1 Haziran 2017 Perşembe

İmparator



Fon Müziği (Yazarken çaldı durdu… M.B.Y): Ogniem i Miezcem-Obrona Zbaraza
http://www.youtube.com/watch?v=0drHclGf0oE

     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Beykent’in çayırlarına henüz apartmanlar yeni yeni dikilmekteyken…

Bundan seneler evvel başımdan Pal Sokağı Çocukları ya da Düğmelerin Savaşı (War of the Buttons, 1994) benzeri bir hikâyenin geçtiği vakitler. Tahta kılıçları erkenden gönderince fırıncının arka bahçesine, çocukluğa doyamamanın verdiği o güzel hisle yaşanmış bir hadisenin muhteşem cereyan edişi…

Sene 2002, aylardan Şubat. Ben o dönem sekizinci sınıftayım. Edirne'ye kar yağmış. Her yer bembeyaz. O sene bir-iki hafta boyunca Baca’nın üst yolundaki yokuşlar hepten buz tutmuştu. Beykent’in o vakitler tren istasyonu tarafına bakan ilköğretim bahçesi. Öğle arası, yarım saatlik teneffüs. Ben kafamda yine Yüzüklerin Efendisi (romanı) ortalıkta dolanıyorum. O esnada hummalı bir cenk vuku bulmada! İlkokul ikinci sınıflar, birinci sınıf a şubesi ile kartopu savaşı yapıyor! Ancak öyle neşeli seslerin çınladığı alelade bir eğlence değil. Savaş çığlıklarını andıran bağırtılar ve bir kale bendini savunur gibi muazzam bir telaş… Buzlardan, karlardan servis giriş çıkışlarının yapıldığı büyük demir kapının kenarına bir kale kurmuşlar. Birinci sınıflarda sayı üstünlüğü var, ikinci sınıfları çepeçevre sarmışlar, etraf vızır vızır. Ben de durup seyrediyorum, mahalle anıları canlanıyor gözümde…

İkinci sınıf öğrencilerinden ikisi bizim servisle okula gidip geldiklerinden beni tanıyorlar. O yaşta Yüzüklerin Efendisi’ni okumaya başlamıştı bir tanesi, Age of Mythology’den hareketle Yunan mitolojisine merak salmışlıkları, bana da hikayeler anlattırmışlıkları vardı. Hikayeler, efsaneler masallar anlatan birini bulunca asla bırakmayan, eve dönüş yolunda sürekli muhabbet ettiğim çocuklar.

Bu noktadan sonra olaylar “Kenan Komutanvari” bir şekilde gelişmiştir ve hem benim hem gençlerin hayalperestliğiyle, benim ancak ve ancak sahnede yakalayabileceğim enteresan bir ruh haliyle ilerlemiştir…

“Berk abi etrafımızı sardılar, kalemiz düşmek üzere!”

Normal şartlarda çevrenin güdümüyle, “el âlem ne der?” düsturuyla hareket eden biri için gülünüp geçilebilecek bir cümleydi. Ben ise o yaşlarda eğlenceden, doğaçlamadan velev ki hayalperestlikten hayatta kaçınmayan biri olduğumdan ve el âlemle hiç uyuşmadığımdan doğal olarak mevzuya atladım. Bir dönemler tahta kılıç savurmuşluğum da var. Ayrıca tarih okuyoruz, strateji damarımızı kabarmış, hafta sonu “age of empire”, hafta içi paso tarih öyle takılıyorum o dönemler. Geçtim ikinci sınıfların başına. Savaşmaya değil idareye! “Bir araya gelin! Kanatları oluşturun! Boşluk vermeyin!” Elimde bir ağaç dalı kalenin ardından komut veriyorum. Bunlar önce bir araya gelip saldırıyı püskürttüler. Bu sefer: “Etraflarını sarın!” dedim. Bunlar bilgisayar başında strateji oynaya oynaya aşinalık kazanmış çocuklar neticede, sayıca az olmalarına rağmen saflar halinde yarım çembere alıp amansızca savurdular kartoplarını.

Bir baktık teneffüs zili çalarken birinci sınıfların a şubesi dağılmış. İkinci sınıflar sarıyorlar etrafımı. Sanırsınız hakiki bir meydan muharebesinden şanla şerefle çıkmışız. Yüzler neşeli. İlk kim söyledi bilmem, birisi: “Yaşasın imparator!” diye bağırdı. Ötekiler de bağırmaya başladı. Diğer sınıflar, nöbetçi öğretmen şaşkınlıkla bakıyor. Okul binasına giriyoruz. Onlar kendi sınıflarına giderken: “Artık sana imparator diyeceğiz!” diye sesleniyorlar. Normal şartlarda benim yaşıtım birisi güler geçer ama bu oyun, tuhaf galibiyet hissi hoşuma gitmiş olacak ki onlar gibi kabulleniverdim. Üstelik o zamana kadar bilgisayar oyunlarında kaybettiğimiz, sokak oyunlarındaki o macera hissini perçinleyen yapısı nedeniyle bitmesini de hiç istemedim. Bizim kuşak televizyonla tanıştı, bilgisayar falan derken sokağa doğru dürüst doyamadan internet kafelere gömüldü, fırsatını bulunca oyunbozanlık etmedim haliyle.

Talih ya da tarihsel kaçınılmazlık, oyun yeni başlamıştı…

Birinci sınıfların a şubesi yenilgiyi kolay hazmedemediğinden birkaç gün daha kaleyi o yarım saatlik öğle arasında alabilmek adına ikilerle kıran kırana çarpıştılar. Bizimkiler a şubesini yenince, b şubesini çağırıp birleşerek saldırmayı teklif ediyorlar, bu eğlenceden onlar da mahrum kalmak istemiyor. İki sınıfa tek sınıf!  Öğle arası yemek zilinden önce ikinci sınıflarla toplanıp kapıların oradaki buzdan tahkimatı kuvvetlendiriyoruz. Harp edilecek öğle arasında. Cenk başlıyor. Çekişmeli bir mücadelenin ardından iki şubeyi de darmaduman ediyoruz. Bu sefer birinci sınıflar geliyor: "İmparator biz de seninleyiz!" diyor. Ancak bu kazanmadan çok o savaş simülasyonunun verdiği bir oyun tatmini. Onlar bile: “İmparator!” diyorlar. Yemekhaneye hızla iniş, yemeğin ardından soluğu bahçede alış ve ardından "kalenin" dibinde kapışma…

 Derken karlar erimeye başladı. Ancak hayalperestlere ne gam! Birinci sınıfların tekrar bir savaş isteği oluyor. Bu sefer kalenin oraya dal parçalarından, kumdan, topraktan kazıp çıkardıkları toprakla ufak bir tepecik inşa ettiler. Bir yandan da savunuyorlar. Bir'ler karşı tarafa geçiyor, ikiler hep galip olduk ama hepsinin yüzü gülüyor, hepsi "imparator" diye bağırıyor. Orada bilgisayar ekranında bulamadığımız bir şeyler vardı. “Biz de imparatorun emri altındayız!” diyorlardı.

İmparatorluk oyunu o noktadan sonra sınıfları aşmıştı. Bir gün üçüncü sınıfların meydan okuması gelince, bu eğlenceli oyun bambaşka bir hal aldı. Ben yeniden sokaklardaymışçasına gerçek bir eğlence bulmuşum, hepimizin dâhil olduğu, aramda o kadar yaş farkı olan çocuklarla beni bir potada eriten bir deli oyundu. Üçüncü sınıflarla cenk iki hafta kadar sürdü. Benim bir sınıf altımdan bir arkadaşım da katıldı bu simülasyona, sanki canlı satranç taşlarını idare eder gibi birbirlerine kar topu yerine kurumuş yaprakla, çer çöple, yeri geldiği vakit güreşerek girilen bu muhayyel cenge hayalperestlere dâhil oluyordu. Üçler de yenilgiyi kabul edince bakıyorum bu sefer üçüncü sınıflar başlıyor: “İmparator!” demeye.

Nisan ayı geldiğinde benim sınırlar(!)  dördüncü sınıflara dek dayanmıştı Yemekhaneye giriyorum bazı çocuklar ayağa kalkıp selamlıyor, oyun gerçeğe dönüşüyor bir nevi. Bir yandan cenk ederken bir yandan Yüzüklerin Efendisi, bir yandan tarih sohbetleri dönüyor. Sohbet de en az simülasyon kadar eğlenceli. Servisle dönüşte bu muhabbet gırla sürerdi. Oyun öyle bir hal aldı ki bir gün üçüncü sınıflar isyan etti! Yeniden yenilgiye uğratıldılar ancak havalar sıcaktı ve daha fazla şahit vardı. Çevremdekiler alaya alıyordu ilkin ama sonradan onlar da kabul ettiler. “Bu adamı imparator bellemişler, oyun moyun eleman harbi acayip bir mavra bulmuş kendine!” diyorlardı. Gün geldi dördüncü sınıflarla cenk kaçınılmaz oldu, yine ilköğretim bahçesi karıştı. Onlar da tabiri caiz ise tâbi oldular, “imparator” demeye başladılar. Hâkimiyet alanı ilkokul 4'e kadar olan sınıfların bulunduğu kırmızı kat, oyun bahçesi falan bildiğiniz Anadolu Beylikleri kafasında. Çocuklarla öyle güzel saatler, öyle sağlam eğlenceler dönüyor ben aynı geyiği mavrayı kendi mahallemde bile bulamamıştım doğrusu.

Sonra bir gün... Haziran ayı geldi. Liseye geçecektim. Haliyle benim de toplumla çekişmemin bir sınırı vardı. İster istemez kopacaktık, bambaşka bir ortama gidecektim. Belki başka okula. Topladım bunları. “Gençler artık liseye gideceğim hoş karşılamazlar artık. Oyun iyiydi.” dedim. Kabul etmediler ilkin. “Kal başımızda!” dediler, “İmparator bizi bırakma!” dediler. Sanırsın ölüm döşeğinde bir hükümdarım, öyle bir hissiyat. İnsanların tuhaf karşılayacağını kabul edemiyorlardı, bizim oyunumuza karışmaya hakları yoktu, öyle görüyorlardı. Hatta: “Liseye geçme abi, kal bizimle!” diyenler oldu. Hakikaten liseye hiçbir ilgim merakım yoktu. Sürekli hayalperestliğimi görüp: “Lisede üzülürsün!” diye tehdit yediğimden olsa gerek hiç sıcak bakmamıştı. Bu muhabbet de üzerine tüy dikti.

O yüzden onlara hem oyunda hem de sohbetlerimizde anlattığım tarih kafasıyla anlattım mevzuyu: “Ben de istemiyorum ama milli eğitim bizden daha güçlü. Sultan gibi düşünün…” Ardından oyunu devam ettirdim. “Size Cengiz Han’ı anlatmıştım. Zamanı gelince ülkesini dört oğluna bırakmıştı ve dönemi bitti. Sıra sizde!” Her sınıfa bir temsilci bıraktım bir de onların üstüne ikinci sınıflardan birini büyük han olarak bıraktım. Oyunu sürdürmekle kendimi kandırıyordum, onların da kandığı yoktu ya avunuyorlardı. Çekildim bir köşeye ama muhabbetlerimiz sürdü, oyun bitse de: “İmparator!” dediler. Liseyi pek sevemedim ama arkadaşlar iyiydi. Hiçbir geyik bana imparatorluk mevzusunun tadını aldıramadı.

Derken seneler geçti. Okula gittim ÖSS başvurusu için 2006'da. Bahçede eskilerden bir hocayla konuşuyordum, bir baktım arkamdan seslendiler yine “İmparator!” diye. Sonra 2008'de gittim, mezuniyetlerine. Okula her gidişimde karşılaştım. Hala imparator diyorlardı. Hala bir kısmı imparator demektedir. Aramızda güzel, eğlenceli bir anıdır. Yüzüklerin Efendisi sohbetlerini, tarih muhabbetlerini hala hatırlarlar. Liseymiş büyümeymiş, tahta kılıç savuramadıktan sonra sokakların neyini seveyim? İşte bu da böyle bir anımdır, gerçektir. Geçenlerde bugün artık üniversitede olan eski ikinci sınıflardan biriyle konuşurken: “Beş’lere gelmeden devleti size devredip liseye geçtim işte…” demiştim sohbet sırasında, hala yad ederim… Son çocukluk hatıramdır.

            Güzel günlerdi. Her şey bu kadar eskimemişti. Murat Kekilli, Yedialtı’yı Şubat’ta çıkarmıştı ancak yaza, sonbahara doğru “Salını Salını” şarkısı epey popüler olacaktı. Niyazi Hoca merhum değildi ve yeleğiyle arz-ı endam ederdi koridorlarda. Poli yahut Tahsin abi hala güvenlik kulübesindeydi, bizimle voleybol oynamak haricinde çok çıkmazdı kulübesinden. Şükrü abi sapa sağlam tenceresinin başındaydı, kantindeki abi memurluğu kazanıp Ankara’ya gitmemişti. Esma Hoca o zamanlarda da çok iyi tarih anlatıyordu. “Son kolonyalist Tanju” haricinde tanıdığım yegane ahbabım Tolga’ydı, o da hiperaktivitenin doruğunda olduğundan henüz bir teşriki mesaimiz yoktu. Beykent Lise Tiyatro Kulübü, Töre’yi sahneleyecekti. Trakya Üniversitesi’nden Yaşam Sahnesi topluluğu da üniversitede aynı oyunu sahneleyeceklerinden lise topluluğu oyuncuları onları ziyarete gitmişti. 2002 LGS nedeniyle onlara katılamadığım için Yaşam Sahnesi ile tanışıklığım birkaç yıl sonra gerçekleşecekti. Kapıda baştan sonra takip ettiğim ilk ve son futbol hadisesi Dünya Kupası vardı. Haramiler grubu birkaç ay sonra “Kar Yağıyor Bugün Ankara’ya” albümünü çıkaracaktı, grup “Dadaloğlu” yorumunun klibi ile görünecek “Mavi Duvar” yorumu popüler olacak “Yeşil Gözlerinden” şarkısı ile hatırlanacaktı. Milletin duygulandığı “Mavi Duvar” yorumuna, mizahi bir içtenlikle: “Birden çıktım birahanaden, koşa koşa gittim Hakkı Baba’ya, acı acı döndüm garsona, istedim bir tas işkembe çorba!” dizesini ortaya atmama ve birkaç samimi ahbapla her anmada sırıtmamıza birkaç yıl vardı. Bu arada Hakkı Baba da henüz hayattaydı…

Fırıncının bahçesini boylayan tahta kılıçlara göre iyi gitti “imparatorun askerinin” bahtları. Pal Sokağı’nın son muhafızları o güzel çocuklar, hayalden atlarıyla ilköğretim bahçesinden ayrılıp kendi yollarına savruldular…

Madem hikâyeciyim, mevzuyu da hikâyelere has bir şekilde sonlandırayım: “İmparatorun orduları zamanın şafağında dağıldı, kumların ve çimlerin ve karların ve beton zeminli bahçenin üzerinde gümleyen ayak sesleriyle düşmanı korkutup dağıtan o kahramanların her biri tarih oldu. Dal desenli sancak çoktan zamanın tozuna karıştı. Ama imparator efsanesi hala sağda solda, fısıltılar içerisinde, handa, dergâhta ve bargâhta anlatılmaktadır. Onun ismi o günleri görenlerin ağzında hala yaşamaktadır hatta bu ahir zamanda bizzat onu gördüğünü söyleyenler, hayaletinin bahçede dolaştığını söyleyenler vardır. Derler ki bir gün yine ülke karanlığa gömülecek, savaşan beyler ve hükümdarlar ortalığı karıştıracak, yine haklılığı savunan bir ordu kıstırılacak, işte o zaman imparator meşhur tahta kılıcıyla birlikte geri dönüp tekrar o yenilen orduya yol gösterecek, sonra onların başına geçip yeniden bahçeye hükmedecek…”

Bunun üzerine de bir “Kaf Dağının Ardında” gider mi gider: http://www.youtube.com/watch?v=GutROtnDUHU

Emekli bir imparator

29 Haziran 2014 – İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder