayak üstüne dayak yiyordu. Öcü bir ara: “Vurmayın adama! Morali bozulmasa içmezdi! O bile perişan!” deyince daha fena kötek yemeye başladılar.

            O sırada kıyıda vuku bulan bir durum dikkatlerini çekti. Bazı adamlar denize çuvallar dolusu soğan kabukları döküyorlardı. Adamlara ne yaptıklarını sorduklarında bir hayli şaşırmışlardı. Bunların her biri farklı sandıklardan çıkma soğan kabuklarıydı. Açtıkları her sandığı sayarken birden bire farklı farklı sandıklarda peyda olmuşlardı. Duayla açtıkları her sandıktan soğan kabukları adeta fışkırmıştı…


SON

Mehmet Berk Yaltırık

6 Nisan 2014 – İstanbul

Kale Harabesinde

           (Kale Harabesinde, Sakal Fanzin, 3. Sayı, Mart 2014, s. 7)

           İnsanları ölümün ötesini kurcalamaya iten şey çoğunlukla ne olacağı merakıdır. Benim aradığım şey ise ölümden ziyade ölülerin kendisiydi. Onların hikâyeleriydi. Sayfalardan ve başka ağızlardan değil kendi gözlerinden ölüm anlarını görmek ve yeniden yaşamak… Yanlarında götürdükleri sırlara vakıf olmak, hayallerini ve arzularını öğrenmek…

Peki, beni bunları araştırmaya iten merakın nedeni? Eski binalara ve eşyalara, üzerine ölülerin hatıraları çökmüş yerlere duyduğum tuhaf ilgiden kaynaklanıyordu muhtemelen. Tarihin sayfaları bile merakımı tatmin edemeyince bu tip mekânlarda fazla zaman geçirmeye başlamıştım zira medyum bir tanıdığım mekânların eski sahiplerinden ruhsal izler taşıdığını söylemişti. Zaman zaman kale harabelerinde, izbe evlerde dolanıyordum, şehrin eski izlerini takip ediyordum. Buna karşın tüm bulabildiğim yoğun karamsarlık hislerinden başka bir şey değildi.

             Ancak bir gün ismini duyduğum bir başka medyumun ruhlarla iletişim konusunda belli bir kabiliyeti olduğu söylenince ona başvurmuştum. Diğer medyumlardan farklıydı. Çok duyulduk birisi değildi ancak sosyete arasında gizli bir ünü vardı. Parası olanların bilebildiği biriydi yani. Genelde bir mekâna gidiyor ve orada hapsolmuş bir ruh varsa, onun gözünden neler olduğunu görebildiği, bizzat onları konuşturabildiği söyleniyordu.

Ona bir şekilde ulaşıp makul bir ücretle anlaştığımda, götüreceğim yer belliydi. Eski bir kale harabesi… Semtimizde, bir tepe üzerinde bulunan Haçlılardan yadigâr olduğunu bir yerlerde okuduğum bir kale… Çocukluğum orası üzerine hayaller kurmakla geçmişti. Geceleri ay ışığı altında tüm haşmetiyle dikilirken yatağımdan seyrederdi. Gündüzleri gezdiğimde ise en çok sağlam halini merak ederdim. İçinde yaşayanları… Bir gün onları da görebilmeyi hayal ederdim…

Sade dört duvarı ve yıkılmış kulelere çıkan merdivenleri kalmış kaleye girdiğimizde uğuldayan rüzgârdan başka hiçbir ses yoktu. Binanın ortasındaki açıklığa geldiğimizde bu bir salondan daha geniş kalenin duvarlarına ilk defa görmüş gibi bakınıyordum. Gözlerimi kapatıp zihnimi medyuma teslim ettiğimde bana çocukluk hayallerimi göstermişti.

Kendini kuleden bir soylunun intihar çığlıkları gelmişti kulağıma. Avlunun dibinde efendilerinden gizli gizli pagan tanrılarına dua eden köylünün hem fısıltısını hem kalp çarpıntılarını işittim. Kaleyi talan eden cengâverlerin baltalarından damlayan kanlar sanki üzerime damlamaktaydı. Yükselen alevleri ve şölen şarkılarını işittiğimde ne söylenildiğini anlamasam da sanki çok uzakta kaldığını bildiğim eski bir anıymış gibi hayıflandım. Medyum beni sarsarak uyandırdığında gözlerindeki korkuyu gördüm. “Ben transtan çıktığım halde gördün! Seni çağıracaklardır! Sakın gelme buralara!” diye uyardı.

Uyarı beni korkutmuştu ama dinleyecek değildim. Hele beni beyazlar içinde bir prenses çağırmışsa. Gerçi ayakları biraz yamuk gibi, sallanarak yürüyor ama olsun, sesi gayet hoş ve yıldızlar gibi ışıldıyor. Ancak o bana gelirken arkasında gözleri alev alev yanan başka karaltılar tanımıyorum…. Ve gittikçe yaklaşıyorlar…


Mehmet Berk Yaltırık-21 Şubat 2014 İstanbul

Romalı Kallisto

(Romalı Kallisto, Gölge E-Dergi, Bir Cinayet Tanığı-Özel Öykü Sayısı, Mart 2014, s. 75-78)

          Geniş caddelerden aşıp puslu sokaklara sapan araba sallana sallana menziline doğru ilerlemekteydi. Şoför havadaki yoğun gaz kokusu genzini yakınca: “Yine ortalığı karıştırmışlar!” diye kendi kendine söylendi. Frenk mimarlarının ve zanaatkarlarının ellerinden çıkma afili taş binaların eteklerinden sıyrılıp geçerken araba farlarının menzilinde gördüğü şey karşısında içi gıcıklandı. Mermer beyazlığında bacaklar, gece kadar siyah saçlar ve tuhaf bakışlar… Üzerindeki kıyafetlerden pek de tekin olmayan bir meslekle iştigal ettiğini düşündüğü bir kadın karanlık sokağın ortasında tek başına dikilmekteydi.

            Arabanın frenlerine asılıp kadının bir-iki metre kadar uzağında durup hafif geri aldığında sağındaki kapının camını indirmeden kadına baktı. Kadın sorgusuz sualsiz kapıyı açıp arabanın ön koltuğuna oturunca aklındaki “kötü kadın” imajı perçinlendi. Arabayı kafasına göre ıssız bir yer bulmak üzere çalıştırdığında sanki kadın beynini okumuş gibi: “Televizyoncuların olduğu yere çek!” diye emretti. Adam hem kadının isteğine hem de sert konuşmasına şaşırdı. Yakınlaşma umuduyla: “Meşhur olmaya mı?” diye takıldı. Kadın ona hiç bakmadan: “Benim için imkansız. İtiraf etmem gereken bir şey için gidiyorum…” deyiverdi. Adam şaşkınlıkla bakmaya devam edince küfreder gibi ekledi: “Tanık olduğum bir cinayet için…”

            Adam inceden gerilmişti. “Ulan karı güzel müzel ama mafya ayağı olmasın işin içinde?” diye içinden söylendi. Sanki bu söylediğini kadın da duymuş gibi: “Endişelenmene gerek yok. Sokak ortasında dövülen bir çocukla ilgili…” dedi. Adam: “Polise gidelim istersen?” diye bir öneride bulundu çekinerekten. Kadın korkunç derecede görmüş geçirmiş birinin yüz ifadesini takınarak: “Medya bu konuda daha etkili…” dedi. Adama tuhaf bir ürperme gelmişti. Bir cinayete tanık olduğu halde bu denli sakin durabilmesine şaşırıyordu. “Belki meslek hayatından ötürü aşinadır böyle kanlı mevzulara…” diye düşündü. Bir yandan da dikkatinin elverdiği ölçüde inceden kadının endamını, bacaklarını seyretmeye çalıştı. Kadın suratında muzip bir sırıtmayla adama dönmeden: “Bir fahişe olduğum için bu denli dirayetli olduğumu sanıyorsun. Erkek süprüntülerinin kahrını çekmekten korkmayı unutmuş bir kadın…” deyince adam kadının bacaklarını seyretmekten o anlık vazgeçti. “Herhalde ilk tanık olduğun cinayet değildir? Hani sizin meslek biraz belalıdır ya?” diye sordu kadına. Kadın mecrasında akan çayı dahi yoldan çıkarabilecek denli şu bir sırıtmayla: “Tabii ki de. Ancak mesleğimle alakalı değil, yaşımla alakalı…” diye karşılık verdi. Adam arabaya bindiğinden beridir ilk defa kadının yüzüne dikkatlice baktı. Yaşı geçkin olmasına rağmen oldukça dinç görünüyordu, sanki bir yaştan sonra saatlerin gölgesinden ayrılmış gibiydi. Bakışlarında ve yüz hatlarında apayrı bir sihir varmış gibi geldi adama, tuhaf bir etkileyiciliği vardı.

            Adam kadının tuhaf etkisinden sıyrılmak için: “Bu yollarda biraz eskisin sanırım?” diye sordu. Kadın tuhaf bir sırıtmayla karşılık verdi: “Bilâkis en eskisi benim. Şehrin ilk fahişelerindenim…” Bu cevap adamın daha da garibine geldi. Diğerlerinden daha deneyimli olduğunu kastetmek için mecazen söylediğini düşündü. Gülerek: “Osmanlı’dan falan herhalde…” diyerek kadına baktı. Kadın tüyler ürperten vakur bir edayla: “Daha da eski. Büyük Konstantin’in Atina Lupanariasından getirdiği fahişelerdenim…” Şayet kadın daha eski demese adam Konstantin’i ekalliyetten bir pezevenk, Atina Lupanariasını da Yunanistan’da bir gazino zannedebilirdi. Lakin kadının “eski” diyerek bunları söylemesi, kahve definecilerinin muhabbetlerinden kalma kulak ardı hikâyelerden mülhem bir Bizans çağrıştırması adamı epey korkutmuştu. Kadın bunların üstüne: “O kadar asır, o kadar insan, sayısız aşk ve sayısız cinayet hangi birini sayıp dökeyim? Şehir kuruldu kurulalı el âlemin zevk döşeklerinde düşüp kalktığımdan çetelesini unuttum…” deyince adam, “Bu kadın delirmiş!” diye düşünerek heyecana kapıldı. Adam korkuyordu ama kadın anlatmaya devam ediyordu:

            “Taşıdığım isimlerin, âşıklarımın, anılarımın çok azını hatırlarım. Seneler önce yıkılan bir Roma kalıntısında kazılı bir isim görünce bunu kazıyan aşığımı ve kazıdığı anı hatırladım. “Kallisto” diye kazımıştı. Hayal meyal hatırlıyorum, denizi gören bir lupanarda yatıp kalkardım, kadim Roma kanunları gereği saçlarımızı kızıla boyayıp öyle gezerdim. Neyden sonra görebildiler siyah saçlarımı… Aldatanlar, aldatılanlar, dökülen kanlar ve su gibi akıp geçen asırlar… Değişen kanunlar, yıkılan sütunlar, unuttuğum lisanlar…”

            Adam içinden: “Bu deli karı kesin şimdi cinayete tanık oldum diye tutar Osmanlıdan mosmanlıdan bir dalga anlatır…” diye geçirdi. Kadın anlatmaya devam ediyordu: “Theodora vardı. Bizim batakhaneye düşmüş güllerden… Sonradan saraya dek çıktı imparator Justinian’ın yatağına girdi de şehrin canına okudu! Sizinkilerden Hançerli Hanım vardı sonra, Madam Bela vardı… Hangi birini anlatayım sana? Bu kadar asırların içinden hangi cinayetin tanıklığını üstleneyim?” Adam yine içinden: “Deli meli ama güzelini denk getirdik. Issıza çekince işimi görür, şimdilik “he” deyip geçeyim!” diye söylendi.

            Kadının sustuğu bir an adam sordu: “Madem bu kadar cinayet gördün şimdiki için niye itiraf etme gereği duydun?” Kadının yüzünde rahatsız edici bir ifade belirdi: “Bu öldürülen genç başkaydı…” diye karşılık verdi. Adam alay etmeye çekine çekine sordu: “Ne yani âşık falan mıydın?” Kadın yine görmüş geçirmiş edasıyla adama hiç bakmadan cevap verdi: “Bunca yüzyılların yükünü çeken kalbim için aşkın bir ehemmiyeti yok. Ben daha nefes alırken öldü, benden çok önce öldü…” Adam sordu yine: “Acıma falan mı?”

            Kadın sanki bir idam mahkûmuna ferman okur gibi soğuk bir sesle cevapladı adamı: “Vefa borcu… Ben bu şehrin en eskisiyim, bu şehrin kendisiyim. Benim anılarımı, hatıralarımı yok edenlere karşı savaştı. Anılarımı, varlığımı hiçe sayanları, Romalı Kallisto’nun anılarını parçalayanlara karşı mücadele etti. Evimi tepeme yıkmak istediler. Ranta susamış bir müteahhittin adamları, ellerinde balyozlarla gelmişler. Çocuk bunları görünce engellemeye kalktı. “Bizans’tan kalmadır, yıkılır mı?” diye karşı çıktı. Dinlemediler. “Servet düşmanı piç!” diyerek çocuğa kıydı dört şerefsiz, üstüne de evimi başıma yıktılar…”

            Adamın korkudan dili damağına yapışmıştı. Kadının bahsettiği olay kendisine dehşetli bir şekilde tanıdık geliyordu. Daha geçen gece bir eski harabeyi balyozlarla dümdüz etmişlerdi. Kendilerine karşı çıkmaya çalışan gençten bir çocuğu da öldürüp bir kenara atmışlardı. Bu kadın kendilerini nasıl görebilirdi? Tesadüfen başka bir olaydan mı bahsediyordu? Kadın: “Evimi tepeme yıktınız, bahçesindeki asırlık çınara da kıydınız!” deyince adamın boğazına adeta bir yumru oturdu kaldı. Bu kadın bunları nasıl görmüştü?

            “Nereden gördün lan bunları?” diye haykırdı. Kadın aynı soğuk ses tonuyla karşılık verdi: “Evimi tepeme yıktınız dedim ya. Lahitimden çıkamadan tonlarca taş üzerime indi. Ancak bu gece çıkabildim…” Adam arabanın frenlerine asıldı. Araba acı bir fren sesiyle cadde üzerinde kaymaya başladı. Durduğu zaman adam kadına dönüp sordu: “Polis misin lan? Sen nereden gördün!” Tam o anda başka bir husus dikkatini çekti. Dikiz aynasına baktığında arabada kendisinden başka kimse olmadığını gördü. Kadına dönüp baktığında gördüğü şey karşısında korkudan gerileyip kapıyı açmayı denedi ama başaramadı. Suratı mermer gibi soluk, gözleri simsiyah çukur gözlü, dışarıya fırlamış sivri dişleriyle üç harfli kılıklı bir şey karşısında oturmakta ve rahatsız edici bir sırıtmayla kendisine bakmaktaydı.

            Adam korkudan ağlayıp sızlarken ağır ağır kapanan bir mezar lahdi misali konuştu: “Cinayet tanığı beklemediniz. Kimsenin tanık olmasını beklemediniz. Artık duvarları yıkarken, ağaçları keserken, bina dikerken dikkat edeceksiniz! Tabii siz de haklısınız, her yok ettiğiniz tarihi eserin altında Romadan Bizanstan kalma bir şeylerin uyuduğunu nereden bileceksiniz? Erkeklerin bıçakları altında can verirken bile yalvarmayan kadınlar gördü bu şehir! Ağlayıp durma! Diğer üç arkadaşını da tek tek arabaya toplayacaksın! Beni gördükleri zaman dayanamayacaklardır… Haydi!”

            Adam korka korka cep telefonunu çıkarıp suç ortaklarını aradı. Kadının bahsini duyan en başta “İşim gücüm var!” dese bile adamla gelmeye ikna oldular. Arabayla merkezi bir durağın orada beklerken adamlar tek tek düşüp arabaya girdiler. Kadını gördükçe iştahları kabarıyordu ancak şoför koltuğunda oturan arkadaşlarının korkulu haline bir anlam veremiyorlardı. Araba hareket etmeye başlayınca kadın: “Gençlerin toplaştığı, medyanın olduğu şu sokağa git!” dedi. Arkada oturanlardan biri tam: “Ne medyası lan çek tenhaya işte!” diye gürlediği sırada kadının dikiz aynasında yansıması olmadığını fark etti. Diğerlerine de korkuyla aynayı işaret ettiği sıra kadın simsiyah gözleri ve soluk suratıyla arkasına dönerek tek tek ağlaşan, yalvaran adamlara baktı: “Dün yediğiniz o haltı medyaya anlatacaksınız. Hatıralarımı, evimi nasıl yok ettiğinizi, gencecik çocuğa nasıl kıydığınızı itiraf edeceksiniz! Kaçmaya kalkamayacağınızı biliyorum, canınız tatlıdır!” diye tehdit ettikten sonra şoföre gideceği yeri tekrar hatırlattı.

            Sokaktaki hareketliliği ve insan kalabalığını yararak kameraların ve ışıkların toplaştığı bir yol ayrımına geldiler. Sanki kadın tarafından yönetilen kuklalar gibi arabadan çıkarak kameraların önüne doğru yürüdüler. Kadın etraftakilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan adamlara kamera önünü gösterdi: “O kadim yapıyı nasıl yıktığınızı, korumaya çalışan çocuğu nasıl öldürdüğünüzü, asırlık ağacı nasıl kestiğinizi anlatın hadi! Canınızı seviyorsanız kaçmayı düşünmeyin bile!” Etraftakilerin ıslık sesleri ve yuhalamaları altında adamlar suçlarını itiraf ederken kameralara çıkmayı reddeden Kallisto onları seyrediyordu. Tam geri dönüp gideceği sırada birkaç genç önüne çıkıp kendisine teşekkür etmek istediyse de onlara engel olup: “Asıl ben teşekkür ederim. Her köşesinde bir hatıramın olduğu bu şehri koruduğunuz için, sahip çıktığınız için…” dedi. Tam ayrılacağı sırada gençlerden biri: “Abla bu ciğersizleri tutup getirdin. Kanun falan mısın?” diye sordu gülerek. Kallisto muzaffer bir eda takınıp: “Ben belayım!” diyerek kalabalığa karıştı. Ezkaza fotoğrafını görüntüsünü çekenler de kadına rastlayamayınca izi tozu daha o andan itibaren hatırlara karıştı…

            Kallisto caddeden yukarı doğru yürürken bir anlığına kendisine hayran hayran bakan yaşlıca bir adamla göz göze geldi. Adam kendisini bir şekilde tanımış gibi bakmaktaydı. Adama gülümseyerek karşılık verdikten sonra kalabalığın arasında kayboldu. İhtiyar adam yanındaki bir diğer ihtiyar arkadaşına dönüp sordu: “Ka sen de benim gördüğümü göroorsun? Demin geçen hanımı tanımadın?” İhtiyar karşılık verdi: “Yahu Kirkor nereden tanıyayım gencecik kızı. Kim bilir nereden?” Kirkor: “Senin yaşın ufaktır hatırlamoorsun. Ben genç iken Kallisto diye bir afet tanımış idim. Na bu o’dur!” deyince öteki ihtiyar güldü: “Amma yaptın ha! Ulan o zamandan bu zaman Kallisto mu kalır?” Kirkor ısrar ediyordu: “Yahu ne diye inanmoorsun? Yemin edoorum o’dur, Kallisto bu! Kızı olsa bu kadar benzemez, kokusu bile aynı! Beni de tanıdı, öyle baktı, gülümsedi zo!” İhtiyar aynı gülmeyle karşılık verdi: “Aman Kirkor’cuğum ne heyecanlanıyorsun? Bu İstanbul’un afetleri hep birbirine benzer! Say ki Kallisto!”


SON
                                                                                                                
Mehmet Berk Yaltırık

30 Aralık 2013 – İstanbul

Defineciler Kazdıkça

(Defineciler Kazdıkça, Gölge E-Dergi, 75. Sayı, Aralık 2013, s. 23-25)

(H.P. Lovecraft’ın “Duvarlardaki Fareler” adlı öyküsünden ilham alınarak yazıldı. M.B.Y.)

            “Halit abi! Bizim Avni tövbekar olmuş gördün mü?”
            “Hangi Avni?”
            “Senetçi olan var ya? Hani sağdan soldan topladığı yazılı kağıtları tapu diye taşradan gelme garibanlara kakalayan?”
            “Hadi oradan be şaşkın Arap! Kırk yıllık Kâni olur mu Yanni? Anadan doğma dolandırıcının hem de en rezilinin tövbesi mi olurmuş?”
            “Vallahi ben gördüğümü söylerim. Sarıyar’dan Galata’ya Yemen’den gelme kenevirleri taşırken denk geldim. Rumelihisarı’nın orada türbedarlık ederken gördüm! Sırtında kerrakesi, başında takkesi, elde tespih gezer olmuş. Selam verdim, aldı ama tanımazlıktan geldi.”
            “Öp babanın elini! Ulan hangi aklı evvelin işidir bunu türbedar yapmak? Bunu kapıdan içeri koyacak türbe dünyada var mıdır? Pabuç çalar diye cami avlusuna bile sokmazlar onu! Altın şamdanlara falan göz dikmiştir kesin!”
            “Hisar tarafında bir göz türbe, köy yollarına yakın. Çatallı Baba mı ne öyle bir türbe. Bırak şamdanı kırık kandil görsen öp başına koy öyle gariban bir yer.”
            “Gör de inanma! Vardır bir hesabı Avni’nin, bir görünmeli çarıklı şeytana!”

Ta Osmanlı’dan beridir İstanbul’un namlı dolandırıcısı Eyüplü Halit ile çırağı sayılan Arap lakaplı Abdullah, mütareke senelerinde türeyen azılı rakipleri Senetçi Avni’den pek hazzetmezlerdi. Aralarında esnaf ve zanaatkarlara has bir rekabet bulunurdu. Eyüplü Halit o dönemlerin en namlı dolandırıcısı olarak Galata Kulesi’nden Eminönü Saat Kulesi’ne dek bir nice yapıyı saf kimselere sattığını söyleyip kakalayarak şan almış, kadın avcılığına dahi bulaşmıştı. Yardımcısı Abdullah da silahtan tütüne dek bir nice şeyin kaçakçılığıyla uğraşan, daha ufak işlere bakan bir kimseydi. Senetçi Avni en başta gariban köylülere tapu kakaladıktan sonra işlerini büyütüp aleni bir şekilde evleri hanlara güya satmaya başlayıp, hatta kadın avcılığı işlerine girince aralarında haliyle bir rekabet zuhur etmişti. Senetçi en sonunda ufaktan kaçakçılık işlerine de bulaşınca iş rekabeti de geçip “bir çöplükte iki horoz” durumuna gelmişti. Halit ile Abdullah, hazırladıkları bir dümenle Senetçi’yi İngilizlere enselettirmeyi başarmışlar, ardından adam adeta sırra kadem basmıştı. İşte birkaç hafta sonra türbedar kılığında zuhur etmesi, iki eski kulağı kesiği Avni’nin peşinde olduğu dümene dair düşündürmekteydi. Halit ile Abdullah, bir yerden fayton uydurup Rumelihisarı’na yollandıklarında maksatları bu dümenin iç yüzünü anlamaktı.

Abdullah’ın yerini tarif ettiği türbenin önüne geldiklerinde etrafında hiçbir yerleşimin bulunmadığını, taştan yapılma türbenin yıkık görüntüsüyle önlerinde arzı endam ettiklerini görmüşlerdi. Faytonun sesini işiten Avni’nin yüzü, dışarıya seğirttiğinde Halit ile Abdullah’ı karşısında görür görmez haliyle bir karış olmuştu.

“Ulan Senetçi, senin için türbedar dediler. Gözüm görmeden inanmam dedim Arap tutup getirdi beni!”
“Dalgama taş atma Halit abi! Biz de ekmeğimize bakıyoruz…”
“Sen ekmek diye değirmen sökecek adamsın ulan Senetçi. Sen kim türbedarlık kim? Karşına ecinni çıksa günahlarından nedamet getirmezsin sen be!”
“Halit abi. Ben sana meselenin iç yüzünü ayan ederim ama bir şartım vardır işime çomak sokmayacaksın. Ben payımı bölüşmeye razıyım ama gözünü seveyim işi berbat etme! Ben buraya beyhude yere türbedar olmadım bittabi. Büyük bir define işi var!”
“Tabi. İngiliz gâvurundan paçayı kurtarmak için ona rüşvet buna rüşvet sıfırı tükettin, şimdi sermaye derdine define muhabbetlerinin peşine düştün… Ama sanmam. Sen desteksiz iş yapmazsın, Şeytan’a kül yer misin diye sormuşlar yağlısını istemiş, sendeki de o hesap!”
“Hakiki define Halit abi! Buralarda böyle gavurdan kalma evleri kazıp çıkaran Frenk âlimlerine denk geldim aylar evvel. Adamlara rehberlik ediyordum. Bu türbenin temellerini gösterip eski Bizans yapısı falan dediler. Şimdi düşün bu Bizans eviyse gavur zamanında buraya kesin bir altın falan saklamıştır.”
“Bu işin sağlamı yok gibi görünür. Sen ne gördün de define işine türbedar oldun buraya?”
“Abi bizde evel allah oyun çok! Bir garip köylü kalıyordu burada “Çatallu Baba’nın türbedarıyım” deyince “Bizansla türbe ne alaka” diyerek hacılara hocalara sordum. Böyle bir evliya yaşamamış, varsa bile buraya gelmemiş. Demek ki aslı astarı yok? Köylüler burayı evliya mezarı sanmışlar demek ki. Ben hemen gelip köylüyü köyüne ayran falan almaya gönderip türbe yalnızken kurcaladım. Sandukanın altında toprak var ama altı boş, sesi geliyor. Anladım bir bokluk olduğunu. Köylü gelince dümenden namaza yattım, tövbeler dualar falan adamı kafaladım, türbedarlığa kondum. Köylü de beni saf bilip yemek falan getirmeye başladılar. Tek başıma kazıyorum iki-üç haftadır. Azar azar kazıyordum köylü fark etmesin diye şimdiye boşluğa varmışımdır.”
“Ulan hep derim adamda talih olacak talih! Hep birlikte kazarız, ben gavurdan aracısını da ayarlarım hatta icap ederse sarrafları da ayarlarım!”
“Anlaştık Halit abi!”

Üçü türbenin içine girdiklerinde ilk etapta hiçbir şey fark etmemişlerdi, yemek getiren köylülere de ziyaretçi gözüyle görünmüşlerdi. Ancak gece olup Avni halıları kaldırınca sanduka altındaki geniş deliği apaçık görmüşlerdi. Böylece bir müddet daha kazdıktan sonra büyükçe bir mahzen kapağına denk gelmişlerdi. Kapağın etrafını açıp kandillerle aşağıya inince duvarları çarmıhlarla putlarla süslü bir gavur kilisesini bulduklarını görmüşlerdi. Yine büyükçe bir kapak tam köşede durmaktaydı. Halit: “Taşrada gavurdan kalma mezarların böyle bizden sanılması çok olurmuş. Kesin buranın mahzenidir şu kapak!” deyince orayı da açıp aşağıya inmişlerdi. Bu sefer sağda solda ta putperestler zamanından cahiliyeden kalma esatiri putlarla dolu bir odaya denk gelince şaşırmışlardı. Yine bu odanın da bir köşesinde büyükçe bir mahzen kapağı bulunmaktaydı. Oradan da aşağıya indiklerinde bu sefer büyükçe bir mağaraya denk geldiklerini ve etraflarında biçimsiz putların durduğunu görmüşlerdi. Yine burada bulunan büyükçe bir dehliz kapağını açıp indiklerinde ise daha acayip bir şey görmüşlerdi. Büyükçe bir mağaranın içine yeşil mermerden büyükçe bir heykel yapılmıştı ancak daha önce hiçbir yerde görmedikleri cinstendi:

“Tövbe tövbe! Halit abi bu insan mıdır hayvan mıdır? Kafasında ahtapot, sırtında kanat, sol eli yukarı kalkmış, tövbe estafurullah ne olmuş?”
“Ya defineyi işaret eder yahut definenin bekçisi olduğuna işaret eder… Her halükarda burada define vardır! Yoklamalı heykelin yanını yöresini!”

Adamlar define görebilmek umuduyla etraflarına bakınıp hiç bir şey bulamamışlardı. Lakin yeşil mermerden bu putun para getirebileceğini düşünerek dehlizden çıkıp hemen şehirde bulunan Avni’nin evvelden rehberlik ettiği Frenk alimleriyle irtibata geçmişlerdi. Alimler heykeli büyük bir gizlilik içerisinde oradan çıkartıp bir gemiye yüklemişler, kazıya katılanlara da sus payı babından yüklü miktarda para vermişlerdi. Onlardan sadece bir tek John Gamwell adlı Amerikan asıllı bir paralı asker bu mevzuyu bir başkasına açmıştı. Mevzuyu yazdığı kişi ta Amerika’da “Cambride Tribune” adlı dergiyi çıkartan editörlerden olan, kuzeni Edward F. Gamwell’dı ve heykelin tek bir fotoğrafı da ona gönderilmişti. Sonradan Gamwell bu bilgiye pek itibar etmeyerek eşine dostuna anlatabileceği hoş ve komik bir anı gözüyle bakmıştı. Ancak Gamwell’ın karısı Annie Philips’in yeğeni Howard Lovecraft, her nedense bu fotoğraftan ve mektuptan ziyadesiyle etkilenmişe benzemekteydi. Mektupta geçen “Çatallu Baba” adı için: “Bu isim gerçekten ilham verici…” demişti…

SON

Mehmet Berk Yaltırık

10 Kasım 2013 – İstanbul

Cenazenin Düellosu

(Cenazenin Düellosu, Gölge E-Dergi, 74. Sayı, Kasım 2013, s. 58-61)

(1907-Edirne)

            “Aman! Zogo’nun narası mıdır o?”
            “Hiç durmayalım! Eşref saatinde değilse canımıza okur!”

            Bir vakitler Edirne’nin sokaklarında gür narası patladığında yediden yetmişe herkesin tanıdığı, Arnavut göçmenlerine has konuşmasına aşina oldukları Zogo Niyazi* namıyla maruf bir kabadayı ile onun yardakçısı, musahibi yerinde Cüce Ragıp dolanırdı. Onun narasını duyup: “Var midır more belasini arayan?” diye bağırmasını işitenler yukarıdaki gibi karşılık verir, Edirne’nin türlü çeşit milletten kabadayısı, külhanisi “Belaya bulaşmayalım!” kavlinden ortalıktan tüyer, kertenkele misali taş diplerine dek kaçacak yer ararlardı. Zogo Niyazi şehre Dömeke Harbi’nin nihayete erdiği vakit gelip yerleşmişti. Ta Arnavut memleketinden belinde kamasıyla tabancasıyla çıkıp gelen bu yabancı, peşinde eli silahlı kanlılar olduğunu söyleyip Edirne’nin o devirdeki belalı bitirimlerinden Kahveci Nedim’in yanına kapağı atmıştı. Bir gece vakti kanlıları Tahmis Meydanı’nda Nedim’in kahvesine gelip kendisini haklamaya yeltendiği sıra Kahveci Nedim’in dükkanın arkasında kumar oynayan bitirimler dışarıya fırlayıp Arnavut aksanıyla konuşan saldırganları tarumar ettiklerinde şehir ayağa kalkmıştı. Şehrin o devirdeki zaptiye serkomiseri Boşnak Hasan adamları bitirimlerin elinden alıp nezarethaneye tıktığında hiç biri sesini çıkarmamış, ne zaman ki gaddar serkomiser kızılcık sopasını çıkarıp kaffesini falakaya yatırınca bülbül gibi ötüp kendilerini Mat Valisi Cemal Paşa Zogolli’nin yolladığını itiraf etmişlerdi. Meğer Niyazi ta Mat şehrindeyken bir düğünde önce Zogolli’nin adamlarıyla tartışıp sonra Zogolli’nin kendisiyle münakaşa etmesin mi? Deli Arnavut damarı kabarıp belindeki Karadağ tabancasını hızla çekip koca valiyi yaralamasın mı? O hengamede dolu misali yağan yağlı kurşunlardan kaçıp ayağının tozuyla Edirne’ye dek gelmesin mi? Haliyle daha o andan itibaren “Zogolli’yi vuran Niyazi” diye hikayesi anlatılır olmuştu. Boşnak Hasan adamların silahlarına el koyup Karaağaç Garı’na göndermesine rağmen adamlar “Bunu vurmadan dönersek Zogolli Paşa canımıza okur!” korkusuyla Ali Paşa Bedesteni’ne dek gelip Kalaycı Boşo’dan uydurdukları bıçaklarla Tahmis Meydanı’nın oraya gelip her biri bir yol tarafına öğleden pusuya yatmışlardı. Vakit gece olup el ayak çekilince, kahve önünü süpürmeye çıkan Niyazi’yi görür görmez bıçaklarını fora edip tepesine üşüşmüşlerdi. Niyazi koca vali paşayı vurmaktan çekinmemiş bir sergerde, kapısının köpeklerinden mi korkacaktı? Belindeki Elbasan yapımı saldırmayı çekip adamlardan ikisini yaralayıp bunlardan birinin de ölümüne neden olunca mahkemesi görülmüş, nefsi müdafaa olduğunu ispat edince beraat etmişti. Ancak Zogolli Paşa’nın adamlarını hacamat etmesinden ötürü namı almış yürümüş kısa süre içerisinde “Zogolli’yi Vuran Niyazi” diye söylene söylene “Zogo” lakabıyla anılır olmuştu. Şehrin Karaağaç ve Kaleiçi semtlerinin gayrimüslim kabadayıları ile olan kavgalarında sivrilip, zindanlara girip çıktıktan sonra da namı almış yürümüştü. Meydancılığı da bırakmış meyhanelerden, bitirimhanelerde topladığı haraçlarla geçinir olmuş, kısa sürede şehrin diğer şerirlerini de sindirmişti ki “Edirne’nin Fırtınası” diye söylenilir olmuştu.

            Yek at yek mızrak bu kabadayının bir adamı vardı, o da Cüce Ragıp dedikleri Bostanpazarı’nda yatıp kalkar bir sefildi. Şehre ne ara geldi ne vakit Zogo’ya kapulandı bilinmez yerden bitme, Rumelili ağzıyla konuşur bir kimse. Ama öyle bir sadakati de vardı ki değme kapıkuluna, mabeyn kâtibine taş çıkartır! Adamı denilirse de sayın ki musahibi, sağ kolu yerinde. Ağasının işret masasında sızıp uyanacağı vakti bildiğinden Bostanpazarı’ndan çıkar ta Kaleiçi meyhanelerine dek gider, o gecelik misafir kaldığı meyhaneyi yahut evini bulur kapısında hazır beklerdi. Şayet ağası emretmişse onun adına söylediği mekânlardan haraçları alır ağasına getirir, ağasına söylenecek şeyleri sağdan soldan toplardı. Karnı doyardı, cebi para görürdü görmesine ya asıl kazancı Zogo Niyazi’nin namından faydalanmaktı. Öyle ya? Bir başına bir cüceden kim korkup çekince duyacak? Böylece Ragıp efendi “Zogo’nun selamı var!” diyerek canı çektiği lokantada yer, meyhanede içer, üstüne kendisini isteseler bir kaşık suda boğabilecek külhanbeylerine, kaldırım kurtlarına caka satar, dayılanır kimse de kılına dahi dokunamazdı. Cüce Ragıp ömrünü hem çalışmadan ömrünü sürdürür, hem yorulmadan kabadayılık ederdi. Hele bir de Zogo Niyazi’nin ardı sıra çalımlı çalımlı heybetli bir yürüyüşü vardı İzmir’in zeybekleri gibi ki gören Zogo’nun değil de onu kabadayı zannederdi. İşte Cüce Ragıp hep böyle yaşar gider, yarınını pek düşünmezdi, zannederdi ki kıyamete kadar Zogo namını sürdürecek o da namının etinden sütünden beslene beslene yaşayacağını umardı.

            Erzurum Ayaklanması’ndan (1907'deki) takriben bir sene sonra Edirne’ye bir başka şerir gelmişti ki esaslı konuşmak lazımsa bu gelen Zogo’dan da diğer kaldırım kurtlarından da beterdi. Tabiri caizse yürüyen bela, Balkanları kasıp kavuran, İlinden Ayaklanması’nın ardında yüzgeri eden, ardından birbirlerinin kanına ekmek doğrayan komitacılardan biri olan Nikola Voyvoda! Gaddarlığıyla tanınmakta olup kendi hemşerileri tarafından bile sevilmeyen, denk geldiği köylüleri kasabalıları zengin fakir ayırt etmeden önce soyan, ırzlarına el uzattıktan sonra topunu birden gözünü kırpmadan ölüme gönderen bir insan kasabıydı. Eşkıyalıktan gelmeydi ki dağa çıkması bile genç yaşında soygun bokuna olmuştu. Ancak devran değişip komitacılar zuhur edip köylüler onlara meyledince kuru haydutluk para etmediğinden ve sırf meydan komitacılara kaldı diye açıkta kalmamak adına Dâhili Makedon İhtilal Örgütü’ne katılmış, Hristiyan Müslüman ayırmadan tavuk gibi adam keser bir caniydi. En azılı komitacıların bile adını duyduklarında tiksindiği, kimisinin de korkuyla bahsettiği biriydi. Sırf korku dolu ününden faydalanıp Osmanlı’ya karşı üstünlük sağlar diye örgüte dâhil etmişlerdi. İlinden Ayaklanması zamanında Manastır’ı kasıp kavurmuştu ki köylü kısmı kendilerine dokunmasın diye istemese bile komitacılara katılıp Osmanlı’ya karşı vuruşmuştu. İsyan fırtınası Balkanları kavurmuş hatta Edirne civarında “Kıyamet Günü” dedikleri bir ayaklanma patlak vermişti ancak zeybek taifesinin deyimiyle “tavşanı arabayla avlayan Osmanlı” her birinin başını ezmişti. Bu hadiseler, Nikola’nın Edirne’ye gelişinden seneler önce olmuştu ama İlinden Ayaklanması’nın bastırılması örgüt içerisindeki derin ihtilafları körüklemişti. Tane Nikolov’un tesirine karşın örgüt ikiye bölünüp liderler birbirlerinin üzerine suikastçılar göndermeye başlamış, bu kez namlular birbirlerine dönmüştü. “Bunun şanı, varlığı bize yaramaz!” denilerek Nikola Voyvoda’nın üzerine de birkaç suikastçı gönderilmiş o da bu baskını atlatıp defterden düşürüldüğünü anlayınca akıl sır ermez bir hesapla Osmanlı’ya sığınmıştı. Komitacıları tepelemede yardımı olur diye aff-ı şahaneye mazhar olup kır serdarlığı eden zeybek eskileri gibi “Ne olur ne olmaz elimin altında dursun!” diyen Osmanlı onu kabul etmiş, o da peşinden gelebilecek suikastçılardan uzakta kalabilmek için Edirne’ye varıp gelmişti. Nasıl olsa birbirini gırtlaklayan komitacılardan kaçmaktaydı, Osmanlı’ya da ters dönecek değil ya? Elinde sadrazam paşa kâğıdı olduğundan kendisine hiçbir zaptiye dokunmaya cesaret edememiş, birkaç adamıyla ve silahlarıyla birlikte ellerini kollarını sallaya sallaya şehre gelip konmuşlardı. Konmuştu konmasına ya neyle geçinecek, nerede yatıp kalkacak? Eşkıyalıktan gelme değil mi ya, elbette dükkânlara esnafa çökecek onların haracını yiyecekti. Zaptiyenin ne haddine sadrazam paşa kâğıdıyla gezen koca voyvodaya dokunmak? İşte böyle diyerek ilk gördüğü bir lokantaya dalarak adamlarıyla yiyip içmiş, üstüne bir de para istemişti. Lokanta sahibi Zogo Niyazi’den başkasına haraç vermediklerini söyleyince adamı tartaklamış, haracını aldıktan sonra bozuk bir Türkçeyle: “Git Zogo pezevengini çağır!” diyerek dükkândan kovmuştu. Zavallı lokantacı Zogo’yu ararken Cüce Ragıp’a rastlayınca olanları anlatıp musahibidir diye onu çağırmıştı. Ragıp, Edirne’de senelerden beridir ağasına kimsenin karışamadığını bildiğinden ve cahil lokantacının el muhtemel ava çıkmış köylü Bulgarları komitacı sandığından emin, salına salına lokantaya girmişti. İçeriye girer girmez Nikola Voyvoda ile nursuz suratlı adamlarını hem de tepeden tırnağa silahlı görünce Ragıp’ın efeliği o anda sönüvermişti. “Nikola Voyvoda’yı tanıyın! Zogo dediğiniz pezevengi bekliyorum akşama değin, o gelmezse ben üzerine gelirim!” deyince Cüce Ragıp bembeyaz bir suratla dışarı çıkıp Zogo’nun evine doğru yollanmıştı. Ekmek elden su gölden yaşadığının sonu geldiğinden perişan olmuştu. Şimdi bunu Zogo’ya söylese bir dert söylemese bir dert. Ragıp, Nikola’nın namını İlinden Ayaklanması zamanında zabitlerden şöyle böyle duymuştu, belalı olduğu aşikârdı ama kendisi namından daha tehlikeliydi. Nikola’nın Zogo Niyazi’yi haklayacağı gün gibi ayandı. Bunlar öyle böyle değil eli kanlı komitacıydı; üzerlerindeki fişeklikleri, hangi Osmanlı karakolundan aldıkları bilinmez mavzer tüfekleri, bellerinde Frenk revolverleri, görmese bile ne bok olduğunu bildiği İlinden Ayaklanması’ndan beridir komitacıların üzerinden eksik olmaz el bombaları kendi gözleriyle görmüştü. Gariban Zogo ne yapsın? Edirne’de kabadayıların en ufağından ustura, en büyüğünden çıksa çıksa 93 Harbi malülü Karadağ tabancası çıkar, değil Zogo Edirne’nin tekmil kabadayısı alay kurup gelse bunlar onları darma duman ederdi, fişek atmalarına bile lüzum yok el bombaları Edirne’yi yıkmaya yeterdi! Zogo halden anlayıp Nikola’nın elini öpse bile nam gitti gider, Cüce’nin ekmeği kesilir. Hoş Zogo’yu kendinden iyi tanırdı ya teslim olmayacağını bilirdi, hele ki deli Arnavut damarı tutmasın. Adam zamanında koca Mat valisi Zogolli Paşa’yı çekip vurmuş, yabanın domuz çobanı Bulgar eşkıya eskisinden mi korkacak? Zogo’nun evine varıp mevzuyu anlattığında olay tam da düşündüğü gibi cereyan etmiş, Zogo öfkeden kızıla çalan gözlerle memleketinden gelirken getirdiği çakaralmaz Karadağ tabancasıyla Elbasan işi bıçağı yanına alıp evinden dışarıya uğramış, Ragıp da ardından ilk defa korka korka peşi sıra çıkmıştı evden. Ancak bela bir kere geldi mi aksilik de üst üste gelirdi. Edirne’de senelerden beri Zogo’dan illallah demiş Müslüman ve gayrimüslim kabadayılar meğerse Zogo’yu bir kancık pusu da ortadan kaldırmak için sözleşmesin mi? Evinin çıkışına pusu kurup: “Söz söyletmeden basın kurşunu!” diye kavilleşmesinler mi? Böylece Zogo’nun adımını dışarıya atmasıyla silahların patlaması bir olmuş, koca kabadayı bir yandım diyemeden bir silahını çekemeden gerisingeriye yıkılmış, Cüce Ragıp da altında kalmıştı. Zaptiyeler gelmeden bu külhaniler tüyer tüymez Ragıp da koca bedenin altından çıkarak Zogo’yu evin içine sürüklemişti. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye böylesine denirdi. Edirne kopuklarının hesapsız ve vakitsiz yedikleri herzeyle Ragıp’ın da rızkı kesilmişti.

            Ancak Ragıp’ın o dar zamanda aklına başka bir fikir gelmişti. Zamanında Meriç kenarında çamaşır yıkayan kadınları gizliden seyrettiği vakitlerin birinde kadınların bir büyücü karıdan bahsettiklerini duymuştu. Osmanlı sarayından çıkma bir siyahi kalfa, memleketinden öğrendiği tuhaf sihirleri ve tılsımları bilmekteydi. Kadıncağız güya evinin arka bahçesinde ölüp kalmış bir hırsızı diriltip canlı gibi yürütüp evinden dışarıya atmıştı! Muhtemelen koca karı masalıydı ya Ragıp’ın başka çaresi mi vardı? Böylece Zogo’nun evinde gizlediği altınların bir kısmını kendi cebine atıp Balıkpazarı civarında oturan saraylı kalfanın evine varmıştı. Kadın ilkin inkâr etmiş, altınları görünce kabul etmiş, koca bez çuvalını cüceye taşıtıp Zogo’nun evine gelmişti. Şiveli şiveli konuşaraktan: “Bu adamcağız ayağa kalkıp yürür ama artık konuşmaz, fikri yoktur, acıkmaz, bir bebe putu vardır ona göre yürür! Tılsımı kırmak istersen bebe putunun kafasını koparasın!” demiş, cüce ona bile razı gelmişti. Elbet aklında bir hinlik vardı! Saraylı kadın ölünün saçlarını alıp bebeğe bağlayıp bazı iğneler saplayıp birtakım tütsüler yakmış, değişik bir dilde bir şeyler söyleyip sanki oyun havasına seğirtir gibi kıvırtmaya başlamıştı. Ne ara ne olmuşsa olmuş Zogo gözlerini tekrar açıp ayağa kalkmıştı ama eski halini ara ki bulasın! Gözleri eskisinden daha kızıl, derisi solmuş, delirmiş gibi fersiz gözüyle sanki adamın ruhunun derinliklerine bakmada! Kadından Zogo’yu hareket ettirmesine yarar bebeği alıp Zogo’nun silahlarını da yanına aldıktan sonra kadınla birlikte dışarı çıktığında hava çoktan kararmıştı. Sokağın ilerisinden Nikola Voyvoda ile adamlarının bir hışım geldiğini görünce keyfinden dört köşe olmuştu. Hemen onlara doğru koşturarak el etek öpüp selama durmuştu. Nikola: “Zogo vuruldu derler! Aslı var mıdır?” deyince, “Evinin önüne pusu attılar ama vuramadılar ağam. Zogo deyyus evindedir, eceli demek senin elindenmiş!” demiş ve sırtındaki eteği yerleri süpüren paltonun cebindeki bebeği oynayarak Zogo’yu dışarıya çağırmıştı. Cüce Ragıp da oyun çok! Balkan kavminin insan yana cesur ecinniden yana korkak olduğunu bilir, bir acayip durum görseler altlarına dolduracağına adım gibi emin! Zogo’nun cesedi sallana sallana karanlık sokakta arzı endam edince komitacılar tabancalarını çekip Zogo’ya doğru ateş etmeye başlamışlar, ancak zaten ölü olan Zogo onların üzerine gelmeye devam etmişti. Tabancanın kar etmediğini şaşkınlıkla görüp istavroz çıkararak bu sefer tüfeklerine sarılıp top güllesi misali mavzer mermileriyle Zogo’yu vurmuşlar, ancak Zogo yine üzerlerine gelmeye devam etmişti. Zogo Niyazi, sokak lambası altına gelip delik deşik bedeniyle, kızıl gözleri ve üstündeki kurumuş kanlara tezat soluk bedeniyle arzı endam edince o gözü kara komitacılar tüfeklerini fırlatıp çığlık çığlığa yüz geri edip kaçmışlardı. O günden sonra Nikola Voyvoda’yı Edirne’de kimse görmemişti. Hatta Bulgar ordusuna katıldıktan sonra Balkan Harbi zamanında bile Edirne istikametine yürümeyi reddedip firar ettiğinden asker kaçağı olarak takip edilip asılarak can vermişti!

Cüce Ragıp komitacıların işini gördükten sonra asıl Edirne külhanları üzerine olan planını gerçekleştirebilmek için gölgelere gire çıka peşinde Zogo ile birlikte Kaleiçi’ne dek gelip en namlı kabadayıların gelip takıldığı Maxim Meyhanesi’ne gelmişti. “Zogo’nun soytarısı!” diye takılanlarla alay edip: “Hey avanaklar! Zogo’yu öldü sanırsınız ama ölmedi. Buraya geliyor. Siz kevgire çevirdiğinizi zannedin, Zogo şerbetlidir ki ta yedi göbek öteden nenesi Bojik cazısıdır, tılsımlanmıştır. Kurşun işlemez, kurşun işler olsa Zogolli Paşa’ya nasıl kurşun ata? Ama çaresi bendedir, kurtarmam için yalvarırsınız!” demiş ve tüm gülmeler, küfürler alaylar karşılığında sadece sırıtmakla yetinip bir köşeye geçip oturmuştu. Zogo’nun cesedi yaralı haliyle içeriye dalar dalmaz kimi korkudan bayılmış, kimi duaya kimi namaza durmuş, kimi kaça durmuştu. İçlerinden yürekli bir tanesi çıkıp: “Bakalım tılsım kaç para Niyazi!” diyerek belinden çektiği revolveri Niyazi’nin kafasına doğrultup ateşlemiş, adamın beynini paramparça etmişti. Ancak Zogo yine yürümeye devam edince korkudan olduğu yerde can vermişti. Zogo üstlerine geldikçe altlarına pisleye pisleye bir köşeye kaçmışlar, Cüce Ragıp’a yalvarmaya başlamışlardı. Ragıp oyun gereği bir anda Zogo’nun bıçağını belinden sıyırıp cesede saplar saplamaz paltosunun cebindeki kuklanın başını kırarak ezmiş, böylece yürüyen ceset olduğu yere yıkılmıştı. Külhanbeyleri kendilerini kurtardı diye cücenin ellerine yapışmış hepsi Ragıp’a biat etmişti. Ancak ne olur ne olmaz Niyazi yine hortlar diye Edirne’nin Bulgar köylerinden birinden usta bir cadıcı çağırılmış, kalbi çıkartılarak haşlanmış, cesedi göbeğinden yedi kere toprağa kazıklandıktan sonra yakılıp öyle gömülmüştü. Ragıp da yaptığı iyilik karşılığı sırrını açık etmesin diye saraylı kadına her ay aldığı haraçtan bir miktar göndermiş, ta Balkan Harbi’ne dek bu düzeni sürdürmüş, İttihatçıların beli makineli fedaileri bile ona ilişmeye çekinmişlerdi. Neyden sonra harp zamanı gelip seferberlik ilan edilince Edirne’nin diğer külhanbeyi, kabadayı taifesiyle birlikte cenkten korkup şehirden savuşup gitmiş öylece de ortalıktan kaybolmuştu. Savaştan çok çok sonraları bunların bir kısmı geri dönmüş ancak Ragıp da dönmeyenler arasında yerini almıştı. İlkin öldü sanmışlar ancak İstanbul’da nev zuhur bir kabadayının yanına kapılandığını duyunca da hiç şaşırmamışlar; “Aslına rücu etmiş…” demişlerdi!

SON
Mehmet Berk Yaltırık
20 Ekim 2013 – İstanbul



* Söz konusu kişinin Edirne’de 2012’de vefat eden Zogo Pastanesi’nin sahibi Zogo lakaplı Niyazi Aydınlık ile arasında sadece isim benzerliği bulunmakta olup kendisiyle bir alakası yoktur, hayali karakterdir. M.B.Y

Bir Acayip Hovardalık

(Bir Tuhaf Hovardalık, Gölge E-Dergi, 73. Sayı, Ekim 2013, s. 09-12)

(Ahmed Rasim’in Fuhş-i Atik-Eski İstanbul’da Hovardalık adlı hatıratından ilham alınarak yazılmıştır… M.B.Y)

            Eski İstanbul’un hovardalık hikâyeleri, baskınları, aşkları, kapışmaları elbette ki meşhurdur. Yaşı yetenler yaşadıklarını, muasırlarımız büyüklerinden dinlediklerini, daha ufaklar muzır neşriyata düşkünlüklerinden yazıya aktarıldığı kadarını bildiğinden herkesin malumudur. Sayısız hikâye ve mesel anlatılır durur. Ancak en acayibini seneler evvel Allah rahmet eylesin meşhur muharrir Ahmed Rasim Beyefendi’den dinlemişizdir, hatta o esnada orada bulunan Maarif Kalemi kâtiplerinden Şekip Bey de hızlıca steno ederek yazıya dökmüştür. Görelim bakalım o gece merhum Ahmed Rasim üstadımız neler anlatmış:

            “Eski İstanbul’un en debdebeli en hareketli senelerinde bizim de bazı hovardalıklarımız olmuştur elbet. Hatta bunları vakti zamanında Fuhş-i Atik namıyla neşrettik. Ancak yaşadığım bir hadise vardır ki sadece hovardalık olarak değil, kendi hayatımın dahi en acayip, en akıl sır ermez hadisesidir. Ben pek öyle kocakarı masallarına, üfürkçü palavralarına itimat etmem lakin bir vakit öyle dehşetli bir hadiseye şahit oldum ki şu zamanda bile gayri ihtiyari tüylerim diken diken olmaktadır. Bu hadiseyi Fuhş-i Atik’e yazmaya da cesaret edemedim, şimdi sizlere nakletmekteyim.

            İkinci Meşrutiyet’ten çok önceydi, Sultan Hamid devri tabi. İstibdad’ın en göz açtırmadığı seneler. Sokaklarda Fehim Paşa’ların, Arap Abdullah’ların, Matlı Mustafa’ların, Onikilerin cirit attığı, evlerden köprü altlarına binbir çeşit bitirimhanenin, batakhanenin fabrika misali çalıştığı vakitler… Fuhş-i Atik’te bahsettiğim, hovardalık ahbablarımdan bizim Perukâr’ın berber dükkânındayız. Yine ahbablarımdan, Fuhş-i Atik’i okuduysanız tanıyacağınız Faiz Bey de orada. Gündüz vakti, dükkan açık ama Perukâr piyasada yok. Karşısındaki terzi madama sorduk: “Siz gelmeden bir-iki saat evvel kapıya haydut görünüşlü, bitirim kıyafetli biri geldi. Perukâr beyoğlumu takımları ile aldı gitti, dükkânı da kapatmaya lüzum görmedi.” dedi, madama belli etmedik ama endişe duyduk. Belli ki traşa gitmişti ama haydut görünüşlü adam lafı geçtiğinden haliyle korkuyorduk. O vakitler İstanbul’da kaldırım kurdu, sokak kopuğu, külhanbeyi, kabadayı gırla! Bazı semtlerde gündüz gözüyle adam bıçaklanır, en lüks tiyatroda silahlar atılır, umumhanelerden kadın kaçırılırdı… Neyse baktık bizim Perukâr köşeyi dönmüş geliyor, neşeli neşeli de yürüyor sanırsın maşukasının koynundan çıkıp da gelmiş. Geldi ama yerinde duramıyor, bize selam verirken boyne “Yaşadınız! Hadi yaşadınız!” diye söyleniyor, bizi büyük meraka gark ediyordu. Madamın bize söylediklerini ona da söyledikçe daha da keyifleniyor, manalı manalı gülüyordu. Neyden sonra Faiz’in uzattığı konyak şişesinden bir yudum alınca kendine geldi de bizleri meraktan kurtardı:

“Kapıya gelen o külhanbeyi, Gugulik Süleyman’ın adamlarından.”
“Bu Gugulik Süleyman, meşhur Onikiler’den Gugulik Süleyman değil mi?”
“Öp babanın elini! Ta kendisi! Bir müsademe yaşanmış gece, bir adamıyla birlikte ahbaplarından birinin bu civardaki evine sığınmış. Saçını sakalını kesmesi iktiza etmiş, ipini koparmış bir kiralık fedainin kurşunlarına gelmesin diye, adamını göndermiş: “İlk rastladığın berberi kap gel!” diye emretmiş. O şahıs da benim dükkâna gelince haliyle beni çağırttı.”
“Ey? Peki bu sevincinin sebebi nedir?”
“Patlama yahu anlatacağız! Neyse ben ilk güvenmedim, adamın sıfatından belinde taşıdığı makineden mütevellit korktum biraz. Gugulik Süleyman der demez Onikiler’in belalı maceraları gözümün önüne geldi, dükkânı bile kapatmayı unutup takımları alıp çıktım. Ecel terleri döke döke traş ettim koca kabadayıyı. Memnun kaldı, hem bahşiş verdi hem de sevinçli anına denk gelmiş: “Sen beni bu müşkül vaziyetten kurtardın ben de sana bir kıyak yapayım, ahbaplarını al gel. Birlikte Anika’nın Yeri’ne gidelim!”
“Ufak at da civcivler yesin be Perukâr!”
“Yalanım varsa namerdim. İnanmıyorsanız akşamüzeri kaldığı yere gelin benimle, Anika’nın Yeri’ne gittiğimiz vakit görelim kim yalancı!”

Teklifini kabul edip dükkânda akşamı beklemeye başladık. İnanmamamız gayet yerindeydi, zira o vakitler Anika’nın Yeri tıpkı Kaymak’ın Yeri gibi sadece bu türden belalı kabadayıları, külhanbeyi geçinen paşazadeleri, bitirim mirasyedileri kabul eden, bizim gibi masum(!) hovardaların eşiğine bile yaklaşamayacağı umumhanelerdendi. Yani öyle kalkıp Bomonti Birahanesi’ne gider gibi gidemezdiniz azizim, daha içeriye adımınızı atamadan kapıda bekleyen kabadayılardan biri maazallah kaba etinizden şişleyiverirdi! Dükkânda akşama kadar muhabbet ettik, bir-iki müşteri geldi gitti akşam ezanı okunurken dükkânı kapatıp hep birlikte çıktık. Perukâr’ın bizi getirdiği evin önüne gelene kadar halen bu Anika’nın Yeri mevzusuna palavra gözüyle bakıyorduk. Lakin kapısında silahlı külahlı birkaç külhaninin beklediği bir eve gelir gelmez vaziyetin sahici olduğunu anlamakta gecikmedik! Gugulik Süleyman Bey bizi davet edince yukarı çıkmış, sofada kısa bir muhabbete girmiştik. Ancak bizim halimiz görülmeye değerdi doğrusu. Ben henüz talebeyim, hovardalık alemlerine tam alışmamışım, şimdi ise tam karşımda hakkında kanlı hikayeler dinlediğim Onikiler’den biri oturuyor. İnsan nasıl korkmasın? Çekincemizi Gugulik Süleyman Bey de anlamış olacak ki muhabbeti sürdürdü, Perukâr’ın konuşmasının hoşuna gittiğinden bahsetti biz de kendimizi anlattıkça Gugulik Bey’e ısındık ancak sanki sadrazam paşanın huzurundaymışçasına bir çekincemiz hep vardı. Kahvelerimizi içtikten sonra hep birlikte kalkıp evden çıktık, yanımızda yöremizde ceket omuzda bıçak kuşakta külhanilerle Anika’nın Yeri’ne doğru yollandık. Biz tabi Gugulik’in ardında o kadar silahlı adamın ortasında yürüyoruz ya bu sefer korku yerini somun pehlivanlarına yaraşır kof bir cesarete bıraktı. İnsanların korkulu bakışlarından, köşe başlarında racon kesen kaldırım itlerinin kafalarını kabahat işlemiş gibi eğmelerine öylesine tesir altında kaldık ki sanırsınız ben de o azılı kabadayılardan biri olup çıkmışım!

İşte biz bu halde Anika’nın evine geldik. Madam Anika geçkin yaşına rağmen güzelce bir hanımdı, bizleri kapıda karşıladı. Evin odalarından çeşitli müzik sesleri, naralar duyulmakta. O vakitler baskınlar meşhur bir evde hovardalık edildiğini mahalleli bir duysun anında imamı önlerine katıp kalabalıkla evleri basar zamparaları döve döve karakola dek sürüklerlerdi. Ama ahalinin bu kabadayı güruhuna dişi geçer mi? Bellerinde tabanca, bıçak eksik olmayan, işledikleri cinayetlerden ötürü cana kıymak icap ederse çekinmez bu kimseleri sıkıysa karakola dek sürükle bakalım! Biz tabi eğlenmeye koyulduk, evin sermayelerinin her tenden her soydan güzelliklerine meftun olduk, ancak bizi yine bir korku aldı. Madam Anika’nın yüzü sararıp solmuş bir halde odanın önünden geçtiğini görünce, Faiz’le ben “Ne oluyor?” diye çekindik. Perukâr oralı olmayıp eğlenmeye devam etti ama bizim içimize bir kere kurt düşmüştü. Gugulik Bey de bizim bu halimizi görüp neden korktuğumuzu sorunca meseleyi ona da aktardık. “Benim misafirimsiniz kılınıza kimse dokunamaz. Mühim bir şey değildir, şimdi sordurur öğrenirim mevzuyu” diyerek bir adamını Madam Anika’nın yanına gönderdi. Adam odaya soluk bir yüzle dönüp, fısıltıyla: “Belgradlı Zoran da eğlenmeye gelmiş. Tesadüf bu ya Dağlı Eşref de evde. Birbirlerinden haberleri yokmuş. Aralarındaki husumet malum, bir rezalet çıkar diye çekiniyormuş.” deyince, Gugulik Süleyman da belli belirsiz bir çekince gösterince biz iyice telaşlandık. Süleyman Bey: “Sizin çekinmenize gerek yok. Bu Dağlı ile Belgradlı, iki gaddar kabadayıdır. Nedenini kimse bilmez hiç geçinemezler, ölümüne hasımdırlar. O yüzden birbirlerinin pek semtine uğramazlar. Anika onları idare eder, kazasız belasız!” deyince biraz rahatladık. Ama iş öyle gitmedi tabi.

Faiz’le ben korkunun tesiriyle olacak hacetimizi gidermek için ayakyoluna inmek maksadıyla Gugulik’ten müsaade isteyip odadan çıktık. Tam o esnada karşı odalardan birisinin kapısından gözleri öfkeden kızıla kesmiş dağ gibi bir adam gürültüyle çıktı. Madam Anika ardından bağırıyordu: “Aman Eşref paşamu, kendine gelesin!” diye beyhude yere çırpınıyordu. Dağlı Eşref dedikleri kişi bu olmalıydı. Biz tam hacetimizi gidermekten göz işaretleşmemizle vazgeçip odaya dönecekken bu sefer çaprazımızdaki odanın da kapısı gürültüyle açıldı, gözleri bir acayip, soluk suratlı bir kabadayı çıktı. Dağlı’ya öfkeyle bakmasından ötürü bunun da Belgradlı Zoran olduğunu anladık. Anladık anlamasına ya biz de korkudan helak olduk, bize bir halel gelecek diye mıh gibi çakılıp kaldık olduğumuz yere. Aralarında Slav lisanında söyleşmeye başlamışlardı dillerini anlamıyorduk ama bağrışmalarından ötürü birbirlerine sövdükleri gün gibi meydandaydı.
İşte tüm acayiplik o söyleşmenin ardından başladı. Dağlı Eşref gözümüzün önünde sara hastası gibi titremeye başladı. Titriyordu ama bir yandan da kuduz itler gibi ağzı köpürüyor, tuhaf hırıltılar çıkarıyordu. Koca adamın sanki maymun misali kıllar çıkardığını, kan çanağı gözlere ve taşra çıkmış koca dişlere büründüğünü gördük! Ecinni misali bir mahluk olup çıkmıştı. Belgradlı da birden bire ateş kızılı korkunç gözlerle bakmaya başlayıp taşra çıkmış sivri dişlerle buna hırıldamaya başlamasın mı? Bunlar birbirlerinin üzerine atılıp kendi ecinni fıtratlarınca pençeleşmeye başladılar. Ben kabadayı kapışması da gördüm ama böyle iki ecinni kabadayının kapışmasını ilk kez görüyordum. Kurt suretine bürünmüş Dağlı Eşref korkunç bir uluma koyuverince tüm cümbüş sesleri ve gülüşmeler sükût etmişti. Biz de o ulumanın tesiriyle iyice korkup can havliyle odaya geri dönüp kapıyı ardımızdan sıkıca kapatmıştık. Süleyman Bey, adamlarına kapıyı tutturup kapışma bitene kadar beklememizi söyleyince emrine uyduk. İçeriden tuhaf hırıltılar, tıslamalar geliyordu. Gün doğmaya yakın sesler aniden kesilince odadan çıkmıştık. Ezana yakın ikisinin de kapışmayı bırakıp çekip gittiklerini öğrendik. Süleyman Bey, hayatımızın tehlikeye girmemesi için bu geceden ve olanlardan kimseye bahsetmememizi emretti, sonra da evlere dağıldık.

Birkaç hafta hovardalığa da çıkamadık, evden işe, işten eve… Neyden sonra bir Bulgar külhanisiyle bir meyhanede sohbet hâsıl oldu. O da bu kapışmaya şahit olmuş bize meseleyi anlattı. Bunların itikadınca Balkan memleketlerinde “vampir” dedikleri kan içen hortlaklarla “vurdalak” dedikleri kurt suretli adam parçalayan ecinnilere dönüşen mahlûklar birbirleriyle süreta kapışmaktalarmış. Biz evvelce Evliya Çelebi’de Kafkas cazularının kapışmalarını okumuştuk ancak böylesine bir şeye evvelce şahit olmamıştık. Buna göre Belgradlı hortlak iken, Dağlı Eşref vurdalakmış, işte bu yüzden o gece birbirlerinin kokularını almışlar, o yüzden kapışmışlarmış. Meşrutiyet’ten evvel ikisi de ortalıktan kayboldu, öldürdüler mi birbirlerini, yoksa güç yetiremeyip kaçtılar mı Allah bilir!

Doğru mudur yalan mı bilmem. Belki hokkabazlıktır, belki bu kabadayıların nam salmak için sırları kendilerine has bir tür madrabazlığıdır kim bilir? Ancak bu hadiseye şahit olduğumuzdan, ne ilimle ne de fenle izah edemedik, çocukluğumuzun korkulu düşleri misali bu hadise de aramızda öyle unutuldu gitti işte…”
SON
Mehmet Berk Yaltırık
9 Eylül 2013 – İstanbul

Kabir Kaçkını Beygir

(Kabir Kaçkını Beygir, Gölge E-Dergi, 72. Sayı, Eylül 2013, s. 77-80)

(Not: İhsan Oktay Anar’ın “Amat” isimli romanında, ölümsüzlükle ilgili anlatılan bir hikâyeden ilham alınarak yazıldı.)
           
Sultan Hamid devrinin Edirne’sinde Menzilahır mevkiinde meskûn Romanlara mensup Davulcu Bekir’in oğulları Abdo ile Süleyman adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar ellerindeki tek beygirin çektiği bir talikayla tüm gün şehri gezer, yük ve eşya taşıyarak geçimlerini sağlarlar, arada da Karaağaç semtinden Abalar Başı’na avamdan kimseleri getirip götürmek için faytonculuk ederlermiş. Yolları ezkaza Rumlarla Bulgarların mahallesine düşerse onlara laf atan kaldırım kurtlarına bıçak çekip dayılanmaktan da eksik kalmazlarmış. Edirne’nin gecelerinde caka satan, Karaağaç kuytularında kumar oynamaya giden külhani kısmıyla, evlere giren hırsız taifesiyle yüz göz olurlar ancak bunların çağrılarına kulak asmazlar, günlük kazanıp günlük yer içerler, şarabı eğlenceyi hayatlarından eksik etmezlermiş. Kavgası cümbüşü eksik olmayan Menzilahır mahallesine, taş yollar üzerinden takır takır seslerle toprak yollarla çevrili mahalleye girerler, çoluk çocuk sesleri, çalgı nağmeleri arasında oturdukları talikada oynaya oynaya tek göz ahırlarına girip çıkarlar, kimseye el açıp minnet etmeden yaşayıp giderlermiş.

            Bir gün ahıra her nasılsa öyle bir halde gelmişler ki kapısını bağlamayı dahi unutup kapıya çakılı nazarlığı dahi düşürmüş. Şayet kafaları o denli dumanlı olmasa ziyadesiyle batıl inançlı bu insanlar kapıyı sıkıca bağlayıp atadan dededen nazardan, büyüden koruyucu tekerlemelerini okumayı ihmal etmez, nazarlığı da kapıya geri asarlarmış ki kendilerine ve hayvanlarına dışarıdan, öte âlemlerden gelebilecek kötülükler dokunamasın. Ancak Karaağaçlı Meyhaneci Apostol’un ta Kostantiniyye’den getirttiği afyonlu şarabı fazla kaçırınca talikayı güç bela zapt ederek sallana sallana ahırlarına gelip samandan yatakları üzerinde sızıp kaldıklarından ne kapıya ne nazarlığa dikkat edebilmişler. İşte tüm bunlardan ötürü her türlü fenalığa teşne bir halde sızıp kalmışlar. O muhitin mütevazı kabristanında, Cumartesi günleri haricinde mezarından çıkarak denk getirdiği bebeklerin ciğerini, hayvan kısmının kanını içen gözü kanlı cazu taifesinden bir heyula, yatsı ezanı okunup cinlerin vakti ilan edilince ceset başına üşüşür gulyabanileri kaçırtıp mezarından çıkmış. Kapkara dilini çürümüş sivri dişleri üzerinde dolaştırıp ateş kızılı gözleriyle evlerin ve ahırların kapılarını yoklayarak, çarpık çurpuk kolları ve ayaklarıyla toprak yollar üzerinde yılan misali sürüne sürüne ilerliyor, her kapı önünde ve pencerelerde nazarlıkları, sarımsakları, acayip yazılı tılsımları gördükçe tıslayarak başka bir tarafa seğirtiyormuş.

            Burnuna çarpan insan ve hayvan kokularından iştaha gelerek korkunç hırıltılarla, tıslamalarla kâh sürünerek kâh çarpık ayakları üzerinde iki yana sallana sallana yürüyen cazu, kapısı bağlanmamış ve de nazarlığı düşmüş bir ahıra denk gelince büyük bir iştahla içeriye girmiş. Ahırdaki atın huysuzlanmasına, deli gibi tepinmesine karşın ipini çözerek sırtına atlayarak ahırdan dışarıya çıkarmış. Sabaha kadar hayvana eziyet edip sokaklarda koşturmuş, kanını içerek perişan etmiş. Sabah ezanı okunurken de atı ahıra geri bırakıp sallana sallana kabrine geri dönmüş. Gün doğup horozlar öttüğünde, uyanıp da atlarının perişan halini gören Abdo ile Süleyman yorgun halinden ve kan ter içinde kalmasından, boynundaki tuhaf yaralardan korkup, atı mahallenin öbür ucunda izbe bir kulübede yaşayan Kurşuncu Fati’ye götürmüşler. Fati Kadın, atı görür görmez bir cazunun musallat olduğunu anlamış. Cazunun at ölene dek Cumartesi günleri haricinde her gece gelerek kanını emeceğini söyleyerek kapılarını sıkıca örtüp, nazarlık asıp atı da sıkıca bağlayarak zapt etmeleri gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine Abdo ile Süleyman ahırlarına döner dönmez atı ahırın üstüne yapıldığı kadim taş binadan kalma temellere zincirledikten sonra kapılarına yeniden nazarlık ve sarımsak asmışlar. Cazu gelince tedbir olsun diye odun kesmeye yarar nacaklarını Tenekeci Tıbı’ya götürüp keskinleştirdikten sonra geceyi beklemeye koyulmuşlar.

            Gün geceye dönüp yatsı okunduğu vakit Abdo ile Süleyman oldukları yerde sızdığında, kabrinden çıkıp gelen cazu bir kere tadını alarak musallat olduğu atın tepesine çıkmak için yine sürüne sürüne ahırın önüne gelmiş. Kapıyı bağlı, tılsımları da asılı görünce ahırın duvarlarına vurarak içeriye girmeye çalışmış. Korkuyla yerlerinden sıçrayan Abdo ile Süleyman oldukları yere sinmiş, arada bir pencereye yapışıp kara tırnaklarını cama sürten kızıl gözlü cazudan korkularından ne yapacaklarını şaşırmışlar. Cazunun geldiğini hisseden at olduğu yerde toynaklarıyla yeri eşeleyerek deli gibi kişnemeye başlamış. Cazu içeriye giremeyince atı dışarıya çağırmış tıpkı önceki kurbanlarına yaptığı gibi. At muazzam bir güçle zincirlerinden kurtularak ahırın kapısını yıkarak dışarıya fırlar fırlamaz cazu atın tepesine binerek boynunu dişlemeye başlamış. Abdo ile Süleyman can havliyle ne yapacaklarını pek de bilemeden dörtnala koşturan beygirin peşine düşmüşler. En son cazu zaten kendine hayrı olmayan beygirin tüm kanını çektiğinde beygir olduğu yere yığılıp kalmış. Cazu beygirden akan son birkaç damla kanı yalamanın derdine düşmüşken Süleyman hırsla arkasından yetişip: “Abe emdin kuruttun beygiri kuruttun!” diye baltayı cazunun kafasına indirivermiş. Cazu kafasından akan siyah kanlarla beygirin üstüne yığılıp hayvanın kafası bu kanlarla simsiyaha dönerken, Abdo yol yordam bilir diye mahalleden aşağıya inerek rica minnet Sen Jorj Kilisesi’nin Bulgar papazını çağırmış. Cazu kendi taraflarına da iner diye korkan papaz, Edirne Bulgar cemaatinden bazı gençleri de ardına takıp atın tepesinde ölüp kalmış cazunun cenazesinin yanına gelmişler. Süleyman’ın balta darbesiyle böyle ölüp kalmasına bir anlam verememişlerse de adettendir diye cazunun kalbini çıkarıp kalbinden bir kavşak kenarına göbeğinden kazıklayarak gömüp ağzına sarımsak doldurdukları kafasını kesip başka bir tarafa gömmüşler.

            Beygirlerinin kaybıyla muazzep Abdo ile Süleyman, artık işe yaramaz diye atı kimsecikler görmeden büyük ve geniş bir çadır bezine sardıktan sonra ertesi gün geç vakitte gizli gizli kaçak kesim yapan beygir kasaplarına götürüp satmayı düşünmüşler. Bu yerlerde hayvan namına her türlü şey kesildiğinden bir günlük ölmüş bir beygirin bile etinin kesilip paragöz bir kasaba satılması işten bile değilmiş. Ertesi gün akşama doğru ancak kendilerine gelip çadır bezinin bir ucuna yapışarak ölü beygirlerini kaçak beygir kasaplarından birine götürmüşler. O günkü şarap paralarını ve kayıntılarını çıkartacak bir miktarda anlaştıktan sonra hayvanın leşini kasabın önüne bırakmışlar. Kasap kokmuş hayvan leşlerini kesmeye alıştığından zerre iğrenme emaresi göstermeden sanki hayır bir iş yapıyormuş gibi besmeleyle bıçağını çektiğinde hayvan olduğu yerde debelenmeye başlamış. Kasap, Abdo ve Süleyman’ın şaşkın bakışları arasında kızıl gözleriyle cana gelen, sivri dişlerini göstere göstere kişneyen at kasabı çifteyle yere yıkınca kasap bir yana Abdo ile Süleyman başka yöne doğru kaçmışlar.. Az buçuk gavur, Müslüm dualarıyla ahıra geri dönen Abdo ile Süleyman, yaptıkları iş ortaya çıkar diye kimseye bahsetmemeye ant içmişler. Ancak at peşlerini bırakmamış. Çünkü kafası yarılan cazunun kanları ağzına dökülünce cazu gibi hortladığından bir hortlak misal en önce yakınlarına musallat olmuş. Onların ardından ahırın kapısına dayanan beygir, toynaklarını duvarlara vura vura, pencereden sivri dişlerini gösterip korkunç seslerle kişneye kişneye Abdo ile Süleyman’ı derin korkulara gark etmiş.

En son Süleyman’ın aklına bir çare gelmiş. Hem de öyle bir çare ki insan öyle bir durumda neyi nasıl akıl ettiğine şaşarmış. Süleyman: “Abe Abdo ne üldürelim bunu? Yakalayıp zapt edelim, ortlayan beygir diye er yerde anlatırız! Erkezler panayır gibi gürmeye gelir, sipali verirler. Paşalar gibi zengin uluruz beya!” deyince onun da aklına yatmış. Üzerine sarımsak koçanları bağladıkları bir cins kemendi hazır ettikten sonra ahırın kapısını açıp beygiri içeriye çağırmışlar. Kana susamış hortlak beygir korkunç kişnemelerle ahıra girer girmez sarımsaklı kemendi beygirin boynundan geçirdikten sonra karışık dualarla, sarımsak sürdükleri zincirlere dolayarak yine duvara zincirlemişler, ancak bu kez dualı zincir ve iplerle bağlandığından duvardan koparmaya gücü yetmemiş. Camdan pencereden bedava seyreden olur diye çadır bezleriyle ahırın camını kapatıp sabahı beklemeye başlamışlar.

Ertesi gün mahalleye ahırlarında ölümden dönmüş, kimsenin görüp işitmediği tuhaf bir beygir bulunduğunu söyleyince ilk önce kimse sözlerine inanmayarak milletten para cukkalamak için uydurabileceklerini düşünmüşler. Ancak merakına yenik düşen Malu isimli bir kadın, siyah toynaklı, korkunç görünüşlü, sivri dişlerini göstere göstere korkunç seslerle kişneyen ateş kızılı gözlü hortlak beygiri görüp tüm mahallenin dedikoducularına yayınca hortlak beygiri görmek isteyenler evin önünde kuyruk olup Abdo ile Süleyman’a miktarı ölçülemez paralar kazandırmışlar. Hortlak beygirin namı cümle Rumeli’ye ve İstanbul’a dek uzanmış, başka başka semtlerden paşalar, beyzadeler, erkekliğini sınamak isteyen kabadayılar, melankoliden avurtları çökmüş feylesoflar, parası ve zamanı bol bir nice amelsiz kimseler Menzilahırı’ndaki o ahıra gelerek hortlak beygiri görmek istemişler. Osmanlı gazeteleri mevzuyu yazmak istemiş ancak padişahtan ziyade padişahçı sansür kurulunda bulunan bir paşa: “Kalabalığın resmini gösterip memlekette kıtlık var derler, padişahımıza halel getirmek için kullanırlar!” diye haber yapılmasını yasaklamış. Kapitülasyon marifetiyle yasağı delebilen ecnebi gazetecilerden birkaçı da fotoğraflarda bulutlu gibi görünen bu hortlak beygirin hikâyesini Frenk neşriyatında meşhur etmişler.

Günün birinde Frenk illerinden bir mektup gelmiş Abdo ile Süleyman’a. Tahmis Meydanı’na inerek arzühalci Avram Efendi’ye mektubu okuttuklarında bir Frenk soylusunun gelerek atı istedikleri miktarı belirterek satın almak istediği yazıyormuş. Avram Efendi’ye, cevaben bir mektup yazdırarak yüklü bir paraya beygiri satabileceklerini ve ahırın adresini cimine noktasına kadar yazdırıp göndermişler. Öyle ya bu mektubun sahibi hakikaten gelirse bu yüklü parayla hayatları külliyen değişebilirmiş. Fırtınanın ağaçları neredeyse kökünden söktüğü, korkunç uğultularla estiği bir gece ahırın kapısı çalmış. Kapıyı açtıklarında boynu sargılı, soluk benizli, tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş, sol yanında büyükçe bir süvari kılıcının asılı olduğu tuhaf görünüşlü bir Frenkle karşılaşmışlar. Tek cümle konuşmadan Frenk onlara koca bir kesede istedikleri parayı verdikten sonra kendisine kanı ısınmış gibi görünen hortlak beygiri çözdürüp sırtına atlamış. O esnada Abdo ile Süleyman tuhaf şeyler görmüş. Beygirin sırtına atlayan Frenk birden boynundaki sargıyı çıkarmış. Başını omuzlarından sökerek alelade bir kelle gibi elinde taşıyarak kara suretli beygirle birlikte dörtnala ilerlemiş. Elinde kesik kellesini sallayan kesikbaş, sırtına bindiği hortlak beygirin ürkünç kişneme sesleri arasında gözden kaybolup gitmiş…


SON

Mehmet Berk Yaltırık
10 Ağustos 2013-İstanbul