14 Aralık 2013 Cumartesi

Vampirler Qalası-Qırımtatarca Qısqa Qorqu İkayesi




(Bu ikaye evvelden İngilizce yazıldı, son Türkiye Türkçesi’ne tercime etildi. Endi Emre Dizer ve Hale Kalkay'ın yardımlarınan Qırımtatarca’ga tercime etilip Radio Azaq sahifesinde yayınlangan son mınav blogda yayınlana. M.B.Y)


(1539-Valakya-Karpat Tavları’nda bir yer)

Bir taqım Osmanlı süvarisi dörtnalğa tavlar ve tüzlükler üstünde keteler. Belgrad’dan Varna’ga kete ediler; çünkü Varna valisi Ali Paşa olarnı qatına çağırğan edi. Karpat tavlarının üst betinden Tuna özeni yaqınlarınğaçe keldiler. Süvarilernin yolbaşçısı Balaban Osman, Osmanlı Devleti’nde nam salğan pek quvvetli ve yigit bir batır edi. Kün batğan vaqıtta süvariler bir çingene köyünin yaqınlarında toqtadılar. Yorulğan ve aç ediler.



Süvariler köynin hanına endiler, keçi peyniri aşap ayran içtiler. Batırlar könin yaqınlarındaki sırlı körünüşli qaleni seyir ete ediler. Balaban qale qorqunçlı körüne edi. Batırlar bu sırlı ve qaranğı qalenin ikayesini merak ete ediler. Süvarilernin yolbaşçısı Balaban Osman, çingenelerge bu qale aqqında pek çok sual soray edi. Qorqğan çingenelernin iç birevsi qale aqqında bir şey aytmadı. Balaban Osman açuvından kıçırıp qalenin ikayesini çingenelerden bir sefer daa soradı.



Şu anda qart çingene apayı hanga kirdi. Kart çingene apayı qorqunçlı körüne edi ve iç bir Osmanlı batırı onın balaban qorqulı közlerine baqalmadılar. Qart çingene apayı, Balaban Osman’nın qatına kelip ayttı: “İç bir çingene, qara qale aqqında laf etmez. Ne içün şunı meraq etesin? O yeri perilidir ve telikeli mahluklar qalede kezeler!”

Balaban Osman onen alay etip külgen son ayttı: “Mana baq qart apay! Adımnı eşittinmi? Men Balaban Osman! Batırlarımnen Osmanlı’da bizdi yahşı tanırlar. Biz huduttan hudutğa, Almanlarnen ve Acemlernen bile savaştıq! Atlarımıznın üstünde doğdıq ve qılıçlarımıznen çoq şovalyeni yendik! İç bir mahluktan qorqmaymız!”
Qart çingene apayı Balaban Oman’ğa baqıp küldi: “Bundan çoq vaqıt ögüne, Osmanlı atlılarının kelişinden evvel, Vladic adında bir Valaqya Beyi bu qaleni yaptıra. O bey menim qart anamnı iftira etip öldürte. Amma atalarım ep falcı edi ve qart anam qara büyü bile edi! Vladic Bey’ge lanet oquğanından, ölgen son mezarından çıqtı! Yani vampir oldı! Vladic bey’nin bir qızı bar eken. Vampir qıznı tişleğende qızçıq qansızlıqtan ölgen. Lakin şu qız ölgen son vampir olıp mezarından kelgen ve qale vampirlernen cinlernin lanetine oğrağan! O yerğe vampirler qalesi dep aytğan ekenmiz! O qadar cesür olsanız, qalege ketiniz! Ketiniz ve çıqıp bizge işaret beriniz!”



Balaban Osman ve batırları qart apaynın aytğanlarına köre atlarına minip cesürliklerini qanıtlamaq içün qalenin yoluna tüşeler. Osmanlı süvarileri qayalarnın üst betinden keçip qale yolına çıqalar. Vakit gece ola. Qalenin töbesinde ışıklar yaltıray, kök gürültüleri eşitile. Ortalıqta kezingen qaranğı qorqunçlı gölgeler süvarilernin közlerine körüne, atlarını qorqıza edi. Birkaç batır atlarnın töbesinden cıgılıp uçurumnın tübüne keteler. Balaban Osman ve diger batırlar atlarından cıgılıp yolga devam eteler, çünki atları aqılını coyğan dayın kaça ediler. Bir grup batır dua oqup qale yolına çıqalar. Şu anda batırlarnın üstüne yıldırım tüşe ve birkaç batır daa uçurumğa tomalay.



Balaban Osman ve sav qalğan beş batır qalenin qapısına keleler. Balaban qapığa ücum etip tahta yerlerni sındırıp qalege kireler. Batırlar duvarlardaki mesalelerni alıp yaqalar, son bir ölü çuquruna oşağan qale yollarından cüreler, merdivenlerni çıqıp qalenin merkezine baralar, qalenin içinde qorunç kıçırma seslerni eşitgen son yüksek qulege çıqqan yolğa baqalar.



Batırlar qulenin qapısını tabıp, qulege tırmanıp merdivenlernin töbesinde gizemli bir tabut tabalar. Balaban Osman tabutunı açğanda pek şaşıra. Çünkü qart çingene apaynı tabutnın içinde yuqlay ekende köreler. Apaynın it tişleri pek uzun, beti canavarga oşay. Batırlar öz aralarında ayttılar: “Bu hortlaqtır! Vampir! Çingene qadın vampir ekeen!”



Şu anda vampirlernin közlerini açıp tabutlarından turğanlarını kördüler. Balaban Osman’nı qapıp boğazına yapıştılar. Batırlar quleden aşağı cuvurıp, qaleden qaçalar. Qaça ekende son eşitkenleri, Balaban Osman’nın qorqunç kıçırıvu ola…

Yazgan: M.B.Y

Türkiye Türkçesi hali: http://songulyabanininyeri.blogspot.com/2012/11/upirler-kalesi.html

29 Ağustos 2013 Perşembe

Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği (Öykü)

(Bu hikaye daha önceden 16 Şubat 2013'te Baykuş Yuvası'nda yayınlanmıştır.)

(Herkes okusun diye “ağır sansürden” geçirilmiştir… Sonra “Ay çok kaba…”yı bahane edip okumuyorsunuz. Neyse… İmla hataları, hikâye “sokak ağzı” ile yazıldığı için kasten yapılmıştır.)




            Cümleten selamlar. Bu satırları şu an az alkolün eşliğinde, bizim kale harabesinin izbesinde yazıyorum. Tamamen kendi kafama estiğimden yazıyorum. Olur ya bir gün bu deliler ne yapıyorlar, ne bok yiyorlar derlerse insanlar baksınlar örnek alsınlar. Ben yani bu satırları yazan Sami Şengezer, kardeşim Deniz Şengezer, mahalleden Maybaş Kadir, Taramalı Cengiz, Amigo İsmet ile birlikte, “Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği” adı altında, bir sürü garip yaratıklarla felan savaştık, bir nice olaya girdik. Sonra bizim Maybaş’ın aklına bir fikir geldi nasıl geldiyse “Aga bunları yapıyoruz ama yazmak lazım, yazmadan kimse inanmaz” dedi, ben de sızmayı bırakıp kalkıp yazdım.
            Biz bu boka niye bulaştık peki?
            Bir gün canımız çekti eriğe dadandık. Bahçe, Deli Zehra’nın bahçesi… Uğursuz, musibet bir kadın… İşte ses etmeden bahçeye daldık ama acayip tırsıyoruz. Deli Zehra bir beddua etti mi birimize illa bir şeyler oluyor, acayip bir kadın. Çıktı işte bu bir beddua salladı yine, bahçeden kaçarken bizim mahalleden Sado’nun kafası yarıldı. Kadına acayip kinliyiz. Ama nasıl karşılık verebileceğimizi bilmiyoruz. Sonuçta kadın senelerdir bizim mahallede ve senelerdir milleti bedduasıyla, küfürüyle yıldırmış, delinin teki. Ama işte o son vukuatı acayip tersimize gelmiş, defterini dürücez.
            Çeteyi topladım kale harabesinin oraya dedim böyle böyle, ne yapalım da bu Deli Zehra’dan intikam alalım. Deli İsmet, kendisinden beklenmedik bir şekilde gerçekçi yaklaşarak: “Lan oğlum ne intikamı, Kara Murat mısın Battal Gazi misin? İş almayalım başımıza a… k…!” dedi. Amigo damarına denk getirsek duvara bile kafa atardı ya neyse.
            Maybaş Kadir, her zamanki gibi mevzuya vakıf değildi: “İntikam ne lan?” diye sordu. Taramalı Cengiz, sümüğünü salyasını silerek: “Aykut ağbime sölüm mü? Sölüm mü? Bi sölesem varya yakar mahalleyi yakar!” önerisinden başka bir şey söylemedi. Aykut abi (biz onu Tribün Aykut diye tanırız) gerçekten var olan, tribünlerden mribünlerden gelme cabbar, cevval bir abimizdi ama Cengiz’le gerçekten tanıştıklarını sanmıyordum. Cengiz bir taramalı tüfekten daha hızlı yalan sıkabilme özelliğine sahipti zaten.
            Ben bunlara anında afilli bir konuşma çektim işte, intikam mintikam yani bu Deli Zehra’nın halledilmesi işi felan bi gaza geldiler önce. Tek sorun aklımızda ne bir plan vardı ne bir dümen. Tabi bizim profesyonel bir yardıma ihtiyacımız vardı. Son kalemize, sığınağımıza, hepimizin abisine başvuracaktık. “Chılgın Chafe” isimli internet cafenin güzide çalışanlarından biri olan, apaçi model saçlarının altında muazzam bir bilgelik taşıdığına inandığımız Vedat abiye gittik, mevzuyu açtık. Vedat abi klasik: “S… et oğlum bunları manita yok mu?” yollu muhabbetlere sapınca biz intikamı felan bırakıp bir bildiği vardır diye aldık biraları kale harabesine çöktük. Adam 6 sene açıköğretim kamu okumuş bir bildiği vardır dedik.
            Kafamız güzel oldu felan inceden bu intikam mevzusunu yine açtık. Alkolün de etkisiyle İsmet’in amigo damarı tuttu: “Ben gidip o karının evini basıcam” diye bağırmaya başladı. Vedat abi artık nasıl bir kafadaysa önceleri “Yakışmıyor genç! Yakışmıyor!” diyerek bunu teskin ederken bir anda bu sakinleştirme çalışmasının seyri Vedat abinin ağzından: “Kardeşim basmak mesele değil. Gerekirse ben gidip basayım evi ama değmez şerefsize ciğersize!” cümlesi çıkın değişmişti tabi. Biz abi yapar mısın eder misin diye bilip bilmeden gazlayınca bunu kalktık oradan, Deli Zehra’nın evi basmaya gidiyoruz. Tam o sırada Deniz durdurdu bizi. Kardeşim diye demiyorum kafası böyle hukuklu kitaplı işlere basıyor hani Arka Sokaklar’ın hiçbir bölümünü kaçırmamış, ne ne suçtur kaç senesi vardır biliyor, dedi bu evi basarsak şu kadar cezası var. O sırada Maybaş Kadir: “Biz de kapıyı kırmayız aga camdan gireriz, yapacağımızı yapar sonra çıkarız. Kadın zaten deli, kapı kırılmadıktan sonra kim inanacak evi bastığımıza!” dedi. Maybaş ama işte kafası bazen böyle zehire bağlıyor. Biz dedik o zaman madem öyle merdivenle camına çıkalım öyle halledelim.
            Ev zaten ahşap mahşap iki katlı. Kahvenin arka bahçesinden yürüttüğümüz paslı merdiveni dayadık, Vedat abi önde, ben arkada bizim elemanlar merdiveni tutuyor, cama tırmandık. Ulan kafa alkollü ya camı dışarıdan nasıl açıcaz onu düşünmedik? Vedat abi manyağa bağlamış camı yumrukluyor. Işıklar yandı, Deli Zehra’nın perdeleri açmasıyla Vedat abiyi görmesi bir oldu. Gecenin köründe uykulu kafayla Vedat abiden önce Vedat abinin apaçi saçlarını görünce korkudan çığlık çığlığa tam aksi yöndeki arka camdan atlıyor bu, süresiz hastane.
            İşte o olaydan sonra biz kendi çevremizde bir isim yapıyoruz ama hani böyle daha dernek felan yok ortada. Hani böyle elimizden geliyor bu işler, böyle bedduası beter deliyi haklamışız felan. Bir gün arsanın orada bütün gün Şahin’le duran abiler çağırdılar bizi yanlarına. Bir tane lavuk varmış, mahallenin az aşağısında bir kafede kahve falı bakıyormuş bu. Arada işte ruh çağırcam muh çağırcam amacıyla karı kız kafalıyormuş, işte kızlara yavşayıp milleti sevgilisinden ilişkisinden ayrıyormuş, manitalarına bunları kötülüyormuş felan. Dediler biz şimdi bunları döveriz ama bu cin min çağırır siz Deli Zehra’yı halletmişsiniz duyduk gidin bu elemanı da halledin size beddua büyü müyü işleme. Dedik abi karşılığında ne olacak? “Siz halledin bi... Sonra bakarız.”
            Hemen akıl hocamız Vedat abiye gittik, bu ilk kovaladı bizi “Sizin yüzünüzden adım sapığa çıktı, Zehra’ya hallendi diyorlar arkamdan a… k....larım!” diye ama tabi onu bizden başka dinleyen, saygı gösteren kim vardı ki sonra vazgeçti “Gelin lan gelin hadi.” dedi gittik yanına. Açtık mevzuyu. Bu falcıyı halletme planımızı duyunca ilkin: “Dün bir bugün iki eşkıya mıyız çete miyiz oğlum biz, tetikçi mi olduk ne bok yedik benim haberim olmadan beni mi kullanıyorsunuz a… k…?” dediyse de sonra: “Gidin elemanın gözünü korkutun, Zehra beddua edemediyse bu haybeci üfürükçü lavuk bir şey yapamaz herhalde…” diye de gazladı bizi.
            Karşımızda daha metafizik bir şey var tabi. Fal bakan, ruh çağıran medyum gibi büyücü gibi bir şey… Beddua eden delinin bir level üstü tırsıyoruz a… k… . Hemen kafenin önünde pustuk, akşama doğru bu çıktı önünü kestik. İlkin insanca uyardık, dedik mahalleden git insanların huzurunu bozma felan. Bu diklendi hatta tehdit etti yok muska yazarım yok cin çağırırım. Biz artık nasıl bir metafizik avcı moduna bağlamışsak iş kavgaya döküldü. Ben böyle Şeytan filmindeki rahip dayı gibi bağırıyorum: “Çık mahalleden! Terk et! Huzurumuzu geri ver iblis!” Biz bunu artık nasıl dövdüysek bu kaçtı. Çok bağırdı onu çağırıcam bunu çağırıcam diye ama gelen giden olmadı. Mahallede namımız artmıştı. Muhitimizde adeta canavar avcısı Sadettin Teksoy gibi olmuştuk. Ses gördüm, ışık duydum, karabasan bastı diyen soluğu bizde alıyordu.
            Vedat abi çağırdı bir gün bizi, gittik internet cafeye, kantır oynayan liseliler dolmuş o sıra icabında sis atan sis yiyen cefakar gençlik, bize böyle baktılar garip garip sonra geri sis yemeye devam ettiler. Vedat abi: “Gençler bu iş böyle olmaz. Daha örgütlü mücadele şart!” dedi. O sırada youtube videolarına yorum yazmakta olan bir liseli p.ç kafasını ekrandan kaldırıp boru gibi sesiyle: “Örgüt mörgüt ne diyorsunuz lan siz?” diye diklendi. Ben sinirle üstüne yürüdüm ama Vedat abi engelledi, youtube’da Kurtlar Vadisi fon müziklerini kendi silahlı resimlerinin altına döşeyip paylaşan meczubun tekiymiş. Silah milah diyince ilk tırstık sonra namımıza halel gelmesin diye dikildik başına. Boncukluyla poz veriyormuş beynini s…timinin angutu iki tokat attık ağlayarak kaçtı. Vedat abi bizi sakinleştirdikten sonra hemen dedi: “Oğlum bu iş böyle serseri gibi yapılmaz. Bunu paraya dökün. Millet zaten huylu, duvarda gölge görse, ses duysa size gelir, size para verir, cin kovalayacaz peri yakalıyacaz diye köşe oluruz lan! Akarı yok kokarı yok temiz iş!”
            Tamam, ama nasıl toplanıcaz ne yapıcaz? Çıkardı bu bize birkaç dividi verdi. “Supernatural, bunu izleyin anlarsınız.” deyince aldık dividileri eve yollandık. Diziye göre iki tane kardeş var bunlar hep böyle yaratıkları maratıkları avlıyorlar, işte vampir dövüyorlar, iblis kovalıyorlar falan. İşte ondan sonra karar verdik, böyle teşkilatlı meşkilatlı bir şey olucaz, silahlanıcaz bilfiil garip yaratıklarla savaşıcaz…
Vedat abilerin cafeye gittik tekrar izledik abi dedik bu hemen dükkanın bir köşeye masa koydu sağolsun. Üstünü örttük, kalemlik, kolonya, ajanda falan koyduk işte konuyla alakalı diye astrolojiyle cinlerle ilgili üç kitap koyduk süs olsun diye kahve içinde açılmış emlakçı ofisi gibi oldu. Kapısına da afilli, tahtadan levhayı çaktık, eşek kadar harflerle yazacaktık müessesemizin ismini ancak isim bulamamıştık. “Bizim Avcılar”, “Şen Savaşçılar” olmazdı. Bize hem amacımızı anlatan hem de reklamımızı yapacak bir isim lazımdı. Onu da sağolsun Vedat abi buldu. “Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği” diye. Sorduk hemen: “Abi neden dernek?” diye. “Oğlum şimdi müessese açtınız vergi levhası felan gerekir. Dernek adı taşıdınız mı kimse sizden kıllanmaz dışarıdan bakan hayır hasenat işleriyle uğraştığınızı zanneder…” dedi.
            İşte böyle teşkilatı kurmuştuk. İlk zamanlarda haybeden işler gelmişti. Aşağı mahalleden bir teyzenin geceleri altına işeyen torunu için büyü yaptığını söylediği komşusunu korkuttuk, sonra çocuğa muska yazdık. Muhtar “Üzerimde nazar var beni çekemiyorlar muhtarlığımı kaybedebilirim” dedi diye tütsü mütsü yaktık, okuyup üfledik. Ancak asıl mevzu kendini sona saklamıştı ve zaten teşkilatımızı teşkilat yapan da bu mevzu olacaktı. Gerçek doğaüstü varlıklarla karşılaşacaktık…
            Peki, bu nasıl oldu?
            Her şey mahalleden Fahrettin abinin mekânımıza gelmesiyle başlamıştı. Anlattığına göre mahalleye tekinsiz Gaylıs isimli bir eleman (Giles yazılıyor), Bafi, Encıl, Sıpike, Vilov, Ali İskender diye yanında birkaç kişiyle gelip lisenin kütüphanesine yerleşmişler. “Bunlar ne biçim isimler aga, kod adı mod adı olmasın anarşist mi bunlar?” diye sorduk. Kendilerine “Bafi Dı Vampir Salayır” diyorlarmış.
Büyük kızı Ayşe’yi de aralarına katmışlar geceleri mezarlıklarda fink atıyorlarmış. Kızını defalarca uyarmasına rağmen başa çıkamamış. Fahrettin abi asabi adamdır sorduk tabi niye başa çıkamadığını, elemanların cinli perili olduğunu söyledi. Bunların mekâna girip çıkan ters ayaklının, çarpığın haddi hesabı yokmuş. Televizyona çıkmadan evvel bize başvurmuştu.
Fahrettin abinin söylediklerine göre mahalleye harbici tekinsiz lavuklar takılmıştı. Bunlara mani olmak için kızı Ayşe’yi eve kapatmasını söyledik, biz de ekipçe evine gittik. Elemanlar eve Ayşe’yi almaya geldiklerinde meseleyi anlayacaktık. Biz ne bilelim fuhuş çetesi midir organ mafyası mıdır? Evde otururken biz, bu kız arka camdan kaçmış tabi, bir de mektup bırakmış “Sıpike ile birlikte kaçıyorum beni unutun” diye yazmış. Maybaş sordu: “Sıpike kim aga?” diye. Fahrettin abi kızla takılan sünnetsizin teki olduğunu söyledi. Ne olaylar dönüyordu anlayamamıştık. Fahrettin abi delirdi tabi. O sırada kütüphaneden aradılar bunun evi, biz de belki mafya işidir, karanlık adamlardır diye diyafonu açtırıp görüşmeyi kayıt altına aldık. Aynen yazıyorum:
Giles: Alo?
Fahrettin: Ne var kardeşim?
Giles: Ben Ayşe'yi sormuştum ama...
Fahrettin: Sen kimsin kardeşim? Niye arıyon Ayşe’yi?
Giles: B-b-ben kütüphaneci Giles?
Fahrettin: Gızın aklını garıştıran sensin deelmi? Adresini ver geliyom lan? Hanım! Tinerle çakmağımı getir! A… g…caam!
Giles: Tiner mi?
Fahrettin: Evet tiner yakacam seni! Bir genç kızın gece gece mezarlıklarda ne işi var lan a… k…..munun sapığı?
Giles: Ama o dünyayı koruyo...
Fahrettin: Dünyanı s…tirtme lan! Bi benim kızmı kaldı lan? Ha? Cevap ver lan p….k! Tuttun genç namuslu bi kızın afedersin ormanlarda barlarda yok mezarlıklarda it kopukla ne işi var lan a…. g…duğum! Bizim bir aile şerefimiz, namusumuz yok mu lan? Konuşsana p.şt!
Giles: Fahrettin Bey lütfen sakin olun...
Fahrettin: Neyine sakin olcam lan gözlüğü s…tiğiminin? Neyine sakin olcam? Kız gaçmış... Mektup bırakmış bak mektup bırakmış dinliyon nu lan kütüphanesini s…..tiğim g…atı?
Giles: Evet Fahrettin bey...
Fahrettin: Bah nediyo bah.. .Kaçmış bu..
Giles: Kaçmış mı?
Fahrettin: Kaçmış tabi g.t! Kaçmış... O bi tane Sipak mı sapık mı ne sarı kafalı sünnetsiz gavur satanizt bi herif varya... Onla gaçmış işte...
Giles: İyide benimle ne alakası var...
Fahrettin: Ne demek lan benle ne alakası var? Sen bu kızı barlara mezarlara çıkarırsan gecenin bi vakti... Kız onada kaçar davulcuya da kaçar s….k! Ver açık adresini lan! Ver!
Giles: Ama...
Fahrettin: Ver ulan adresini... Amanı s….rim senin! Geçen kız dediydi cehennemin ağzımı yüzü mü ne? Ver lan adresini? Seni o kitaplarınla yakacam kızın aklına girdin o….. ç…u!
Giles: Bakın Fahrettin bey sakin olun...
Fahrettin: Senin sakin ol diyen dilini s…m ben! Senin kızın var mı? Yoh! Ne gonuşuyon sen? Senin yüzünden kahveye gidemiyorum! Gittimi diyorlar “Ooo Fahrettin abi senin kızı mezarlıkta gördük geçen”diye… Benim piskolojim bozuldu evde çozukları kadını dövüyom onların da pisikolojisi bozuldu reva mı lan bu? Reva mı lan susma gözlüğünü s……minin!
Giles: Şiddet hiç bir şeyi halletmez beyefendi?
Fahrettin: Sen mi diyon bunu? Lan d…bük geçen kızın odasına girdim afedersin tahta kazıklar kılıçlar zincirler buldum... Bunlar fantezi aletleri deel mi? Sapık herif… Allah belanı verecek senin… Ver adresini geliyom oraya!
Giles: Bakın ama o seçilmiş... Vampirlerle ve iblislerle savaşıyor, bizim savaşçılarımızdan birisi.
Fahrettin: Ne seçilmişi lan y…m ne seçilmesi? Ben seçecem seni sen ver adresini? Ver ulan! Konuşsana sapık herif...
Konuşmadan anladığımız kadarıyla bizim ekmeğimize ortak çıkanlar vardı. Biz tezgahımızın önüne taş koydurmazdık. Mahalledeki ihtiyacı görüp canavar avlıyoruz diye dükkan açmışlardı demek ki! Evden çıktık, yerden aldığımız taşlarla sopalarla mezarlığın oraya gidip pusu kurduk. Bunlar geldiler işte iki kız, üç erkek biri gözlüklüydü. Mezarlıktan tam geçeceklerden yollarını kesip ağızlarını yüzlerini yamulttuk. Gözlüklü bize burasının tehlike altında olduğunu, cehenneme açılan bir kapının olduğunu falan söyledi. “Cehennem Ağzı” buradaymış güya. Amigo İsmet buna kafa atıp: “Senin ağzını yüzünü s…m! Terk edin lan maalleyi! Bize ortakçı mı çıkacaksınız?” diye bağırdı. Bunlar nasıl korkmuşlarsa artık aynen topuk. Fahrettin abiyi gördük yolda elde tiner gidiyordu. Mahalleden kovduğumuzu söyledim lavukları. “Benim kız nerede peki?” dedi. Uzmanlık alanımıza girmediğinden yardımcı olamayacağımı söyledim. Maybaş: “Aga sen Müge Anlı’ya felan git, biz nereden kayıp bulalım…” diyince Fahrettin abi tinerle bizi yakmaya kalktı, kaçtık tabi.
Mahallenin beti bereketi açılmıştı bu canavarlar, ecinniler konusunda. İpini koparan yaratık, manyak, psikopat mahalleye geliyor biz de onları “kendimize özgü” yöntemlerle kovalıyorduk. İşte bir gün Zabıta Muammer abi var bizim o geldi, ancak bizim çözebileceğimiz bir mevzu olduğunu söyledi. Aşağı mahallede kaçak elektrik ihbarı gelmiş bir tane bir gidiyorlar lavuğun biri bir tane villa yaptırmış, içinde bir sürü elektrikli eşya. Deli gibi bakıyormuş, bir tane iri yarı elemanın tekiyle gezinip duruyormuş, adamın ölü dirilttiği falan söyleniyormuş. Gittik baktık, adamı takibe aldık. Bu harıl harıl mezarlardan ceset çalıp, iğne iplikle dikip elektrik veriyor bunlara, manyak mıdır nedir anlayamadık. Gittik kapısını çaldık lavuğun, mahalleyi terk etmesini söyledik insanca. Arkasındaki yaratık bize diklendi, iki metre bir şey. Bu da ondan yüz buldu dedi: “Ben Frankenştayn’ım! Ölümü yeneceğim!” Maybaş delirdi: “Tövbe de lan! Ölüm var ölüm! Tövbe de!” Aramızda arbede çıktı, mahalleli camda, balkonda bizi seyrediyor. Bizim Amigo kafayı çekip gelmiş: “Barındırmaycam sizi burada! Barındırmaycam!” diye bağırmaya başladı, polis geldi. Hep birlikte karakola gittik. Kaçak elektrikten ve ölü soyuculuktan verdiler bunlara cezayı bizi saldılar, komiser çıkmadan: “Ona buna dayılık yapıyormuşunuz bi’ daha sizin adınızı duyarsam kırarım kafanızı, it kopuk musunuz lan!” diye azarladı bizi.
Yine bir gün evlere dağılacağız, akşam vakti mezarlığın tepesinden bir uluma sesi duyduk. Gittik baktık sesin sahibine bu sefer mahalleye kurtadam dadanmış. Hemen bilgisayardan baktık bu kurtadam nasıl temizlenir, işte gümüşle ölüyorlarmış. Kafedeki Kurtlar Vadisi özentisi liselilerden birinin nal kadar bir gümüş yüzüğü vardı, zorla aldık bunu elinden gittik sonra kasaptan birkaç et parçalı kemik memik aldık birkaç tane yüzüğü koca bir kemiğe takıp mezarlığa gittik. Lavuk dolunaya karşı uluyordu, bizi görünce kırmızı gözlerini dikti üzerimize. Attık üzerine kemikleri bunun, bu hepsini yalayıp yuttu gümüş olanı da yutunca dellendi biraz sağa sola savurdu kendini geberdi gitti sonra.
Mahallenin yaratıktan yana beti bereketi açılmış bir kere. Bu olaydan bir iki gün sonra bize yine ihbar geldi. Mezarlıkta satanizler ayin yapıyorlarmış. Bu sefer normal insan olduklarını düşünüp sadece kelebeklerle sopalarla gittik mezarlığa. İsmet bir ara yine dellendi: “Ömrümüz mezarlıklarda geçiyor a… k…! Parasında değilim gücüme gidiyor, Mezarcı Süleyman abi bizim kadar girmiyordur!” Maybaş bunu sakinleştirmek için: “Ekmeğimizi çıkarıyoruz! Günah mı lan! Ekmek bu! Adam mı kesiyoz! Haraç mı alıyoz! Namusumuzla ekmeğimizi kovalıyoz!” diye nutuk çekince sakinleşti biraz. Neyse gittik mezarlığa baktık sırtında cüppeler, ellerinde bıçaklar. Çatal matal bir şeyler diyorlar biz de tam anlayamadık. Yarı çıplak olduklarını fark edince iyice anladık bunlar kesin satanizdi, ayin bahanesine milletin karısına kızına askıntı olmuşlardı. Tam o sıralarda aşağıda, camiiden çıkan birkaç kişi: “Burası Müslüman mahallesi löaayn! Fuhuş mu yapıyonuz löaaayn!” diye bağırınca bunlar kaçtı tabi, biz de peşinden gittik. Bu sefer ta öbür mahalleye, umuhanelerin uygunsuz evlerin sokağına daldı bunlar. Ne kadar mama, çaça, hacı ana varsa “Bize ortak mı çıkacaksınız? Ta Moskova’dan Rusyalardan gelip buralara mı dadandınız?” diyerek sopalarla, fedaileriyle bunlara girişi meçhule doğru kovaladılar. Bu sefer bizim bir etkimiz olmamıştı. Mahalle baskısı ile fuhuş sektörü el ele vererek mahallemizdeki sataniz yuvalanmasını engellemişlerdi.
Ancak sonradan mahalleye daha büyük bir bela gelmişti. Hayatımızın işini o zaman halledecektik işte. “Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği” kendini bu şekilde kanıtlayacaktı.
Mahallede bazı esrarengiz kayıp vakaları göstermişti. Mahallemizden genç kızlar ortadan kayboluyordu. Mafya işi falan sanmıştı millet mevzuyu. Biz de öyle sanıyorduk, hatta birkaç müşteri gelip kızlarını bulmamızı istediklerinde Vedat abi geri gönderiyordu hepsini: “Mafya çıkarsa sakat… Bi dakka barındırmazlar burada, mafya sakat…” diyordu. İşte bir gün işe gittik yine, liselilerin bağrışmalarını dinleyerek ömür çürütüyoruz. Bizim Maybaş gelmedi! Sabahtan yok, akşam oldu yok, nerede bu Maybaş! En son bu gün battıktan sonra tam çıkacağımıza yakın geldi: “Aga mahallede vampir var, kitap çarpsın ki vampir var!” diye bağırmaya başladı. İlk dedik kesin içti miçti, kafası güzel, adamın lakabı zaten maybaş niye inanalım? Bu bizi çekiştire çekiştire bir yere götürdü. Mahallenin yukarısında inşaatlar vardı, arazi konusunda mafyayla sıkıntı çıkmış, sahibi kurşunlanmış, yarım kalmış siteler işte. Gittik oraya bir bodrum katına indirdi bizi. Baktık dört tane tabut var. Amigo buna terslendi: “A…. k….n maybaşı! Ne vampiri lan! Belki mal kaçırıyor adamlar, zaten mafyayla muhabbeti var buranın ne tuttun getirdin bizi!” diye.
Bir baktık tabutların kapağı açıldı. Bizim mahalleden üç kız çıktı üçünden ama eskisi gibi değillerdi böyle solgun yüzlü, ölü renkli falan. Dördüncü tabuttan sarı kafalı, beyaz beyaz parlayan, sivri dişli züppe kılıklı bir şey… İsmet sordu: “Aga bu Zeki Müren’in sahne kostümleri gibi niye parlıyor?”  diye ama biz de bir mana veremedik tabi. Mahalleye dadana dadana vampir de mi dadanmıştı? Peki vampir olduğundan nasıl emin olacaktık? Adam kızlarla “Öyle değil mi Olric-evet efendimiz” gibisinden kendi kendine konuşuyordu kızlar da bunu hayran hayran dinliyordu. Şiir miir okuyan entel dantel tayfadan biri de olabilirdi. Aradık Vedat abiyi emin olmak için, sorduk: “Abi bu Olric kim?” diye. Facebook’ta falan hep yazıyormuş kızlar Olric molric diye ama kendi de bilmiyormuş. “Şarkıcı falan herhalde ne yapacaksınız oğlum Olric’i?” diye fırça attı. Eleman kızlardan birine baktığı sıra kızın bileklerinden birini dişleyince biz duruma aydık ama ilk başta ne yapacağımızı bilemedik tabi. Vampir olup olmadığını öğrenmemiz lazımdı.
            Sonra aklımıza bir plan geldi. Gittik bizim Şahinci abilere durumu anlattık. Mahallenin namusu falan diye anlattık. Olric’i duyunca içlerinden biri dellendi: “Ben biliyom beni eski manitada sürekli Olric yazıyordu. Kim bu lavuk diye sordum, “Üff sana ne be salak” dedi ayrıldık. Kesin bu o lavuk gidip ağzını burnunu kıralım!” deyince bunlar harala gürele inşaatın oraya doğru yürüdüler. Tam da o sırada bu lavuk yanında kızlarla dışarı çıkıyordu. Şahinciler dikildi bunun karşısına. Bizim sokaklarda bu tayfanın saldırmadan önce mani okuyup, şiir okuyup hasmına meydan okuması durumu vardı bu sevgilisinden ayrıldığını düşündüğü eleman gitti bu vampirin önüne başladı okumaya: “Tarz giyinip tiki olmasak da, pantolonu düşürüp küpe takmasak da, saçlarımızı şekil şukul yapmasak da bizler de delikanlıyız. Kızlar bizi sevmeniz için illa Olric mi diyelim?” diye. Vampir bunlara tıslayınca bıçak çekip saldırdılar. Ama vampire bir halt etki etmedi tabi vampir bunları kovaladı. Amigo İsmet haliyle söylendi: “A…. k…! Bıçaklamayla olsa biz takarız emaneti nedir ki? İş mi bunların yaptığı şimdi?”
            Bizim tez elden silahlanmamız gerekiyordu. Vampirleri avlamak için kazık, çekiş, çivi falan toplayacaktık dağıttık bizimkileri, Vedat abinin kafesinin önünde buluşacaktık. Beş on dakika geçti geçmedi bizim Amigo İsmet, elinde babaannesinin hacıdan getirdiği ezan okuyan saatle çıkıp geldi. “Saatle vampir mi öldürülür lan?” dedim, “Oğlum üç harfli muhabbetlerinde ezan okuyan saatten gelen ezan sesiyle üç harfliler kaçtı diye anlatıyorlar ya ondan getirdim.” diye karşılık verdi. “Aga ezanı biz okusak?” teklifimi de: “Yanlış manlış okuruz, çarpılırız sonra. Bu daha garanti!” diyerek reddetti. Taramalı Cengiz: “Ben silah milah bilmem Aykut abiyi çağırıp geliyorum” dedi. Meğerse yalan değilmiş Aykut abi bunu harbiden tanıyormuş. Geldi yanımıza, gözler kan çanağı belli şarabı çekmiş. Durumu anlattık, dalga geçtiğimizi sandı “Beni kimlerle muhattap ediyorsun lan s…!” diyerek Cengo’yu dövmeye başladı. Elinden alamadık bizi de döver diye, siniri geçince gitti zaten. Cengiz de gitti bahçelerinden balta kapıp geldi: “Çok pis gaza geldim ben bu vampiri s….r atarım aga!” dedi. Maybaş Kadir gelmemişti. En son o da geldi. Bir baktık kucağında koca koca çingene çivileri, tahta kazıklar, birkaç baş sarımsak. Filmlerden gördüğü şeyleri toplamış gelmiş ama peşine de inşaattan çaldığı malzemelerden dolayı inşaatçıları, sarımsaklarını çaldı diye Hanife teyzeyi takmış öyle geliyordu yanımıza. Adamlar kazmayı küreği sallayıp bize küfredince Maybaş’ı da alıp anında toz olduk, iki çivi üç sarımsak aldık diye gördüğümüz muameleye bak a… k… neyse.
            Vampiri denk getirince ezan okuyan saati çalıştırıp sarımsakları önde tutarak bunlara yanaştık. Kızlar adamı korumak için önüne siper olmuştu, ağır hipnoz etkisi altındalardı. Ama bizde çare tükenmezdi. Amigo: “Kızlar! Aşağıdaki AVM’de Kenan İmirzalıoğlu’nu görmüşler!” deyince kızlar Olric’i molric’i anında satıp kaçıp gittiler tabi. Vampir ona yaklaştığımızı görünce bize “abi” ayağı çekti, “kurbanınız olayım kıymayın bana” diye yalvardı. Cengiz baltayı kafasına indirmeye başlayıp: “bizde af yok lan! Bizde af yok!” diye bağırdı. Onu bir köşeye çekip “Öyle olmaz aga diyerek” çivimizi kazığımızı çakıp, insaniyetle kafasını gövdesinden ayırıp ağzına sarımsak doldurduk. Bizi bulan Hanife teyze sarımsakları ziyan ettik diye bastonuyla girişti ama ezan okuyan saatle gezdiğimizi görünce duygulandı: “Bu sene de hacca gidemedim. Umreyi gideydim bari.” diye efkarlandı. Üzüntüsüne eşlik edip Vedat abiye uğrayıp durum bilgisi verdik. Silahları sakladık. Kızlar ailelerine dönünce biz olayı çözdüğümüz söyleyip cesedi gösterince az biraz para verdiler. Tekele uğrayıp iki kasa bira, çerez merez aldıktan sonra kafa dağıtmaya kale dibine çıktık.
            İşte bu satırları ondan sonra yazmaya başladım. Derneğimiz hayırlısıyla kuruldu. Gücünü dosta düşmana karşı gösterdi. Bakalım daha ne mevzulara girecektik…
SON
Mehmet Berk Yaltırık – 9 Şubat 2013 Edirne

28 Ağustos 2013 Çarşamba

“Fantastik Türk Edebiyatı” Üzerine Bir Mülakat (İnceleme)

(Bu yazı normalde, herhangi bir inceleme yazısı olarak yayınlanacak iken Gölge e-Dergi'nin editörlerinden Ahmet Yüksel'in önerisiyle farklı olması açısından "güya röportaj" şeklinde hazırlanmıştır. Hakiki mülakat sanılmasın inceleme yazısıdır! Gölge e-Dergi'nin Türkiye'de Fantastik Hayat başlıklı özel dosya konularından biri olarak Temmuz 2012'de 58. sayıda yayınlanmıştır. http://issuu.com/golgedergi/docs/golge_e-dergi_fantastik_dosya_temmuz_2012_sayi_58 )
Kerime Nadir Azrak, Ali Rıza Seyfi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar ile
“Fantastik Türk Edebiyatı” Üzerine Bir Mülakat
            “Tarihçi olduğumdan dolayı “ölülerden sen anlarsın, konuş onlarla…” denilerek ispritizma deneyleriyle hemhal olup acizane bu mülakatı hazırladım. Gerçi tek niyetim en başta ilk uyarlama korku romanımızı yazan Ali Rıza Seyfi ile görüşmekti. Ancak muhabbetin konusunu öğrenince Kerime Nadir hanım ile Hüseyin Rahmi Gürpınar üstat da iştirak ettiler. Böylece yeni dönemin fantastikçisi olarak eski dönemin fantastikçileriyle “Fantastik Türk Edebiyatı” üzerine koyu bir sohbet harladık ve ortaya bu metin çıktı. Hal hatır sorma kısımlarını es geçerek doğrudan konuya giriyorum efendim…”,
            M.B. Yaltırık: Efendim şimdi bilen var bilmeyen var. O yüzden ilk sorum şudur, Türk Fantastik Edebiyatı’na daha çok korku alanında eserler verdiniz. Bunlar nelerdi? Ayrıca konuları nelerdi, biraz bahsedebilir misiniz?
            Ali Rıza Seyfi: Ben “Kazıklı Voyvoda” ismiyle Drakula romanını Türkiye’ye uyarlamıştım. Sonraki dönemlerde bu eserden hareketle çevrilen “Drakula İstanbul’da” filminin ismine binaen romanda “Drakula İstanbul’da” ismiyle anılmaktadır. Milli Mücadele yıllarında İngilizce bilen bir bahriyeli olarak Ankara’da tercüme bürosunda çalıştığım dönemlerde İngiliz edebiyatına dair birkaç esere vakıf olmuş idim. Evvelden beridir, bizim tarihi düşmanımız olan Kazıklı Voyvoda’yı Drakula romanında görünce onu asıl haliyle ele almayı amaçladım. Sarımsakla dualarla eski Osmanlı mezarlıklarında vampir kovalama gibi dönemine göre değinilmemiş temalara değindim. Ancak şunu belirtmek isterim ki fantastik yazına karşı bir önyargım olmamasına rağmen Drakula’yı ben tarihsel bir roman şeklinde yazdım. Tüm fantastik yapısına rağmen Drakula’nın, Kazıklı Voyvoda’nın bizlerle bitmemiş hesaplaşmasını konu edindim. Dönemimizde yaşadığımız milli havadan etkiler taşıdığı da vakidir. Gotik edebiyattan unsurlar taşımasına rağmen doğrudan bir korku anlatısı diyemem haliyle.
            Kerime Nadir Azrak: Ben de “Dehşet Gecesi” isimli anlatımda Drakula’dan esinlenmişimdir. Dönemimde pek tutulmamasına rağmen bilerek ve isteyerek kaleme aldım. Tanınmayan ve bilinmeyen bir kültürün barındırdığı korku dolu bir söylentiyi işledim. Daha öncede yazdıklarım tartışılmıştı, okuyucuya hiçbir fikir vermeyecek romanlar yazdığım söylenildi. Ben edebiyatı bir ders verme aracından ziyade okuma zevki olarak gördüm. Gazetelerdeki tefrikalar geleneğinden yetişme bir yazardım sonuçta.
            Hüseyin Rahmi Gürpınar: Korku yazarı olmadığım halde en korkulan romanları kaleme alan yegane muharrirlerden biri de benimdir herhalde. İlk dönemler halkın batıl inançlarını eleştirmek için yazdım bunları ama itiraf etmeliyim, ben bile yazdıklarımdan ürperti duyardım. Sonuçta benim çocukluğum İstanbul’un kadınları arasında geçti, onların sözlü anlatım gelenekleri hikayelerimde vücut buldu. O denli tasvir ederlerdi ki anlattıkları şeyleri, ellerinde kanıt, fotoğraf vesaire olmasa bile ister istemez inanırdınız. Benim dört eserim vardır bu tarz diyebileceğim. Birincisi Gulyabani’dir, ikincisi Cadı, üçüncüsü Mezarından Kalkan Şehit, dördüncü romanımda Ölüler Yaşıyor Mu? Bunlardan başka Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç isimli anlatıda da, diğer anlatılarımdan Efsuncu Baba, Dirilen İskelet, Muhabbet Tılsımı ve Şeytan İşi’nde de batıl inanışlara değindim ama bu eserler kadar korku unsuru önplana çıkmamıştır. İlk yazdığım Gulyabani’ni, ben bile kabul etmesem de bir çok çevre o dönemin ilk yerli korku anlatısı olarak addederler. Haklılardır. Ben bile yazarken ürpermiştim, o ecinnileri ve o heyula gulyabaniyi tasvir ederken! Cadı romanı da bu ayardadır, ne eksik ne fazla. Mezarından Kalkan Şehit ise oradaki hakkında türlü söylentiler anlatılan kır köşkünü gotik edebiyat şatoları misali tasvir ettiğim için ilk yerli gotik türünden sayanlar oldu. Ama bunlarda amacım halen aynıydı, batıl inanışları ve eski gelenekleri eleştirmek. Lakin sonradan bu ispritizma veya ruhçuluk söylemleri 1930’larda bütün diğer metafizik ve ezoterik mevzular gibi ayan olunca, moda olunca ben de bu akımın tesirinde kalarak gerçek manada metafizik unsurları anlattığım bir tefrika kaleme aldım. “Ölüler Yaşıyor Mu?” ilk fantastik türde yazdığım anlatıdır.
            M.B. Yaltırık: Her biriniz döneminiz için olsun, sonraki dönemler için olsun bu alanda başarılı sayılabilecek eserler verdiniz. Her şeyden önce korku yazabiliyordunuz. Kerime Nadir hanımın Dehşet Gecesi halen sahaflarda aranır, Drakula İstanbul’da romanı film vasıtasıyla tanınır ve halen izlenilmektedir. Gulyabani ise halen en meşhur korku anlatılarından biridir. Gölge E-Dergi’de önceden yazmıştım ilk yerli korku romanı sayarız Gulyabani’yi. Peki, buna rağmen neden bu anlatıları sürdürmeyi denemediniz. Ya da sizi korku edebiyatından uzak tutan ne oldu?
            Kerime Nadir Azrak: Bu yaşadığımız dönemin edebiyat anlayışıyla alakalı aslında. Bizim dönemimizde ki 1920’den 1960’lara 80’lere dek uzanan bir anlayış. Toplumcu, gerçekçi edebiyat düşüncesi var. Yeni bir cumhuriyet, yeni bir toplum düzeni hedefleniyor ve yazarlar, aydınlar toplumu aydınlatmak için edebiyatın toplumun gerçeklerini anlatmasını istiyorlar. Dolayısıyla fantastik edebiyat bu anlayış nazarında gerçeklerden uzaklaştırıcı, kaçış yolu olarak görülüyor ve dışlanıyor. Okumaktan alınan zevkten ziyade gerçekçilik önplanda olduğundan benim diğer romanlarımı bile çok fazla ciddiye almamışlardı. Fantastik yazma sebebimde Drakula’dan aldığım ilhamdı, bizden anlatıları değerlendirdim ancak amacım anlatılmaya değer bir şeyler anlatmaktı. Fantastik merakım pek olmadığı için bu türde devam etmedim açıkçası.
            Ali Rıza Seyfi: Ben fantastikçi değildim. Yazdığım eserler genelde tarih kitapları, denizcilik tarihi, eski Türkler, milli hisleri konu alan şiirler. Biz bu toplumcu gerçekçi edebiyatın çizgisinin bir parçasıydık. 1920’lerde yeni bir düzen kurduk, illa ki bunu edebiyatta da destekleyecektik. Bu nedenle Kazıklı Voyvoda ya da Drakula İstanbul’da bu anlayışla yazıldı. Özü itibariyle fantastikti ama ben hiçbir zaman fantastik anlatılar kaleme alma isteği duymadım.
            Hüseyin Rahmi Gürpınar: Bunda kısmen bizim etkimiz var. Ben arkadaşlara göre yaşça ileri olduğumdan, bazı şeyleri daha erken gördüm. Daha 1900’lerin başında Türkiye’de muhalif bir hava baş göstermişti. Muhalefet sadece monarşi-meşrutiyet boyutunda değildi, kültürel yaşamda muhalefetten payını aldı. Türkiye’de 1700’lü yıllardaki Lale Devri’nden itibaren batı edebiyatını ve kültürünü tanıyan bir kesim oluşmaya başladı. Önce mimari ile başladı bu merak, Tanzimat’a doğru da edebiyat alanına kaydı. Batı tarzı edebiyat ürünleri vardı bir yanda, roman, batı tarzı şiir, tiyatro, opera vesaire. Bir yanda da doğu vardı, divan edebiyatı temelinde saray ve konak çevresinde tutunan, mistik bir yapı üzerine kurulmuş şiire dayalı anlatı. İkisini savunan kesim arasındaki çatışma sadece yeni-eski çatışması değildi, siyasi alanda değildi edebiyatta da devam ediyordu. Korku edebiyatının yeri neydi bu edebiyatta peki? Batıda gotik edebiyatın çıkışı, bizde batı edebiyatının tanınmasına tekabül eder. O dönemde batıda bile gotik edebiyat ucuz ürün olarak görülmüş kabul görmemişti. Bizde ise batı edebiyatı üretip tüketenleri, halka gerçekleri anlatma peşinde gerçek şeyler yazılmasının taraftarıydılar, temelde de mistik bir anlatı olan Divan Edebiyatı’na karşıydılar. Divan’a gelirsek o da hiçbir zaman korku hikayesi anlatma derdine düşmemiştir. Perileri, devleri anlatır ama bunlar bir yan unsurdur ve hikayenin teması genelde aşktır. Şimdi periler konusunu ele alalım. Divan edebiyatı yazan biriyle batı edebiyatı türünde yazan birini alın. Bunlara perilerle ilgili bir şey yazmasını söyleyin. Batı edebiyatı türünde yazan doğal olarak hemen korku ve endişeye yönelir. Ya aşağılamak ya da yüceltmek için. Korku anlatısı diye bir şey söz konusu onlarda. Divan yazan kişiyse tutup bir peri kızını tarif ve tasvir eder, hem kendi aşık olur hem okuyan, ona aşk şiirleri yazılır. Zihniyetleri çok farklıdır. Dolayısıyla korku edebiyatı ve fantastik anlatılar pek tutunamadı, uğraşanları marjinal oldu. Mesele bizde bir Giritli Ali Aziz Efendi vardır Muhayyelat isminde üç ayrı hikaye kaleme almıştır. Konusu itibariyle doğu masallarıdır, divan tarzıdır ama yazılışı nesirdir, düz yazı yani. Bu bir ilkti, ilk fantastik roman anlatımız budur. Ama o da dönemine göre marjinal kalmıştır. Devam ettirilmedi. Sonra ne oldu dünyaya açıldı insanlar, baskı ve matbaa teknikleri yayıldı, gazeteler ve çeviriler derken 1800’lerin sonunda divan edebiyatı yerini batı edebiyatına bıraktı. Biz o dönemin hakim edebiyat anlayışları olan natüralizm ya da realizm alanında eser kaleme aldık. Ben hiçbir zaman için “Ölüler Yaşıyor Mu?” öyküsünü yazdığımda bile kendimi fantastik veya korku yazarı gibi görmedim. Ben Gulyabani’yi yazdığımda korku unsurunu kullandım, ancak roman fantastik değildi ve ben halkın boş inançlarını eleştiriyordum. Ama ortaya koyduğum ürün anlatısı ve şekil itibariyle ilk korku romanınız oldu! Ama bunun arkasında duramadık. Daha 1920’lerde Yahya Kemal Beyatlı üstadım bir yazısında bu türü eleştirmişti, daha kalkıp bizde bu türde ürünler veremezdik. Zaten o türle pek ilgimizde yoktu. Yine de korku ya da fantastik değil diyemem Gulyabani ve diğer anlatılarım için. Kesin bir şey söyleyemeyiz. Araç mıdır o romanın türünü belirleyen yoksa amaç mıdır?
            Kerime Nadir Azrak: Bu da tartışmalıdır halen. Şimdi ben bir konuyu anlatıyorum. Bunu o türe dahil eden nedir? Bram Stoker, Drakula romanını gerçekçi yazmıştır. Korku unsuru yoktur o kitapta, en korkunç şeylerin yazarı Lovecraft, Stoker’ı eleştirmiş, korku ürünü olarak görmemiştir. Ama roman korku hikayesi sayılır, çünkü gerçekçiliği unsur olarak kullanmış, fantastik bir anlatıyı gerçek bir olay gibi sunmuştur. Hüseyin Rahmi bey de böyle yapmış ancak onda korku unsuru fantastikken, asıl unsur gerçekler olmuş. Şimdi bunu biz hangi türe göre belirleyeceğiz? Drakula korkudur veya değildir diyebilir miyiz? Gerçekleri anlatan ve halkın batıl inanışlarını eleştiren Gulyabani, okurken bizi korkutur yazarı bile korkmuştur şimdi bunu korku eseri olarak göremez miyiz?
            Ali Rıza Seyfi: Şunu şimdi söyleyebiliyorum. Türk Fantastik Edebiyatı’yla ilgili olarak. Bir döneme kadar hep istisnalar üzerine kurulmuş. Giritli Aziz Efendi, fantastik anlatı hedefledi ama bir istisna. Ben yazdım, Kerime Nadir hanım yazdı, Hüseyin Rahmi bey yazdı. Ama bizde istisnayız. Bir kere yazdık ve bir daha hiç o türe girmedik. Devamlı olmadı. Bizden sonra gelenleri gördük buralardan. Zühtü Bayar dahil oldu aramıza misal, o bilimkurgu yazmış kaç kişi biliyor? Kemal Tahir. Bu yazar Mayk Hammer isimli dedektif tefrikalarının bir kısmını çeviriyor, çoğunu kendi yazıyor. Ama ne kendi bu yönüyle önplana çıkmak istiyor ne de edebi çevreler bu şekilde görmek istiyor. Sizin dönemde bu kırıldı biraz. Önce mecmua çıkarmaya başladınız, bu türün meraklıları olarak sonra da yeni çağın araçlarını kullanarak belli bir yere getirdiniz.
            M.B. Yaltırık: Mülakatı bitirmeden önce, Türk korku ve fantastik edebiyatıyla ilgili bizlere, bu işlerle uğraşanlara söyleyecekleriniz var mı?
            Kerime Nadir Azrak: Bize göre daha şanslılar. Şimdi mecmualar, filmler, diziler, birde şu yeni çağın nimetlerinden faydalanmaları, kendi aralarında dernekleşebilecek denli bu türe arka çıkmaları söz konusu. Biz aynı dönemde yaşadık ama bir araya gelmemişizdir hiç.
            Ali Rıza Seyfi: Fantastikçi değilim ama şunu görüyorum. Bu yeni dünyanın yeni tutulan bir edebi türü. Karşı çıkılıyor ama yakın zamanda geniş kitleler bu türü benimseyecek, belki okullardaki kitaplara kadar girecekler hiç belli değil.
            Hüseyin Rahmi Gürpınar: Ne yalan söyleyeyim bir dönem pek desteklemesem bile hoşuma gitmişti halkın sözlü korku geleneğini yazına taşımak. Bize kısmet olmadı sahip çıkmak, biz de istemedik açıkçası. Ama muasır yazarlardan bu alanda atılımlar görmekteyiz. Yeni dönemin edebi anlayışı da bu, kabullenemeseler ve eleştirseler bile bir zaman sonra kabul görecek.
           
Mehmet Berk Yaltırık
15 Haziran 2012 – Edirne 


İlk Gayri Resmi Korku Romanımız: Gulyabani (İnceleme)

(Bu inceleme daha önce Gölge e-Dergi'nin 37. sayısında, Ekim-2010'da yayınlanmıştır. http://golgedergi.blogspot.com/2010/09/golge-e-dergi-37-say.html)



“Gulyabani” kelimesi sanırım hiç birinize yabancı gelmeyecektir. Kemal Sunal’ın tanınmış filmlerinden olan bir karakter olarak, çocukluk kabuslarımıza giren ve arada sırada “Gulyabani’den bende korkardım” sözüyle hatırladığımız bir hayaldir. Acaba kaç kişi bu karakterin ünlü yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” isimli romanından uyarlama olduğunu bilmektedir?
            Belki fantastik kurgunun ağırlıklı  olduğu  bu dergide tanıyanlar için bir Hüseyin Rahmi Gürpınar eserinin incelemesi ilk başta garip gelebilir. Çünkü bilindiği üzere Gürpınar natüralist olduğu kadar realist romanlar yazmış, eserlerinde pozitivist düşüncelerini savunmuş bir yazardır. Ne enteresandır ki Gulyabani gibi gayri resmi olarak ilk korku romanlarımızdan birisi sayılabilecek olan bir eserin yazarıdır. Üstelik eserin önsözündeki bir okur mektubu o dönemde halk arasında sözlü bir korku ve fantastik edebiyatı geleneğinin izlerini göstermesi açısından ve yazarında bu geleneği reddederek belki ilk Türk fantastik korku romanının yazarı olabilecekken bundan vazgeçmesiyle ilgili olarak barındırdığı ilginç bir anekdotu barındırması açısından  önemlidir.
                                                                                            

            “Gulyabani” ve Hüseyin Rahmi Gürpınar
            1912 yılında yazılmış Gulyabani, tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar romanıdır. Onun pozitivizmi savunan, halkın boş inançlarını, cinlere, perilere ve tuhaf olaylara inanmasını eleştiren romanlarından biridir. Zaten Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinin bir çoğunda bu önemli bir husustur. Onun eserlerinde doğal ve gerçekçi bir üslupla o dönemin İstanbul’undaki insanların hayatlarından, konuşmalarından kesitler sunarken aynı zamanda onların değer yargılarını, boş inançlarını ve katı gelenekçiliklerini eleştirmektedir. Okuyucuyu bilinçlendirmeye, boş inançlardan ve çağdışılıktan uzaklaştırırken bunu bu inanışların gülünç yönlerini önplana çıkartarak yapmaktadır. Bu nedenle bazı eserlerinde bu öğreticiliğin dozu kaçtığı için romanın estetiğini bozsa bile yazarın en belirgin özelliği olagelmiştir.
Halkın değer yargılarını ve yaşayışını değiştirmek için sanatı bir araç olarak gördüğünden, eserlerinde bu yaşayışın her yönünü eleştirmekten çekinmemiştir. Ama buna karşın halkı dışlamaz, bilakis sanatın seçkinler arasından çıkartılıp halkın arasına karışmasını, halkın bu şekilde değer yargılarını değiştirebileceğini savunur.
Ayrıca mükemmel bir gözlemcidir. Devrin İstanbul tiplerini, vapurlardan şenliklere, ev hanımlarının oturmalarından kır gezilerine oldukça geniş bir mekan ve şahıs onun eserlerinde adeta zaman makinesine binmiş gibi okuyucuya o dönemi birebir yaşatmaktadır. Romanlarında da bu tipleri iki grupta toplar. Eleştirdiği gelenekleri ve görenekleri tutucu bir şekilde muhafaza edenler ile Batı’nın akla, bilime dayanan pozitivist zihniyetini savunanlar arasındaki çatışma söz konusudur. Bu özellik Gulyabani’de de kendini göstermektedir.
Okumak isteyenlere sonunu söylemek gibi olmasında zaten yazarın duruşu aşağı yukarı belli olduğu için romanın sonunun tıpkı filmdekine benzer bir sonla biteceği malumunuzdur. Ama sonunu bilseniz bile okunması gereken bir eserdir çünkü yazar öyle bir tasvir etmiştir ki romandaki korkuyu, gündüz vakti bile etkisinde kalmanız olasıdır. Yukarıda da söylediğim gibi bu eser gayri resmi ilk korku romanımız benzetmesini boş yere hak etmemektedir. Roman bir korku hikayesi gibi başlar, daha ilk sayfalarda Üsküdar yakınlarındaki Yediçobanlar Çiftliği’ne çalışmaya giden hizmetkar Muhsine’nin yaşadıkları romanın içindeki korkunun habercisidir. Sadece gulyabani yoktur, periler, kıllı tüylü ordan oraya gezen cinler ve bir nica tuhaflıklar vardır.Ama korku dolu olaylara rağmen oradaki çalışanlardan biri olan Hasan ile Muhsine sağduyu ve zekanın yardımıyla, oyunu ortaya çıkartırlar. Evin hanımını gulyabani kılığına girerek korkutanların ondan para sızdırmaya çalışan yeğenleri olduğu anlaşılır. Romanı yahut yeni çıkan çizgi romanını özellikle geceleri okursanız alacağınız zevki garanti edebilirim. Yazar için “Keşke korku yazarı olsaymış” dedirteceğinden kuşkunuz olmasın. (Detaylı bilgiler için bkz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.7-19.)

Sözlü Korku Geleneği ve İlk Gayri Resmi Korku Romanı

            Gulyabani romanı tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar hikayesi olsa da yukarıda da değindiğim gibi içerisinde gayri resmi olarak bizim o zamana değin sözlü gelenekte yaşatılan ve yazılı geleneğe aktarılması gayri resmi olarak bu romanda yapılmıştır. Kaldı ki Gürpınar’ın bu tür tasvirleriyle dolu hemen hemen benzer içerikli romanlarında da sonucu belli olsa bile korku unsurları sözlü geleneğin ürpertici hikayelerini aratmamaktadır. Mesela Cadı’yı, Dirilen İskelet’i, Mezarından Kalkan Şehit’i bu eserler arasında gösterebiliriz. Doğrudan bir kabulleniş yoktur ama sanki yazar fantastik edebiyata göz kırpmıştır.
Bunu ülkemizde korku edebiyatı adına yazılmış ilk eser olan, Bram Stoker’in başarılı bir adaptasyonu sayabileceğimiz, tarihçi Ali Rıza Seyfi’nin yazmış olduğu “Kazıklı Voyvoda” (1997’de Drakula İstanbul’da adıyla basıldı) romanında de görebiliriz. Fantastik olayları içerse de roman asıl olarak bir tarihçinin elinden çıkmadır ve içerdiği milliyetçi unsurlar dönemin kültürel havasından ziyade yazarın kendi tarih görüşünün yansımasından etkilenmiştir. Nitekim Ali Rıza Seyfi’nin eserlerine baktığımız zaman Drakula romanı fantastik yönüyle sırıtır çünkü diğer eserleri Barbaros Hayrettin Paşa ve Deli Arslan gibi tarihsel kahramanlık öyküleridir. Reşad Ekrem Koçu’nun, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ve Şevket Rado’nun kahramanlık dolu akıncı maceralarının anlatıldığı geleneğin bir temsilcisidir. Bu bilgiler çerçevesinde Drakula İstanbul’da romanının da aslında eski bir Türk düşmanı olan Kazıklı Voyvoda’ya karşı mücadele eden kişiler vardır. Romandan cümle cümle alıntı yapmaya gerek yok, karakterlerden Van Helsing yerine geçen Resuhi bey’in Sultan Abdülhamid zamanında siyasi nedenlerle Trablusgarp’a sürülen tıbbiyeli bir genç olduğu, diğer karakterlerden ikisinin Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış bir subay ve Kuvayi Milliye gönüllüsü olduğu satır aralarında hatırlatılmaktadır. Bu minvalde tarihsel bir roman olmasına rağmen adaptasyon nedeniyle de olsa fantastik edebiyata göz kırpmaktadır. Ama bu romanda ayrı bir incelemenin konusudur.
Aynı göz kırpmayı Gulyabani’de de görmekteyiz. Yazar gerçekçide olsa natüralistte olsa yazdığı eser ister istemez fantastik korku edebiyatına meyillenmektedir ve yazar bunu yazabileceği halde görüşleri nedeniyle bunu reddetmektedir. Pozitivist olmayıp Ali Rıza Seyfi gibi bir şekilde geleneğe bağlı kalsa bile yine Seyfi gibi fantastik yazsa bile tarihsel içerikli, fantastik korku’ya göz kırpan bir başka eser yazmış olurdu.
Gulyabani’nin önsözü yerine yazılan bir okur mektubunda ki benim elimdeki basımda böyle yapılmıştır diğerlerinde bu var mıdır bilemem, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a eski İstanbul’da ihtiyar bir hanım ve yazarın cevabı Türkiye’de korku edebiyatına neden ilk etapta soğuk bakıldığının bir göstergesidir.
Yazara mektup gönderen hanım yazara, kendisi gibi yaşlı İstanbul hanımlarıyla birlikte oturup yaptığı sohbetlerden bahseder. Romanlarını onlara sesli bir şekilde okumaktan hoşlandığını kendisi ve yaşıtları gibi İstanbul hanımlarının konuşmalarını birebir yansıttığı için bundan büyük keyif aldıklarını belirtir daha sonra bu hanımların anlayabileceği, sevebileceği türden “romanla masal arasında” şeyler yazmasını istemektedir. (Alıntıdır) “Bilgiden, teknikten ve sosyal problemlerden kaçacaksınız. Konunuz esrarlı cin, peri gariplikleri, yahut bir çarşambakarısı, bir dev, bir gulyabani olacak. Olay o kadar meraklandırıcı bir ustalıkla düzenlenecek ki biz hep buna susamış kocakarılar hikayenin alt tarafı acaba ne çıkacak diye bekleye bekleye tandır başında titreşeceğiz. Zaten sarsılmış sinirlerimizi bu merakla büsbütün sarsacaksınız.”(Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.24.)
İhtiyar hanımın bu mektubunda görüldüğü gibi bizdeki sözlü geleneğin, kış geceleri çocuklar ve büyükler arasında anlatılan korku hikayelerinin günümüzdeki öğrenci yurtlarında konuşulan “üç harfli muhabbetlerinden”de eskiye dayandığı zaten bilinmektedir. Hüseyin Rahmi’de bu geleneğe göz kırpış vardır, Ali Rıza Seyfi’de ise birebir bu sözlü geleneğe, kış gecesi anlatılan çocukların korktuğu hikayelere değinir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’da zaten Gulyabani’de anlattıklarıyla, fantastik olanı yerden yere vurduğu halde ilk etapta korku unsurunu öyle bir kullanır ve anlatır ki bu sözlü korku geleneğinden farkı yoktur.
Ayrıca bu mektubun bir özelliği de, bizlere o dönemde sözlü korku geleneğinin yazıya geçirilmesini ve korku edebiyatının başlamasına dair bir arzunun görülmesidir. Demek ki o dönemde de şimdi olduğu gibi edebiyatımızda korku edebiyatından da eserler görmek isteyen bir taban vardı. Bu taban genelde azınlıkta kalıp yazmaya çalışan kesimi de alayla karşılaşılmışsa da bu tür bir isteğin izleri ve ürünleri çeşitli dönemde yazılmış korku eserlerinde görülmektedir. (Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi ve Hamdi Varoğlu’nun Ölmez Adamların Evi v.b) Hatta sözlü korku geleneğinin başlatıcılarından sayabileceğimiz meddah öykülerinin ve masallarının yazıya döküldüğü ve çok sattığı 1970’lerde (Seyfizülyezen Hikayesi, Seyfülmülk, Şahmeran v.b) bu çizgi biraz aşılmaya çalışılmış ama başarılı olamamıştır.
Peki korku edebiyatına nende soğuk bakıldı ya da en azından Hüseyin Rahmi Gürpınar neden bu türde yazmayı reddetti? Bunun cevabı da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın mektubundadır. Bizde o dönemde Yahya Kemal Beyatlı’nın eleştirilerinde de görüldüğü üzere korku edebiyatı, çoğu yazar ve edebiyatçı tarafından dışlanmıştır. Bunun nedenlerinden Giovanni Scognamillo’nun yazdığı “Dehşetin Kapıları” adlı incelemede Güven Turan’ın yazdığı önsözde bahsedilmiştir. Modern Türk edebiyatı ilk etapta halkı aydınlatma amacını güttüğünden ve bu alanda eserler verdiğinden dolayı, o dönemde ki ilk öykü denemeleri ağır bir şekilde tenkit edilmiştir. Bu anlayış günümüze kadar etkisini korumuştur halende vardır, bazı edebiyatçılar tarafından fantastik korku eleştirilir, çocukça gelir, gerçekleri yazmak varken hayalleri yazmanın saçmalık olduğu savunulur. Eğer okul yıllarınızda korku kitabı okumanızı eleştiren ve hatta iğneleyen hocalarla karşılaştıysanız belki bu satırları okurken onları da hatırlayacaksınız.
            Peki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu okuyucuya verdiği cevap ne olmuştur?
Hüseyin Rahmi Gürpınar okuyucusuna bu söylediğini yapmanın zor olduğunu zira bugüne kadar hiçbir şekilde doğaüstü bir yaratıkla karışlaşmadığını, görmediğini, görenlerinde yeminler etmesine rağmen onların sözlerine inanmadığını söylemektedir. Ama sonrasında yazdıkları çok şaşırtıcıdır! Yazar yazdıklarının etkisinde kaldığını, kendisinin de korktuğunu itiraf eder ama bunları neden yazmadığına dairde kendi görüşüne göre bir nedeni vardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar bir gözlemcidir, natüralisttir. O gördüğü şeyleri kendi üslubuyla birleştirerek yazmaktadır. Belki korku ve heyecan unsuru kendisini bile etkileyecek denli gerçekçidir, ama bir gulyabani ya da cini görmeden, gözlemleyemeden yazamayacağını belirtir. Bu yorumunda pozitivist biri olarak boş inançlara bakış açısına dair kendi görüşünü bize de üstü kapalı bir şekilde anlatmaktadır hatta romanlarında sıkça görülen, kişilerin psikolojik olarak gördükleri ve duydukları şeyleri tuhaf varlıklar zannettiğini, korku gücününü bu psikolojik etkiden geldiğini de söylemektedir ama müstehzi bir şekilde. (Alıntıdır) “Tavsiyenize uyarak masalı şimdi ki romanlar derecesinde sadeleştirmeye uğraştım. Meydana şu eser (Gulyabani romanı) geldi. Bu hikayede gariplikler yahut tabiatüstündeki olaylara susamış zihinleri memnun edecek boyda ve görünüşte bir gulyabani, bir alay da cin ve peri var. Eserin yazıldığı tarihte bu acayip ve korkunç yaratıklarla öylesine uğraştım ki bazı akşamlar ev halkı uykudayken gecenin sessizliği içinde bana yazı odamda gürültüler, patırtılar oluyor gibi gelirdi….Hikayeme bilimle, teknikle, sosyal problemlerle ilgili teoriler karıştırmamamı tavsiye ediyorsunuz…Ah Hanımnineciğim… Dürbünlerden, Kodak makinelerinden, her türlü teknik kovalamalardan kaçan gulyabaniyi bu aciz romancı nerede yakalayıp da gerçek tasvirleriyle hayrete düşürecek, gözünüzün önüne koyabileceğim?...Yazış sırasında iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım okuduktan sonra size neler olacak?” (Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.25-26.)

Sahnede, Beyaz Perdede, Müzikte “Gulyabani”den Esintiler
“Gulyabani” romanının dışına çıkarak başka alanlarda ve bilhassa korku özelliğiyle günümüze kadar kendisini taşıyabilen bir kült olmuştur. Sinemadan tiyatroya, müzik kliplerine kadar pek çok yerde kendisini gösterebilmiş bir eserdir.
            Gulyabani ilk olarak 1965 yılında oyunlaştırılarak Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Radyo oyunu ise yine Lale Oraloğlu’nun arasında bulunduğu sanatçılar tarafından 2004 yılında Trt Radyosu’nda yayınlanmıştır. Sinema versiyonu ise Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde 1976’da yapılmıştır ve çoğumuzun Gulyabani’yi tanıması bu film sayesinde olmuştur. Senaryoyu Sadık Şendil yapmıştır ve hikaye doğrudan Gulyabani romanını değil, Kemal Sunal, Şener Şen ve Halit Akçatepe gibi oyuncuların karşılıklı güldürüsüne dayanan başka bir senaryo olan “Süt Kardeşler” adını taşımaktadır. Konuyu ve filmi hepiniz bildiğiniz için burada bahsetmeyeceğim ama romanla aralarındaki yaşlı hanımı korkutup mirasına çöreklenmek için delirtmeye çalışılması teması söz konusudur.
Ama tema aynı olsa, esinlenme aynı olsa bile bambaşka bir hikaye ve film çıkar ortaya. Gulyabani tipinin popülerleşmesi ve hepimizce tanınır hale gelmesi bundan sonra başlar. Hatta Gulyabani tipi o kadar baskındır ki filmin korsan cd satıcılarında ve internetteki film izleme sitelerinde aratılan adı “Gulyabani”dir, Süt Kardeşler’e oranla daha çok önplandadır.

            Zaten yukarıda da bahsettim, yazarın kendisi bile eserle ilgili yaşadığı tuhaf korku hisleri esere de yansıyor ama başka bir senaryoda olsa gulyabani tiplemesi yine ve bu sefer daha popüler bir şekilde kitleleri korkutuyor. Günümüzde bizim kuşak arasında ki sayısız geyik konularından biri olan “Gulyabani’den ben de korkardım” lafı Umut Sarıkaya’nın iki karikatürüne dahi yansımıştır. Bir karikatüründe bildiğimiz Alien, Gulyabani’ye bakarak küçükken kendisinin de korktuğunu söylemektedir, yine başka bir Umut Sarıkaya karikatüründe bu sefer ünlü gerilim yönetmeni Alfred Hitchcock’un ağzından gulyabaniye bakarak korku sinemasının bu kadar basit olmadığını, şeklin karton olduğunu söyler, karedeki bir adamda Hitchcock’a bu ülkede gulyabani karakterinin herkesi ünlü yönetmenden daha çok korkuttuğunu söylemekte bu iki karikatürde popüler kültüre yansımaları rahatlıkla görülmektedir.
            Gulyabani karakterini müzik dünyasında da görmekteyiz. Replikas grubunun Aralık 2000’de piyasaya sürülen “Köledoyuran” isimli albümünün 7.şarkısı “Gulyabani müzik”tir. Aylin Aslım ve Tayfası grubunun 30 Nisan 2005’te piyasaya sürdüğü “Gülyabani” isimli albümün şarkılarından olan “Gülyabani”nin klibinde Süt Kardeşler filmine ve meşhur gulyabani karakterine yapılan göndermeler söz konusudur.


Mehmet Berk Yaltırık

9 Eylül 2010 – Edirne 


18 Şubat 2013 Pazartesi

Gulyabani'nin Evrak-ı Metrukesi 1-İlk İnternet Yazıları

      İnternet hayatımıza girdi gireli yıllardan beridir ne çok iz bıraktığımızı, anı bıraktığımızı biliyor muyuz? Geçenlerde youtube'da ta liseyi yeni bitirdiğimiz dönemlerde çektiğimiz videolarımızı bulduğumuzda değişen dünya görüşümüze, espri anlayışımıza şaşırmış "Nasıl geçti habersiz" moduna bağlamıştık arkadaşlarla. İşte o günlerde nostalji merakım depreşmiş, internette yazdığım ilk yazıların, hikayelerin peşine düşmüştüm. Madem kişisel blog, madem geleceğe bir iz, bir belge bırakma çabası diyerek bunları burada noktasına virgülüne dokunmadan belgelemeye karar verdim.
        Gerçi "Evrak-ı Metruke" serisi altında internet öncesi yazı ve notlarıma da yeri geldikçe değineceğim, ilk hayaller ve ilk kurgular açısından şahsi arşiviminden dökülenleri de paylaşacağım. Neler düşünülmüş, nelerden esinlenilmiş, bir insan yazmaya başlamadan evvel en ilk adımları nasıl atmış...
       Öyle kelime hataları, anlatım bozuklukları, imla hataları içeren hatta düpedüz kötü hikayeler ve yazılar ki "Abi bunu ifşa etmeye çekinmedin mi?" diye düşünülebilir. Bugün de amatör yazarım halen acemiyim ama o zaman, o yazıların yazıldığı zaman acemiliğimin bile başlarında sayılabileceğimden, ilk adımlar olarak görülmeli. Nasıl yazılmış meselesinden ziyade "önceden nasıl yazıyordum, şimdi nasıl yazıyorum" konusunda kendi şahsi tarihim açısından kıymetli "vesikalar" (kısmen). 
       İlk inceleme yazım ve ilk hikayelerim demekten çekince duymuyorum bu yüzden, bir liselinin kaleminden dökülen ve sadece şahsım için bir anlam ifade eden şeyler. Ancak umut verici ki rezalet bir yazma yeteneğine rağmen yazma konusunda arkadaş zoruyla da olsa uğraşmam, çabalamam iyi kötü bir dikiş tutturabilmiş olmam (yine kısmen)... İnsanın, şahsın tarihi pek incelenmez, araştırma konusu değildir yani büyük şahıs değilseniz kimse tutup sıradan bir insanı araştırmaz. Ancak bireyin yazım ve düşün dünyasına ilişkin izleri, hem bir tarihçi gözüyle hem de kendi özeleştirisini yapan bir amatör yazar açısından değerlendirdiğimizde ortaya epey ilginç bir sonuç çıkacaktır. Bu, bir insanın fikri ve yazınsal değişimini, gelişimini göstermektedir. Öyle ki gelen yorumlar bile daha uzun ve oturaklı yazılması yönünde, yani hayalgücü açısından pek sıkıntı olmamış ama ifade ediş şeklim hakikaten sorunluymuş diyebilirim. Vampir takıntım kendini belli etmiş ama... 
      Hani ben hep derim ya "aşk hikayesi yazamam" diye... Tarih sadece araştırmacıyı değil insanın kendisini bile şaşırtabiliyor işte böyle bir hikaye bile yazmışım dedirtebiliyor... Son iki hikayem muhtemelen dönemin etkisinden olacak aşk hikayeleri! "Yazmam" diye ahkam kestim bunca sene ama demek ki zamanında yazmışım!
     Belgeleri burada kısım kısım ve numaralandırarak anlatacağım, hem tarihsel-kronolojik sıraya göre gitmesi açısından hem de şahsi notlarımı daha iyi belirtmek açısından.
   Yazıların alındığı yer, Yüzüklerin Efendisi.com (http://www.yuzuklerinefendisi.com). 2002 yılında üye olmuştum ancak 2004'te aktif olarak yazılara ve foruma karışmıştım. Bugün halen Kayıp Rıhtım'da kullandığım "wyern-Wyern" takma adı bu açıdan ilk aldığım nick. İlk mail adresim de wyern2004 olup mynet'e kayıtlıydı ki ondan önce okuma haricinde aktif bir internet kullanıcısı değildim. Wyern bir kelime hatası, Wyvern yazacakken (tıpkı sözlükteki boşluk bırakmama hatası gibi) Wyern yazıp sonradan bu takma isme alışmam söz konusu. 
       Tekrar hatırlatmamda yarar var, hikayeler oldukça kötü, haddinden fazla kısa ve sadece bir film izlendikten sonra heyecanla bir başkasına aktarılmış havası taşımakta. Yazdığım dönemler 2004-2005 arası lise birinci-ikinci sınıf öğrencisiyim, düşüncelerim oldukça kof. Mağara duvarındaki çizimler gibi... Noktasına bile karışmadım...
       İşte o belgeler!
----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 1: FATİH - (İnternetteki ilk hikayem) 29 Mart 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1581

" Bu hikaye Yüzük Savaşlarından 50 yıl sonra geçen bir hikayedir.Rhun'un doğusundaki Taberia lı bir fatih 'in Orta Dünya yı fethini anlatır.

Hava rüzgarlı vakit geceydi.Kırmızı bir çadırın içinde General Whagon oturmuş bir haritayı inceliyordu. Orta Dünya haritası.orayı fethetmeyi aklına koymuştu.İçeri bir asker girdi.Örme zincir zırh giymişti.Sırtında kalkanı,belinde kılıcı savaşa hazırlanmış gibiydi.İfadesiz bir yüzü vardı.Seslendi:

_Komutanım!askerler hazır.Sizi bekliyorlar.

Sonra çıktı.Komutan gülümsedi.Üstünde altından bir zırh vardı.Ejder derisinden sağlamdı.Sırtına kırmızı bir pelerin asmıştı.Beline "mitril"den bir kılıç takmıştı.İsmi "Kan İçen"di.Bununla pek çok düşmanını Mandos 'un yanına göndermişti.Kafasına tılsımlı miğferini taktı.Bir iblisten almıştı.tüm yüzünü örtüyor bir tek gözlerini açığa çıkarıyordu.O bir iblisti.Babasıda öyle.Annesi bir insandı. Doğduğu vakit avuçlarında kan vardı.Falcılar onun büyüdüğünde koca bir Fatih olacağını söylemişti.

İblis olmasına rağmen insana benziyordu.Birtakım güçleri vardı.20 insan gücündeydi mesela.Ok işlemezdi.Çok hızlıydı.Ayrıca kurnaz ve zeki.Tek kusuru vardı.kutsallık onu öldürebilirdi.Gün ışığı bir zamanlar etkiliydi.Ama yaptığı büyülerle oda etkilemiyordu.O bir vampirdi.

Dışarı çıktı.Binlerce insan,ork,goblin trol onu bekliyordu.Whagonu görünce selamladılar.

Whagon:

_Ey askerlerim!Sizler şimdi yenik bir milletin neslisiniz.Vaktinde Batılılar bizi yendi.Bununlada kalmayıp bizi küçümsedi.Bizi Doğu`ya, kıraç topraklara ve şeytanların gezindiği çöllere sürdüler.

Kendileri batıda cennet diyarlarda sefa sürdüler.Ve bizlere düşman oldular.Elfleden ve onlara uyanlardan bahsediyorum.

Ama bitti.Batıya gidip orayı fethedeceğiz.Ve artık bizler orada yaşayacağız.50 yıl önce Fangorn`da ve Minas Tirith önlerinde ölen soydaşlarımızın intikamını alacağız.

Askerler burda coştu ve naralar attı.Komutan bağırdı:

_Atımı getirin!

İri bir ork komutanın atını getirdi.At kapkaraydı ve vahşiydi.Adı "kara Gölge" idi.Komutan bir sıçrayışta atına bindi ve onu yakındaki bir tepeye sürdü.

Tepe Mordoru gösteriyordu.Komutan kılıcını çekip
atını şaha kaldırdı ve bağırdı:

_ORDULARIM!MORDORA DOĞRU İLERİ!

Askerler bunu narayla karşıladı

----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 2: FATİH 2- 12 Nisan 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1590

"Çadırlar toplanıyordu.plan yapılmıştı.Önce atlılar oklarıyla kuzeyden dalıp,Gondorlu gözcüleri oraya çekecekti.Atlılar ikibine yakındı.Bu sırada troller(300'e yakın)kapıya hücum edip,kapıyı kıracaklardı.

Komutan Whagon ise ana kuvvetle içeri girecekti.Böyle planlanmıştı.Kimse bir terslik düşünmüyordu.Herkes komutanlarının kaderine inanmıştı.Komutan çocukluğunu düşündü.Hep harp hikayeleriyle büyümüş,askerlerce yetiştirilmişti.

50 yıl önce babası Sauronun safında Harbe gitmiş ve dönmemişti.o zaman karar vermişti.Batıya girip intikamını alacaktı.Ama batının uyuşmasını beklemişti.

Batılılar büyük seferle yılanın başının ezildiğini sandılar.Ama yılan iki başlıydı ve öteki başını hesaba katmamışlardı.Sanıyorlardıki Sauron ölünce

çobansız koyun sürüsü gibi dağılacaklar.Birgün bir vampirin çıkıpta Batıyı harabeye çevirmek için o sürüyü toparlayacağını akıl edememişlerdi.Ki o artık sürü değil,orduydu.Hemde milyonlarca neferi olan bir ordu.50 yıl susan doğu artık patlayacaktı.


Elfler bunu farketmiş ve orta dünyayı terketmişti.

Kral Aragorn ise İnsanların Kralı olarak bu saltanatın debdebesine kapılmış,tehlikeleri gözardı etmişti.Doğulu korkak krallar taçlarının zarafetine kendilerini kaptırmış,Aragornla antlaşma yapmışlardı.Whagon önce o korkakları halletmişti.

Cüceler artık göçebe kömür satıcıları olmuşlar,kılıçlarını höyükleree gömmüşlerdi.Hobbitler de insanlara karışıp azalmışlardı.Büyücülerde ya ölmüşler yada göçmüşlerdi.Hiçbir tehlike yoktu.Onu kimse engelleyemezdi.Valar bile.Onlar Cennette güzel bahçelerde yatmaktaydılar.Orta dünya yı önemseselerdi gelir bizzat Sauronun başını ezerlerdi.Kalktı.Atına bindi.Düzenlenmiş ordunun başına geçti.Yanındaki askere:

_Git kuzeydeki birliğe söyle.Yukarıdaki oku görünce saldırsınlar.Ayrıca burdan atlılara takviye ipli orklarıda al.

_Emredersiniz!

dedi.Kuzeye doğru koştu.Komutan ileri çıkıp bağırdı:

_ileri!
Ordu gürültüyle yürüyüşe geçti.50 yıl sonra Orta Dünya tekrar karışıyordu.Hemde bu sefer tehlike habersizdi"


----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 3: FATİH 3- 19 Nisan 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1600

"Akşam olmaktaydı.Mordor kalesinde askerler alışıla gelmiş nöbetlerini tutuyordu.Bu kale Sauronun devrilmesinin ardından tekrar doğuyu kontrol altında tutmak için yapılmıştı.Dört kulesi,sekiz burcu vardı.Okçular tepelere mevzilenmişlerdi.Elli yıldır burda alışıla gelmiş nöbeti tutuyorlardı.Vaktiyle gaflet uykusu Mordorun kontrolünü kaybettirmişti.O yüzden nöbetler itinayla

kontrol edilir,nöbette uyuyanlar cezalandırılırdı.Kapının üzerinde iki nöbetçi laflıyordu:


_Bugün nedense pek sessiz.Fırtına öncesi sessizliği gibi.Nedersin Haldan?

_Ne fırtınası?

_Doğululardan bahsediyorum.

_Onları meltemden bile sayma.50 sene evvel o Büyük Savaşta hepsi öyle bir darbe aldıki.

_İntikam istemezlermi sence?

_İstekten ileri gitmez.Kara Lord olmadan onlar başsız sürü gibi dağılırlar.

_Sence o sürüye bir baş gelmezmi?

_Yok.Varsa bile bunu büyükler bilir.

_Umarım yoktur.Dedem o savaşta çarpışmış.Anlatırdı hep.Kaç kişi ölmüş?Kimler babasız oğulsuz kalmış?Ve hep derdi"Doğu intikam alacaktır"Çünkü doğulu pek çok soylu buralarda ölmüş.

_Fazla tarih kitabı okumuşsun Derek.

_Ama hep böyle olmamışmı?Nezaman böyle bir huzura erilse hep bir karanlık efendi çıkmış.

_Sauronun oğlu varmı?Yada varisi?

_Yok.

_Ya bir arif?

_yok.

_E ozaman tehlike yok.Kim çıkıpta bunların başına geçsin?Bir avuç göçebe mi?

_Orkları unutma.

_Onlarda yok edildi.

Whagon kaleyi süzüyordu.Uzağı gören ve insanın içini okuyan bakışlar.Yanındaki emirerine:

_Hepsi gaflet uykusunda.Durgun.Güneş batmak üzere. Saldırsınlar.

_Emredersiniz.

Asker atıyla uzaklaştı.Komutan bir süre durup kaleyi inceledi.Atı Kara Gölgeyi mahmuzlayıp ordunun önüne geçti.İnsanlar,orklar,troller,uruklar,goblinler baltalarını,topuzlarını,kılıçlarını,mızraklarını,hançerlerini kavramış,hırsla 50 yıl öncenin intikamını almayı bekliyorlardı.Komutan:

_Ordularım!Birazdan bu kaleye saldıracağız ve ardından Batıya yürüyeceğiz.50 yıl önce ölenlerin intikamını alacağız.Elbet içimizde ölenler olcak.Onlar güçlü bir direniş gösterecek.Ama yılmayacağız.Sakın yılmayın!Çekilmeyin.Zira yenilirsek birdaha asla saldıramayız!Vurun,kırın ,kesin,yıkın!Asla acımayın!zira onlar size acımadı!Saldırıda troller önden gidecek.Bizlerde oklarla onları koruyacağız!

Kılıcını çekti.Tepeye çıktı.


Haldar:

_Gel.YAndaki kuleye çıkalım.Güneşin batışını izleyelim.

Kuleye çıktılar.Batıyı incelemeye koyuldular güneş biraz battı.Sesler duydular.Nal sesleri.Birbirlerine şaşkınlıkla baktılar.Kuzeye döndüler.Binlerce kara atlı naralarla saldırıyor,ardındanda yüzlerce ork geliyordu.Atlılar ok atıyordu.Bir-iki asker ok yiyerek devrildi.Derek:

_sana demiştim!Saldıracaklar diye!

Komutanları bağırdı:

_Tüm askerler kuzey hisarına!

Uyuyanlar bile uyanıp silahlarıyla savunmaya gittiler.Orklar elf kökenli olduklarından iyi okçulardı.

Askerleri indiriyorlardı.Tüm sur kuzeye ak mıştı.Tek o iki asker durmuştu kapıdaki kulede.

Haldan birara arkaya döndü.Korkuyla:

_Bak!

dedi.Tepeden bir atlı çıktı."İLERİ!"diye bağırır bağırmaz binlerce nara göğü sarstı.Yer sarsıldı.Yüzlerce kudurmuş trol,naralarla yeri sarsarak,topuzlarını savurarak kapıya doğru geliyordu.Yanlarıdada o atlı geliyordu,arkadanda binlerce,yüzbinlerce ork ve doğulu.İkili eski masal kitaplarında Troller görmüştü ama,bukadar korkunç olacaklarını tahmin etmemişlerdi.Haldan bağırdı:

_Kapıya geliyorlar!

_Haldan sıkı tutun!

_niye?

_Bak!

Bir trol durdu.topuzunu savurup kuleye fırlatı.Ortasına çarpıp devirdi.Düştüler.Derek uyandığında sersemlemişti.Haldanı aradı.Haldan taşların altında yaralı yatıyordu.Üzerine koştu.Kurtarmaya çalıştı.Haldan:

_Beni brak ve kaç.

_olmaz!

_Git!Gondoru uyar!

Derek istemeyerek koşup orda bağlı bir ata bindi.

Kapılar sarsılıyordu.Ordu gelmişti.Kapı açıldı ve troller içeri aktı.Bir trol yerdeki Haldanı gördü.Sırıtarak topuzunu kaldırdı ve indirdi.Kaldırdığında kanlar damlıyordu.Sonra Derek'i gördü.Böğürerek üzerine atıldı.Tam zamanında atladı.Onun yerine atı öldü.

Atlı girdi.Gözler kırmızı,dişleri sivriydi.Köşeye sindi hemen.Gondorlular zamanında geldiler.Etrafını 20 şövalye sardı.Kuzey hisarında yorulmuşlardı ama dinçlerdi.Kesin o atlıyı vurucaklardı.Ama tam tersi oldu.Atlı kılıçsız hepsini devirdi ve kanlarını içti.Ordu yayılmıştı.Kalktı bulduğu bir atla arkadan çıktı.Uzaktan kaleye baktı.Ak ağaç nişanlı bayrağı indirdiler.Kızıl gözlü oraya çıktı.Bayrağı attı yere.Orklar ve doğulular üzerine çıktı,çiğnedi,tükürdü.Kızıl gözlü üzerine bir şeyler yazıp okla Derek'in olduğu yere gönderdi.:

_Bunu al kralına götür.

Derek saygıyla bayrağı alıp geri döndü.Yenilmişlerdi.Dostu ölmüştü.Ama en kötüsü

Gondor bayrağına saygısızlık etmişlerdi.Ağlayarak,Gondorun Yolunu tuttu.



Whagon kızıl üstüne kara yarasa nişanlı Taberia bayrağını astı.Askerler nara attı.Whagon:

_Ey Doğunun evlatları.Büyük bir zafer kazandık.Ama bu zaferlerin ilkidir.Öyle zaferler kazanacağızki bu bir hiç olcak. Bu gün Mordor!Yarın Gondor!

Askerler zafer naralarıyla karşılık verdi.Bir ork:

_komutanım!

_Evet.

_Peki öbürgün neresi?

Whagon batıyabaktı.Sonra dönerek:

_Gri limanlar!

Askerler coşkuyla nara atıp el çırptı.

Gondor Sarayı

Kral aragornun torunu 2.Arathorn tahtta oturmuş eski bir yıllık okuyordu.Birden içer ağlayan bir Gondorlu girdi.Koynunda birşey saklıyordu.Çöktü.Kral:

_Evet?

_lordum.Bir ordu geldi.Kara ordu.Mordor kalesini ele geçirdiler.Herkez öldü.Bir ben sağ kaldım.Başlarında Bir şeytan vardı.20 kişiyi rahatça devirip kanlarını içti.Bununlada yetinmediler.(asker burda ağladı)Gondor bayrağımızı indirip çiğnediler.Tükürdüler.Komutanları bir şeyler yazdı.

Tahrip edilmiş bayrakta Kara lisandan şu cümleler yazımıştı."YAKINDA SENİNDE KANINI İÇECEĞİM.AK AĞACIN GÖLGESİNDE TÜM GONDORU KILIÇTAN GEÇİRİP BEBEKLERİN KANINI İÇECEĞİM.GONDORDA GÖRÜŞÜRÜZ.THURİNGWETHİL İN TORUNU WHAGON.ORTA DÜNYANIN DOĞUSUNUN FATİHİ."

Kral hiddetlendi.Kapıcılara bağırdı:

_Meclisi toplayın.

Sonra pencereye gitti.Doğuda kıyamet dağı yeniden lav püskürüyordu.Gökte Şimşekler çakıyordu."





----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 4: FANTASTİK ALEMDE VAMPİRLER (İnternette yazdığım ilk inceleme yazım. Aslında bugün Frpnet'teki vampir incelemelerimi ben o dönemde kaleme almıştım ancak tamamen oraya yazmamışım demek ki. Bir çok eksik bilgiyle dolu)   - 19 Nisan 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1603


"Korku temalarında ilgimi hep vampirler çekmiştir. Ölümsüz olduklarındanmı yoksa Voltaire'in deyimiyle "en iyi kanıtlanmış batıl inanç"olduklarındanmı bilmem.
Vampir inançları, Dünya`ya Balkanlara yerleşen Türklerden ve Kuzey avrupadaki Vikinglerden yayılmıştır.
Tolkien in Orta Dünyayı yaratırken Kuzey Avrupa mitolojisinden esinlendiği bilinir.Pekala Orta Dünya ya vampirleride katmıştır. "HOBBİT" kitabında "Fırtına Geliyor" adlı bölümde Beş Ordular Harbi anlatılır. Orada goblinlerin ve kurtların yanında yarasalardanda söz edilir.Kan emen yarasalar.


Daha geriye gidelim.Morgothun veziri Sauron`un bir habercisi vardır."Gölgelerin Hanımı"Thuringwethil.
Yarasa suretindedir bu maia.Luthien Morgoth`un sarayına onun kılığında girmiştir.
Zamanın başlangıcında bazı ruhların onun tarafına geçtiği yazılır.Vampirlerde bunların arasındadır. Ve vampirlerle ilgili en önemli şey.Vaktiyle Morgoth`un adamı"Avcı"nın elfleri kaçırıp Angband`a getirdiği söylenir.Elfler burda bozulmuş ve orklar tarih sahnesine çıkmıştır.Birinin vampir olması için onun ısırılması lazım gelir.Bunlarda böyle olmuştur işte.Ayrıca orklar güneşe çıkamaz.Tıpkı vampirler gibi. Lanetli yaratık kültürden kültüre değişir.Türklerde hortlaklar,cadılar ve cinler,Avrupada goblinler,kurtadamlar,vampirler.
Arap yarımadasında gulyabaniler ve şeytanlar.
Şimdi Ejderha Mızrağı diyarına uzanalım.Orda lanetli Ravenloft diyarından bahsedilir.Biliyorum ikisi ayrı diyar ama Ravenloft çıkış kaynağını TSR den almıştır.Orda Barovialı Kont Strahd dan bahsedilir.
(bkz.Sislerin Vampiri,Ben Strahd Bir Vampirin Anıları,Kara Gül Şövalyesi-Ankira Yay.)Bu adam sevgili elde etmek için lanetlenip vampirleşmiştir. Lanetli sisler onu bu lanetli diyara getirir.İlk gelen odur.Vampir köleleri vardır.Oraya gene sislerle gelen elf-vampir Jander la ilk kitapta sürtüşür.
Barovia vampirli krallıktır.
Evet şimdilik bu kadar buldum.Verebilecek başka bir bilginiz varsa çok sevinirim.
Wyern."



----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 5: WHAGON'A DAİR (Hikayeden ziyade bir tür açıklama yazısı. Hatta sonunda direkt doksanların tv rehberlerinin pembe dizi bölüm tanıtımlarına bağlamış olduğum enteresan bir yazı) - 26 Nisan 2004

"Aslında bu yazıyı ilkin göndermeliydim ama neyse.

İlkin size Taberia yı anlatıyım.Doğuda ve kuzeyde 24 Şehir-devlet var. Bunların başında soylu ailelerden gelme derebeyleri var. Taberia bunlardan biri.Basit,önemsiz bir kasabaymış evvelden. Bir gün Thürinwethil'le Dorgan (Maia lardan) buraya gelip yerleşirler. Kısa zamanda oranın en güçlü sülalesi olurlar. Taberia taş kent olur. Çevresine yüksek ve kalın surlar ve kuleler yapılır. Zamanla orklarda yerleşir.Buranın halkı yarı-orktur. Bu iki Maia nın kudretiyle yapılır bunlar. Kısa zamanda Doğunun en güçlü şehir-devleti olur. Şimdi hükumdarları anlatalım.



İlk hükumdarDorgan ve Thürinwethildir.Şehir kurulur ve yükselir.Onların oğlu Lorgan doğar. Dorgan ve Thürinwethil Öfke Savaşında ölürler.
Lorgan kökeni itibariyle Vampirdir.Çok zalimdir.Kan
dökücü bir tiran dır. Kurduğu orduyla kasabaları yağmalar.Kaleleri kuşatarak Halkları açlık ve hastalıktan gebertir. Teslim olanıda olmayanıda öldürür.İster ork olsun ister trol.Doğunun altını üstüne getirir.O da ork prenseslerinden biriyle evlenir. Oğulları Thargun ve Shagun Doğar.Bu iki
zalim evvela babalarını zehirleyip,Annelerine tecavüz ederek öldürüp tahta geçerler. Zulümlere devam ederler. Artık orası dar gelir bu iki vampire
24 şehir-devletede zarar verirler.En acımasız işleri
Yaparlar.Thagun ve Shagun insanlarla evlenir.
Thagun Evlendiği kadını kız doğurduğu için parçalatır ve akbabalara yedirir. Kızını 5 yaşına kadar zindan da tutar.Sonra ona tecavüz eder ve
kendi eliyle öldürüp kanını içer.Sonra Sauron`un yanında savaşa gider.Oralarda ölür.

Shagun un oğlu ve kızı olur. Kız insandır oğlan vampir.İki kardeş anne ve baba larını öldürürler.Evlenirler ve bunlardan bizim Whagon doğar.Whagon`un babası doğuya öyle dehşet saçarki bu sülaleye "Thüriniel" derler.(Gölgelerin Evlatları) Trus Thüriniel Yüzük Savaşına katılır. Minas Tirith önlerinde ölür.Whagon doğduğu vakit avcunda kan vardır.Büyüdüğünde Büyük bir Fatih olacağı söylenir. Çocuk bir asker olarak büyür.Vampirdir ve çok güçlüdür.Büyücü bile olur.Sonra kurduğu orduyla doğuyu fetheder ve batıya yönelir.

Başarılı olurmu bilmem?Bunu zaman gösterecek. Öykülerimde okursunuz. Bu adamı yaratırken iki şeyden ilham almıştım. Biri Drakula.Tarihe zalimliğiyle geçen Vampir olduğu söylenen Drakula. Diğeri ise galeride gördüğüm ata binmiş iskelet.

Neyse öyküyle ilgili tüyolar vereyim.

*Yakında aşk var!


*Wyrus Doğuda süprizlerle karşılaşır!Beş Ariften

İkisi vardı ya!Kayıp olan ve ortaya çıkmayan.Onlar!


*Tanrılar Whagona karşı anti kötüler sürecekler!


*Hobbit ve cüce savaşları patlak vercek!Eriadorun nehirlerinde kan akacak!


*Whagon cephesinde ihanet çanları çalıyor!


Not: Bu yazıda anlatılan olaylar, yazarın kendi hayal gücüyle yarattığı hikayelerdir. Tolkien`in anlatılarına dayanmaz. Fatih adlı hikayenin kahramanının geçmişini anlatmaktadır.



p.s. : Ama süper... :) " (Not: Bu notu (p.s.) ben mi yazdım, editör mü hatırlayamadım)
   
----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 6: FATİH 4 - 26 Nisan 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1608

"Meclis toplanmıştı.Meclise Rohanlılar,kuzeyliler,hobitler ve cüceler katılmıştı.
Kral gelenleri süzdü.Hırsla tahrip olmuş Gondor bayrağını masanın üstüne attı:

- İşte!Sizi toplamamın nedeni!Doğudan çıkan ne idiğü belirsiz birinin ettikleri.


Rohanlı Hama bayrağı alıp inceledi.Dehşete kapıldı.
Bayrak elden ele dolaştı.Gören dehşete düştü.
Salon sessizdi.Gökte gürleyen yıldırımlar sessizliği bozuyordu. Kral:

- Sizden bir açıklama bekliyorum! Lothlorien elflerce terk olunduğunda Rohanlılar oraya bir tahkimat yapmıştı.Oradan gelen Rhodan:

-Aslında ne idüğü belirsiz değil.Biliyorduk.


Kral öfkeyle kükredi:


- Mademki biliyordunuz neden bu iblisin başını Vaktinde ezmediniz?


- Doğudan haberler geldi.40 yıl evvel. Thürinwethil`in soyundan gelen,Taberia isimli bir şehrin lordu bir bir Rhünü,Haradrimi,Falatrimi ve tüm Doğuyu aldı. Doğu nun Hakimi Whagon. Batıya sataşamaz diye düşündük çünkü doğu darbe almıştı.Nehirin doğusuna surlar ve kaleler yaptılar.Asker koydular.

- Bana niye ulaştırımadı? Yada baba ma? Yahut dedeme? O hırsla Mordordan da ilerisini almak isterler diye.
- Harika.Sevinin.Mordorda gitti.Sağkalan sadece bir kişi.Azarlamak bir sonuç vermez ne yapalım?

Cücelerden Thorin 8:

- Majesteleri.Ben derimki sefere çıkalım.Birleşik Rohan ve Gondor Ordusunu oraya sevk edin.Cüceler emrinize amadedir.
- Bende! dedi Kuzeyli Bern.Kral gözünü hobitlerden 2.Samwise'a çevirdi. Hobitler artık krallıktı. Ve birzamanlar Yüzük Taşıyıcısı Frodo`nun can yoldaşı Sam kral olmuştu.Hobitler güçlenmişlerdi. Kral:
- Sizden niye ses çıkmadı? diye sordu.
- Zafer kesin değil.Yenilebilirsiniz.İhtiyat bizim batıda kalmamız lazım gelir. Babam derdiki:"SONU
BELLİ OLMAYAN İŞTEN HAYIR GELMEZ." Kral:
- Korkudan olmasın?

- Bizler kimseden korkmayız.Bunu 50 Sene evvel kanıtladık.

- O halde orduyu kurun.Birleşik ordu bu iş için yeter. Yarın Mordoru geri alırız.Karar verilmişti. Salondan ayrıldılar.Hobit Kral ile cüce kral yanyana gidiyordu.Hobit Kral:

- Ordunuz kaç kişi?

- 2000 adamım var.

- Bana güveniniz tam mı?

- Evet.

- O halde bin adamınızı bırakın.Bu Whagon dişli birine benzer.

- Neden bir hobite inanayımki.Sayın kral "boyunuz"
kadar konuşun.

- Sizde boyunuzdan büyük işlere karışmayın. Mağaranızdan çıkınca bana hak verirsiniz.


Nefretle birbirlerine baktılar.Hırsla ayrıldılar.

Orta Dünyada bu siyaset belalı işti.Uluslar, Batının kontrolü için çarpışıyordu.Kaldıki Birleşip vampir kralı kovacaklardı.Elfler belkide bu yüzden gitmişti.Kral odasına giderken kızı Angelina ile karşılaştı.Bu Kralın tek çocuğuydu.Damarlarındaki elf kanı baskın çıkmıştı.Elflere benziyordu.Gölge saçlı,gök gözlüydü.Uzun kuğu boyunlu,güleryüzlü bir yarı-elfti Büyükannesi Arwen'e benziyordu.
- Baba mecliste ne oldu?Çıkanları pek kızgın gördüm.

- Sorma kızım.Doğuda bir başı bozuk çıkmış.Onu bastıracağız.Gitmeliyim.


Ayrıldı. Kız babasının ardından bakakaldı.Ertesi gün
1000 kişilik Rohan Gondor birleşik ordusu ilerliyordu.Ağır zırhların altında kızgın güneşin altında ilerliyorlardı.İçlerinde korku vardı.Zira gelirken korkunç şeyler görmüşler ve ağlamışlardı.

Kazıklara vurulmuş bebekler vardı.En acısı belkide
demin gördükleriydi. Bir anne ölmüştü. Çocuğu annesinin uyanması için ağlıyordu. Ondan büyük olan ise"Anne uyansana"diye ağlıyordu.Evlilik vakti düğün sırasındakiler öldürülmüştü.Damatı bir direğe bağlamışlardı.Gözünün önünde geline,kız kardeşine,annesine tecavüz edip öldürmüşlerdi. Babasını döverek öldürmüşlerdi.Askerler kaleye yaklaşırken geceydi. Dört atlı çıktı karşılarına. Bunlar Gondorlu askerlerdi ve sapasağlam gözüküyorlardı.
- Hayırdır? Niye geldiniz?

- Size saldırılıp kale alınmadı mı?
- Kaleye saldırıldı ama alamadılar.

- Er Derek in dedikleri...

- Düşmanın casusu olabilir. Neyse gelin içerde dinlenin. Ama silahlarınızı bırakın dışarı. Askerler savaştan dolayı çıldırdı.Silah görünce çıldırıyorlar.
- Olur.


Ordu bu işe şaştı.Silahlarını bırakıp içeri girdiler. Kapı birden örtüldü. Askerler şaşkınlıkla bakındı. Surlarda şeytani bir kahkaha duydular.Bu
Whagon du. Orklarda yanında. Bağırdı "beslenin!".
Gondor`lu askerler etraflarını sardı.Ama değişmişlerdi.Sivri dişleri,kırmızı gözleri ve pençeleri vardı. Hepsini kolayca temizlediler. Kanlarını içerek.Tek birini sağ bıraktılar.Kralı uyarması için.Whagon vezirine:
- Ben bugece Gondora gideceğim.

- Ama sabah oluyor lordum. Hem plan kurmamız lazım.
- Tamam.O halde komutanları çağır.


Gondor Sarayı

- Ne?Nasıl yenildiniz? diye kükredi kral askere. Asker titreyerek olanları anlattı.Kral:

- Eee Tron?Bilge adamsın .Nasıl halledeceğiz bu işi?
Eğer böyle giderse Orta Dünyayı kara günler beklemektedir.

- Kralım.Ben uzun süredir arif AkGandalfla mektuplaşmaktayım.Bu meseleyi ona söyledim.
Cevabında buraya bir kuzenini göndereceğini yazmış.Adı Wyrus.Vampir denen yaratıklar hakkında bilgiliymiş.Gondor limanından çıkıp buraya gelcekmiş.
- İyi.İyi.


Batı da Bir Yer

Wyrus Vala kütüphanesinde oturmuş,Kitap okuyordu.Birden içeri Ak Gandalf girdi.Kuzeniydi ve bilgeydi.Karşısına oturdu.Piposu elindeydi:

-Wyrus.Hep doğuya gidip macera yaşamak isterdin
değil mi?
- Evet.

- İşte sana fırsat.Doğuda Gondor kentini Vampirler
İstila etmek üzereymiş.
Birden gözleri açılan Wyrus:
- Ne? Vampirler mi? Dedi. Gandalf:
- Evet.Benden yardım istediler.Bende seni göndermeye karar verdim.

Wyrus Gandalfa atılıp sevinçle sarıldı ve dua etti. Durdu.
- İyide sen niye gitmiyorsun?

- Bak Wyrus.Doğuda siyaset karıştı.Benim gibi bir tanrının oraya gitmesi iyi olmaz.Ahali güç dengelerinin değişeceği korkusuyla ve yeni bir
"Karanlık Efendi" endişesi ortalığı karıştırı. Hem bilirsin Rohanda Saruman büyük zararlar verdiğinden Halk her beyaz giyene "kötü"gözüyle bakıyor.
- Öyleyse hemen şimdi yola çıkıyorum.

- Dikkat et!Görevini bitirir bitirmez gel.Sakın sende Saruman gibi hakimiyet hırsına kapılma!Çünkü birKara efendi indirmeye gidiyorsun.Yok olduktan sonra tekrar ortaya çıkan Bir kara efendiyi halk kaldıramaz. Hem Tulkas ve Valar tedirgin.Bana kalsa işi onlara bırakırım ama hatırlarsan en son
Ulu savaşta Orta dünyaya çıktılar ve harbin şiddetiyle Orta dünyanın kuzeyi sulara gömüldü.
Hem uyardılar.Bu yeni Kara Efendi Çok tehlikeliymiş.Yolun açık olsun.


Wyrus asasını aldı ve evine yöneldi.

----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 7: FATİH 5 - 3 Mayıs 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1615

"O gün limandakiler epey şaşkındı.Çünkü asırlar sonra ilk kez kuğu biçimli bir gemi görmüşlerdi.

Batıdan gelmişti.Kendiliğinden sihirle gidiyordu.

Halk toplanmış gemiye bakıyordu.Etrafına ışıklar saçan bir gemiydi.Biri atladı içinden.Uzun boylu biriydi.Kızıl cüppesi vardı.Belinde uzun bir kılıç taşıyordu.Beline çaprazlama bir çanta asılmıştı.

Elinde uzun kara bir asa vardı.Halk çekindi bu adamdan.Zira ışıklar saçıyordu ve gözleri sapsarıydı.Bir maia görmüşlerdi.Gemi çekildi gitti.



Denize baktı.Islık çaldı.Ve bembeyaz bir at fırladı denizden.Soylu bir hayvana benziyordu.Koşum takımları altındandı.Atına atladı.İlerledi.Çocuğun birine:

_Gondor Sarayı ne yana düşer yiğit?

Çocuk titreyerek:

_Nehirin kıyılarını takip edin.Minas Tirith kalesini göreceksiniz.Orasıdır.

_Sağol.

Atın sağrısına asasını astı.Atı şaha kaldırıp dehledi.

Atın kişneyişi milleti titretti.Nehre yöneldi ve ilerlemeye başladı.Atı Tulkasın ahırlarından almıştı.

Bu atla gidilecek yere kısa sürede gidilirdi.

Uzaktan Minas Tirithi gördü.Bir dağın kıyısına yapılmıştı.Yedi halka halinde yükselen mamur surları ve altın kubbeli kuleleri gördü.O kubbelerki

gün ışığı tepelerinden yansıyordu.Binlerce muhafız tepede nöbetteydi.İlerledi.Askerler surlara toplandı.

Işık saçan birşey buraya geliyordu.Demir kapıların önünde durdu.Tepedeki iri bir komutan seslendi:

_Kimsin?

_Wyrus.Gandalfın kuzeniyim.

İyice şaşırdılar.Bir maia görmüşlerdi.Kapı açıldı.Girdi.Halkın şaşkın bakışları arasında dörtnala

saraya yöneldi.Tıpkı 50 yıl evvel kuzeninin yaptığı

gibi.Sarayın avlusuna çıktı.İndi.Seyisi uyardı:

_Bu ata iyi bak!

Ak ağacın yanına gitti.Baktı dokundu.Saatlerce oturup onu izleyebilirdi.Ama ayrıldı.İlerledi.Kapların

önüne geldi.Gümüş zırhlı iki muhafız şaşkınlıkla ona baktı.Wyrus:

_Ne bakıyorsunuz?Açsanıza.

Askerler kapıya yaslandı.Asasıyla Wyrus içeri girdi.

Gondorlu vekilharçların ve hükumdarların heykelleri arasından geçti.Tahtın önünde durdu.Kral

ve Tron şaşırdı.Tron:

_Işık saçmak!Sarı gözler!Korku ve sevgi!Bu bir maia !

Kral yerinden kalktı.Geleni süzdü.

_Sende kimsin?

_Gandalfın kuzeni Wyrus.Gondoru kurtarmak için geldim.

_O halde geçip oturun.Bunlar ayakta konuşulacak meseleler değil.

Kral,wyrus ve Tron yandaki bir odaya geçtiler.Toplantı odası.Oturdular.Wyrus:

_Anlaşılan kan içen bir varlığın ve bir Efendinin tehditi altındasınız.Yazılanlara bakılırsa şimdiden çoğalmışlar.Bunlar böyledir.

_Efendim.Biz öğüt istemiyoruz.Nasıl yok edeceğiz?

_Birdaha sözümü kesmeyin sayın kral!Zira bundan hoşlanmam ve kuzenim gibi anlayışlı değilimdir.

Neyse bu anladığım kadarıyla siyasi bir mesele.

Baştan anlaşalım.Benim karalarım doğrultusunda

karar vereceksiniz.Aksi halde gondor çökebilir.

_Bu bir tehditmi?

_Hayır.Ben tehdit etmem yaparım.Kabulmü?

Kral ve danışman birbirine baktı.Kral:

_Kabul.

_O halde siyasetin ilk kuralını uygulayacağız.Uzlaşma.



Mordor Kalesi-Whagonun karargahı


Whagon masa başında komutanlarına direktif veriyordu.

_Sizler kuzeyden saldırıp oyalayın.Bu şekilde Minas Tirithe kolayca gireceğiz.Vampirlerle.Kapıyı açınca

içeri gireceksiniz.Bütün herkezi aman dilemeden kılıçtan geçireceksiniz.

İçeri bir goblin girdi:

_Komutanım.Gondorlulardan bir elçi geldi.

_Tamam.Siz bu arada ordunun dökümünü yapın ve istihbaratları değerlendirin.

Çıktı.Kabul salonunda bir maia oturuyordu.Işık saçan sarı gözlü.Whagon kılıcını kavradı.İçeri girdi.

Oturdu.

_Beni öldürmeyemi geldin?Beni.Doğunun Fatihi ,

Thürinwethilin varisini.

_İstersen babamın oğlu ol seni yok etmek istesem

ben değil Tulkas ve ordusu gelirdi.Şimdi.Batıya niye saldırdın?

_Niyemi?İntikam için.

_Sauronun intikamı sanamı düştü.

_Onun için değil.Bakın.Siz Batılılar hep doğuluları dışladınız.Onları çorak topraklara sürdünüz!Niye? çirkin oldukları için?

_Atma!O yılları bende gördüm.Sauron için güzel olan herşeyi yok ettiniz.

_Ama önce siz.Hele o elfler.İlk taşı onlar attı.Üstelik akrabalarını kestiler.Benim de sorum var.Niye geldin?

_Barış teklifi.Doğuda ne yaparsan yap.Ama batıdan

uzak dur.

_Durmazsam nolur?

_Tüm Valar ordusunu toplar gelir.Hem sen hemde burası yok olur.

_Bu Valar,Sauron zamanında niye gelmedi?

_Sence Gandalf neydi?Ve 5 arif?

_Ne dersen de.Vazgeçmem.Şimdi git.Sen maia isen ben iblisim.Güçlerimiz eşit!

_Ben Wyrus.Öfke savaşında uçan ejderlere ilk ben daldım.Gidiyorum.

Hırsla çıktı.Whagon içeri girince komutan:

_Lordum.Mutlu bir haberim var.

_Nedir?

_Cücelerle Hobitler birbirine girmiş.

_Güzel!

Whagon şeytanca kahkasını bastı.



Ered-Luin Yakınlarında Hobitya Tahkimatı


Tahkimatlar,Sınırlarda bulunan kule ve kalelere denilirdi.Tahta kulenin içinde 5 hobit muhafız vardı.Mevsim kıştı.Dördü içerdeydi.Biri tepede.

Birden bir balta fırladı.Tam göğsünden vurdu.Hobit feryatla düştü.

_Birses.

_Kurttur.

Birden kapı açıldı.Kırılarak.Eli baltalı üç cüce içeri daldı.Hobitler daha kalkamadan balta darbeleriyle yığıldılar.Biri tepeye çıktı. Hobit bayrağını indirdi.Yerine cüce bayrağı astı.


Hobitköy


_Nasıl olur?

_Olmuş işte beyim.Tüm tahkimatlara saldırıyorlarmış.

_Sizde onlara dalın.

_Emredersiniz.


Hobitya Yakınlarında Bir Cüce Grubu


10 cüce karda ilerliyordu.Üstlerinde çelik zırh ve miğferleri vardı.Mitril den kısa kılıçları ve kalkanları vardı.Çevrelerine birden oklar saplandı.Bir sürü midilli etraflarını sardı.Hobit savaşçıları.Cüceler sırt sırta verip daldı.Ama geçti.Binlerce ok yiyip düştüler.


Gloinoğulları Sarayı


Kral ateş püskürüyordu.

_Bu nasıl iş?Hobitler bizi yeniyor ha?Orduyu sınıra dizin.Kralada mesaj gönderin.Savaş açtık.Seferberliğe başlayın.



Hobit sarayındada aynı hava vardı.Kral:

_Demek savaş açtılar.Bende savaş açtım.Orduyu dizin sınıra.

_Majesteleri ya Gondor?

_Bizim ülkemiz ordan önemli.




Gondor sarayı


Kral,Wyrus ve bilgin oturmuştu gene toplantı salonuna.Kral:

_Demek kabul etmedi?

_Evet.Ama meraklanmayın onu içten vuracağız.

_Nasıl?

_Bilirmisiniz bilmem.Atım çok hızlıdır.Derebeylerini teker teker ziyaret ettim.Onları Whagona karşı kışkırttım.Bir toplantı düzenleyecekler.Karar verilirse onlar doğudan biz batıdan başını ezecez.

Ama anladığım kadarıyla çok iyi bir casus şebekesi var.Yarından tezi yok bizde bir şebeke kuracağız.



Doğuda Bir Yer

23 şehirin derebeyi toplanmış konuşuyorlardı.Biri:

_Lordlar.Bugün hepimizi bir maia ziyaret etti değilmi?

_Evet.

_Dediklerine göre biz bu Whagonu durdurmazsak sonumuz olur.Evet oylama yapalım.Saldıralım diyenler.

23 derebeyide el kaldırdı:

_Tamam.Sorusu olan.

_Ben.

Birden kapı kırıldı.İçeri onlarca vampir girip derebeylerini yakaladı.Whagon içeri girdi.

_Demek bana ihanet edecektiniz ha!Yani vatanınıza.

Soyluluğunuzu fesh ediyorum.Ordunuze ve şehirlerinize elkoyuyorum.Vatana ihanetin cezası ölümdür.Öldürün!

Vampirler derebeylerini teker teker dişlerken Whagon:

_Bu Gondor da çok oldu.Onlara gösteririm.Orduyu Gondora sürün.

_Ama...

dedi emireri.

_İtaatsizlikten hoşlanmam.Sürün!"


----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 8: FATİH 6 - 10 Mayıs 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1619


"Gecenin kör karanlığında Gondor burçlarının tepesinde dev bir yarasa uçuyordu.Gondor prensesinin kaldığı kulenin altındaki deliğinden girdi.


İçerde meşaleler yanıyordu.Yukarı çıkan yoldaki kapıyı iki nöbetçi tutmuştu.Yarasa gölgelerin içinde
Whagon oldu.Meydana çıktı.Askerler üstüne atıldı.

İkisinide boynundan yakaladı ve sıkıp bir uyku büyüsü mırıldandı.Adamlar uykuya daldı.Bir köşeye attı.Kapıya gitti.Kapıyı kendiliğinden açtı.Taş merdivenlerden çıktı.Esas kapıya vardı.

Kapının önündeki muhafıza gitti.Adam kılıcını çekti ama hata yaptı.Whagon bileğini yakaladığı gibi aşağı fırlattı.Adam merdivenlerden tepe üstü yuvarlandı.Kapıya dayanıp açtı.Krala darbe vuracaktı.Kızının kanını kurutup öldürecekti.O ayrıca yer yüzündeki insan,elf ve yarı elf kralların sonuncusuydu.Sivri dişlerini çıkardı.Yatağa yaklaştı.


Elf kızın boynuna yaklaştı.Kız birden döndü.Ama uyuyordu.Whagon çarpıntıya uğrayıverdi.kızın güzelliği karşısında durulmuştu.Kendi kendine:

_Napıyorum ben?O bir elf.Düşmanım ama....Yok,yok.Bu bir büyü.Aman!Kimi kandırıyorum.Bunları büyüleri bizlere işlemez.Benim zayıflığım.

_Uzak dur ondan!

Karşısında Arwen duruyordu.Tasvirlerinden tanımıştı.Ama bir banşiye benziyordu!

_Vay arwen hanım.Demek banşisiniz ha.

_Evet.Torunumdan uzak dur!

_Ben ruhlardan korkmam!Thürinwethilin torunu kabuslar efendisiyim!

Banşilerin her canlıyı öldüren ölüm çığlıkları bilinirdi.

Kızın kulaklarını örttü ve tüm gücüyle bağırdı.Sonra sustu.Whagon:

_Banşilerin çığlıkları beni öldüremez.

_Onun için bağırmadım.

dedi ve kayboldu.Askerlerin koşuşturma sesi duyuldu.Whagon:

_Erkekliğin onda dokuzu kaçmak biride saklanmaktır!

diyerek pencereden atladı.Yarasaya dönüşüp hızla Mordora doğru uçtu.Giderken içinden şunu düşündü:

_Her şey bitti.Keşke görmesydim.

O surların tepesinden geçerken Wyrus ordaydı.

_Demek bizim Whagon aşık oldu ha?Güzel.Hala bir umut var.

O sırada bir muhafız geldi.

_Beyim.Hanenize iki misafir geldi.Çok uzaktan gelmiş.

Wyrus hemen onunla evine gitti ve girdi.İçerde iki kişi vardı.Kukuletalı.

_Kimsiniz?

Kukuletalarını indirdiler.

_Aşkolsun Wyrus bizi tanımadınmı?

_Aa! Mavi Büyücüler.Hani uzun süre önce Doğuya gidip kaybolanlar.

sarılıp hasret giderdiler.Biri:

_Sorma Wyrus.Nazgul Beyi bizi esir aldı.Sauron bizi Doğuda bir kuleye sürdü.O düştüğü halde biz kulede kaldık.Kuleyi Whagon ele geçirince bizi saldı.

Yüzleri karaydı.Cüppelerinin içinden kılıçlarını çektiler.Wyrus kılıcını çekerek:

_Bu Whagon oldukça zeki.Bir gecede hem beni hem Kraliyeti yıkacaktı.

_Çok zekisin Wyrus!Mezar taşına böyle yazıcaz!

Atıldılar.Wyrus darbeleri ustalıkla savurdu.

_Ben sizin mezar taşınıza şunu yazcam."Arif milletine güven olmaz!"

Kılıçlar şakırdarken biri düştü ve toz oldu.Ötekide aynı kaderi paylaştı.Dışardaki askere:

_Gel şu tozları süpür!

_Beyim konuklar?

_Hesap mı vericem sana?Hadi!Birdaha kaleye önünüze geleni almayın.Burası kale mi Sıçrayan Midilli hanımı?Az kalsın geberiyordum.

_Beyim.Bir haber geldi.Hobitlerle cüceler birbirine girmiş.

_Hıh.Bir bu eksikti.atım nerde?

_Orda.

_Tamam.Ben kısa zamanda dönmeye çalışırım.

Atına bindi ve dörtnala dehledi.Giderken asasını çağırdı.Asa uçarak eline geldi.Batıya yöneldi.




Güneş tepedeydi.Eriador ovasında iki ordu karşılaştı.Başlarında kralları vardı.Hobitler ve Cüceler.Silahlarını kavramış,hırsla saldırmayı bekliyorlardı.Birden araya ışık saçan biri girdi.Asasını kaldırmıştı.

_Durun!Yanlış yapıyorsunuz!

_Araya girmeyin kutlu kişi.İlk kılıcı onlar çekti.

_Hayır siz.

_Durun!Doğuda savaş var ve siz kendiniz için tartışıyosunuz.Ne sen ondan üstünsün nede sen ondan.Şimdi savaşı bırakın.Hobitler siz kuzeye
cüceler benle doğuya.

_Yok ya !Hobitlerde saldırsın.

Yer sarsıldı.Wyrus gürledi:

_YA BARIŞIN YADA İKİ NESLİ YERYÜZÜNDEN SİLERİM! HADİ!

Hobitler birbirleriyle barıştılar.Kuzeye yollandılar.

Cücelere:

_Ben hızlıca önden gitmeliyim.Herif boyna casus yolluyor.

Wyrus atıyla atıldı.


Kral ve Tron oturmuş gelen haberleri inceliyordu.Angelinada yanlarındaydı.Birden içeri Wyrus gelip oturdu.

_Majesteleri!Sonunda barışın yolunu buldum!

_Nasıl?

_Bizi Angelina kurtaracak.

Angelina şaşkınlıkla mavi gözlerini dikti.Wyrus:

_Bir düşünün.O kadar zamanı varken Whagon neden ısırmadı?

_Neden?

_Angelinaya aşık oldu!Bunu gördüm!Şimdi ben ve Angelina oraya gideceğiz.Onu ikna edceğiz.

_İyide Angelina ona da aşık olursa?

_İyi olur!


WHAGONUN MORDOR TAHKİMATI

Whagon oturmuş,Mordorda bulduğu kayıtları inceliyordu.İçeri bir ork girdi:

_Beyim.Gondor prensesiyle Wyrus geldiler.

Whagon hapı yutmuştu.Geçen gece öldürmeye gittiği kıza aşık olmuştu.Bu seferleri aksatacaktı.Kabul salonuna girdi.Kızı görünce gene çarpıntıya uğradı.

_Evet.

Angelina ayağa kalktı ve yanına gitti.

_Size barış teklifi getirdim.

_Düşünmeliyim.Sizde bu gece burda kalabilirsiniz.

Korkmayınız.

Wyrus:

_Sen kork.İkimize birşey oldumu tekmil Valinor ayağa kalkar.

Whagon cevap vermedi.Wyrusla Angelina odalarına giderken Wyrus:

_Gece muhakkak dışardadır.Yanına git.

Whagon tek başına kulenin tepesinde oturmuştu.

Birden yanına Angelina girdi.

_Noldu?

_Uyku tutmadı.Siz?

_Benide.Yanıma nasıl geldin.Ben katilin sayılırım.

_Ama öldüremedin.Ve nedenini biliyorum.Aslına bakarsan bende senden hoşlandım.

_Ya.

_Barışa varmısın?

_Varım ama tek şartla.Benimle evlenecek ve Taberia ya geleceksin.

_Kabul.

Whagon ayışığının altında öpücüğü kondurdu.





----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 9: FATİH 7 - (Son Whagon hikayesi. Bundan sonra yazmayı bırakmışım.) - 17 Mayıs 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1623

"Doğudaki ork şehri Savarionda orkların ve trollerin ileri gelenleri olağanüstü toplanmıştı.

_Kardeşlerim.Şimdi hepiniz merak ediyorsunuzdur.

Niye toplandık.Bilrsinizki Taberialı Whagon Gondorla barış yoluna gidecektir.Bu amacımıza ihanettir.Hele ki baş düşmanlarımızla bağlantı kurması.

_Evlilik Gondor soyunu elde tutmak için.

dedi5. Grishnak.Galdor:

_Siz öyle sanın.Ama kazın ayağı öyle değil.O Batılı büyücü varya işte onun büyüsü.Barışmış.Bize diyorlarki orduyu çekin.Batıyı unutun.Bize dedilerki 

Minas Tirith önlerinde ölen babalarınızın ,dedelerinizin, kardeşlerinizin öcünü almayın.Diyorlarki kılıçlarınızı atıp bize köle olun.Diyorlarki bunca zamandır yapılan hazırlıkları göz ardı edin.Diyorlarki şeytanların gezindiği çöllerde acınızdan geberin.Diyorlarki davanıza ihanet edin.diyorlarki vatanınıza ihanet edin.Peki o yüce general davamızın muzaffer savunucusu nediyor?Hay hay.Peki ne karşılığı?Bir elf için.Cehennemin şeytanları elflerin belasını versin.


Bakın elflere güven olmaz.Onlar.O soydaşlarımız olacak elfler bize iki seçenek sundu.Ya taparsınız yada ölürsünüz.Ve bizler tapmayı reddettiğimizden işkence yaptılar.Morgoth bizi anlamıştı.Yardım etti.Yerleşecek toprak için.Ama elfler baktıki Hakimiyetleri elden gidiyor,velveleye verdiler Valinoru."Şeytan geldi"diye.Elfler değilmi Tanrılara başkaldıran.İlk kardeş kanını döken.En güçlü Tanrı Morgotha karşı çıkan.Dünyayı harap eden.Onlar değilmi İnsanları pohpohlayıp sonrada onlara düşük muamelesi yapan.O elflere güven olmazElfler öyle hain ve kibirlidirlerki Kendi çıkarları için Tanrıları bile satarlar.Ben derimki sürelim orduyu.İndirelim Whwgonu.Ben tahta talipim.

_Ama nasıl yapacağız?Etrafı vampir savaşçılarla doludur.Her biri 20 asker bedeldir.

_Tuzakla düğünde vurdurcaz.Ama bize güvenilir bir fedai lazım.Bir tahta kazıkla işi bitirecek. 

Fikirleri kabul gördü.Alkışlandı.Toplantı dağıldı.Galdor maiyetiyle çıktı.



VALİNOR MECLİSİ

Valar olağanüstü toplanmıştı.Çünkü doğuda gene hareketlilik vardı.Makar:

_Sorarım size.Bu meclis Sauron zamanında bile kurulmadı.Niye şimdi bir komutan için toplandık.

Manve:

_Çünkü bu adam planlarımızın ötesinde güçlü çıktı.

Gandalf:

_Telaşlanmayanız.Zira kuzenim olayı halletmek için gitti.

Makar:

_Biz onu gönderdik.Niye?Öldürmesi için.Ama noldu?

Whagon şimdi bir elfle evleniyor.Valinordaki elfler kızgın.Doğuya gidip kan almak isterler.İkinci akraba kıyımı vakası çıkarsa karışmam.

_Barış yapılacak Makar.Barış.Senin lügatında olmayan kelime.Senin isteğin savaşmak.Çünkü çağlar boyu savaşmadın.Bakın.Bu ahali savaştan bıkmış.Kendi zevklerimiz için onları kırdırırsak Morgothla aynı kefeye düşüp İluvatara hesap veririz.

Manve:

_Kavga etmeyin.Ben derimki çivi çiviyi söker.Onun gibi bir kötü gönderelim.

_Ya kontrolden çıkarsa .

_Sözümü kesmeyin Gandalf.Evet.Öyle birini göndercezki.Mandos ölü birine can verebilirmisin?

_Tabi.

_Güzel.

_İyide kimi saldırtıcaz?

_Bekleyin ve görün.

Dedi Mandos.

_Zira çoktan salındı bile.

Salınan eski kadim çağlardaki Balrogların kralı Gothmog du.Ateş saçarak ve uçarak gidiyordu.O öyle haşmetliydiki.Bir elinde Yıldırım topuzu bir elinde Ateş kılıcı vardı.Korkusuzdu.Böğürmesiyle yer gök inledi.O sırada Orta Dünyada gece hakimdi.

Bir amacı vardı.Onu elf krallarından biri öldürmüştü.

Son elf kraliyet soyunu da bitirmek için Gondora gidiyordu.Amacı hem onu hemde Orta Dünyayı yok etmekti.İntikam gözünü kör etmişti.Tanrıların öfkesini göremedi.İntikam kulağını sağır etmiş Tanrıların emirlerini unutmuştu.İntikam öyle bir sarmıştıki ellerini Karşısına Morgoth çıksa gene devirirdi.

Manve:

_Umarım Wyrus işi halleder.Yoksa Orta Dünya harap olur.

Wyrus Gondor surlarının üzerine çıkmıştı.Kral düğüne ve evliliğe izin vermişti.Hazırlıklar yapılıyordu.Derken uzakta kırmızı bir ateş gördü.Whagon yanına gelmişti.

_Hayırdır Wyrus?

_Şu ateşi gördünmü.Uçarak hızla geleni?

_Evet.

_Bir anlam verebildinmi?

_Yok.

_Yakınlaştı.Hay Valar devirsin boyunu!Bu gelen bir balrog!

_Ne!İyide son Balrogu kuzenin öldürmedimi?

_Bu Gothmog.Hatırlarım.Gondolin harbinde gördüydüm.Balrogların en kudretlisi.Tanrıların bile kovamadığı hatta Morgothu yenen Ungoliantı kovmuştu.Gidip onu engelleyelim.Gerçi güçlü ama durdurmazsak Gondor ve tüm dünya yok olur!

İkili aşağı atladı.Wyrus asasını çekti Whagon kılıcını.Hızla oraya koşarken Gothmogun karşısına çıktılar.Gothmog bağırdı:

_ÇEKİLİN ACİZLER!

Yer sarsıldı.Wyrus:

_Ben Maia Wyrus!Sana meydan okuyorum!

_Bende Thürinwethielin varisi Doğunu Fatihi Whagon.Sana meydan okuyorum!

_BİR VAMPİR VE BİR MAİA!

dedi.Topuzunu savurdu.Çekildiler.Wyrus asasından bir yıldırım gönderdi ama bir işe yaramadı.Yalnızca 

topuzu yiyip uzağa fırladı.Vampir kılıcını attı ve bağırdı.Havada karabulutlar toplandı.Whagon irileşip kaslandı.Kanatları ve pençeleri koca dişleri çıktı.Atıldılar bir birlerine.Ama balrog üste geldi.Sırtına Wyrus atılıp asasıyla balrogun kafasını yardı.Acıyla böğüren Balrog yeri göğü yıktı.Onuda aşağı aldı.

_Kimse beni yenemez.Osırada Whaghonun tüm vampir askerleri oraya geldi.Öfke saldırıdsı şeklinde.Ve saldırdılar.Balrogu devirip parça parça ettiler.Wyrus kudretiyle orda dev bir heykel çıkardı.

Heykel Wyrus ve Whago'nun Balrogla çarpışmasını tasvir ediyordu.Altına şu cümleler yazıldı:

"İSTER OLSUN BALROG KRAL GOTHMOG,

İSTER OLSUN KARA EFENDİ MORGOT,

ORTA DÜNYA DA HUZURU BOZANI ,

KARANLIĞA GÖMMESİNİ BİLİRİZ."     

(NOT: Şu dörtlüğü gördükten sonra o dönem Kurtlar Vadisi izlediğimi söylememe gerek var mı? İşte dönem liselisi olmak...)


BÜYÜCÜ WYRUS VE THÜRİNWETHİELİN VE ELF,iNSAN KRALLARININ VARİSİ,TABERİA LORDU 

DOĞUNU FATİHİ WHAGON THÜRİNWETHİEL.


----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 10: GANDALF'IN GENÇLİĞİNDEN BİR ÖYKÜ - (Bir yıl aradan sonra yazdığım bir hikaye. Bahsettiğim aşk hikayelerinin ilk bu işte, o dönem yazıyormuşum demek ki. Dikkat! Yoğun ergenlik içermektedir!) - 18 Ekim 2004, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1732

"Bu gerçekten eski ve unutulmuş bir öyküdür.Hatırlayan kaldımı bilmem.Başlangıç yıllarındaydı.Melkor ağaçları söndürmeden evvel...


Ağaçlar gene herzamanki gibi parlıyordu.İki ağaç koca Dünyayı aydınlatıyordu.Birisi altın rengindeydi.Diğeri bembeyazdı elf ecelerinin teni misali.Demirci Aule genelde buralarda gezinir ve bu harikulade ağaçları izlerdi.İzlemeye doyamazdı doğrusu.İki maia gördü altın ağacın dibinde.Gençlerdi daha.Varlıklarından ötürü parlıyorlardı.İkiside yakın arkadaştılar.Olorin ve Curunir.

Curunir akıllı ve zekiydi.Onda hakimiyet ve güç potansiyeli vardı.Kendini geliştiriyorduu sürekli.Hırslıydı.Aule onun gelecekte Melkor ve Belegur'a benzemesinden çekiniyordu.Olorinde zekiydi.Şimdiden derin bir irfana sahipti.Ama onda hakimiyet hırsı yoktu.O daha ziyade yüreklere hükmetmek isterdi.Yolculuk yapmayı ve diğer maialarla konuşmayı severdi.Curunirle zıt tarafları vardı yani.Ama genede iyi anlaşıyorlardı.Fikirleri bile zıttı.Mesela Curunire göre elfler köle olmalıydı.Asker olmalıydı.Olorine görede elfler Melkorun şerrinden korunmalı ve Özgür olmalıydı.
Curunir daha çok ilim ve bilgi sahibiydi.Sayısız kitap okurdu.İleriyide görebiliyordu.Olorin ise bukadar okumadığı halde engin bir bilgiye sahipti.İleri görüşlülüğüne gelince."Gelecek süprizlerle doludur."diyecek kadar arif,"Şu an geleceği şekillendirir."diyecek kadarda Alimdi.Olorinin kuzenlerinden Radagast iyi ve alim bir maiaydı.Curunirin kuzenlerinden Belegur ise kötüydü ve bunu kimse bilmeyecekti.Dalıp gitmişlerdi.Aule yanlarına gelip oturdu.Onu gören iki maia saygıdan ayağa kalktı.Tekrar oturdu.Aule:
_Nasılsınız?
_İyiyiz efendim.
dedi Curunir.İhtişamlı görünüyordu.Aule:
_Seni güçlü ve ihtişamlı gördüm Curunir.Geleceğin kederlerle yazılacağı şu günlerde keşke herkez senin gibi güçlü ve hırslı olsa keşke.Sen zamanını ilimle geçirirken diğerleri elf ecelerinin salındığı has bahçelerde dolanıyor.
Sonra Olorine döndü.Alçaltıcı bir ifadeyle baktı:
_Sende onu örnek almalısın Olorin.Melkorun tehditkar olduğu şu günlerde herkez öyle olmalı.Kabul ediyorum.İlim,irfan sahibisin.Ama içinde Hakimiyet hırsı olmadan bunlarla Melkoru altedemezsin.
Kendi Maiası olduğu için Curuniri övdü.İçine bir hırs ve kibir tohumu atıldı.Buna karşın Olorini yerdi ve ezdi.Olorin ezildikçe ezildi.İçine umutsuzluk ve korku tohumu atıldı.Sonra Aule çekip gitti.Ardından da Curunir.Öyle bir havası vardıki gören onun tek başına Melkoru yendiğini sanardı.Nitekim bu gurur ve hırs ilerde pek çok kederli olaya yol açacaktı.
Olorin umutsuzca ayrıldı oradan uzaklaştı.Dalıp yürüdü gitti.
O günlerde sevdiği bir elf kızı vardı.İsmi Galadia
ydı.Işıktan gelen yani.Saçları güneşten sarıydı.Parıldardı adeta.Teni Gıcırtılı Buzun karları gibi bembeyazdı.Gözleri masmaviydi.Ulmonun yaşadığı dip denizlerin mavisi.Berrak sesiyle şarkılar söylerdi hep.Genç Olorinin gözü ondan başkasını görmezdi.Onu görmeye Valinorun Ak kıyılarına gitti.Çünkü o kız denizi severdi.Olorin ruhunu arındırmak amacıyla kızın olduğu yere yöneldi.Kıyıya yöneldiği yerde acı bir çığlık duydu.Bu Galadianın sesiydi.Ne olmuştu acaba?
Hemen kıyıya indi.Ve donakaldı.Kızın karşısına gölgelere karışmış bir hortlak vardı.Kızıl gözlü ve gölge bedenli.Olorin ilerledi ama mıhlandı.Umutsuzluk sarmıştı içini.Kendine güveni yoktu.Olan oldu.Gölge güzelim kızı öldürmüş ruhunu yutmakla meşguldu.Sevdiği kız ölmüştü.Gözü döndü ve haykırarak atıldı.İçindeki maia gücü ortaya çıkmıştı.Gözleri alev alevdi.Yıldırımlarla atıldı.Savaş tanrısı misali korkunç bir narayla Gölgeye saldırdı.Ellerini öne uzattı .Ve elinden ak bir ışık çıktı.Gölge korkunç bir çığlıkla inildeyerek yok oldu.Olorin şaşırdı.Kendine güveni gelmişti.Sevdiği kızın ölüsünün başına oturdu ve gözyaşı döktü.Tüm maiar oraya toplandı ve ağıt yaktılar.Ondan sonra bir yemin etti Olorin.Kendine güvenini kaybetmeyecekti.Başka elf kızları ölmeyecekti.Şans eseri Gandalf eğer oraya gitmeseydi hem sevgilisi kayıp hemde güvensiz biri olacaktı.Silikleşecekti.Yüzük Sauronun eline geçecek ve dünya karanlığa düşecekti.Ama bunlar olmadı şans eseri.
O günden sonra Gandalf aşık olmadı.Ama kendine güveninide hiç bir zaman kaybetmedi"



----------------------------------------------------------------------------------------
Belge 11: GANDALF'IN SON ÖYKÜSÜ - (İkinci ve sonuncu aşk hikayes,
 bir üstteki hikayenin devamı. Sitede yazdığım son hikaye.) - 4 Mart 2005, http://www.yuzuklerinefendisi.com/article.php?sid=1787

"Bu gene benim kendi kurguladığım bir öykü.Geçenlerde ilk yazdığım Gandalf`ın gençliğine ait öyküyü okudum.Ve biraz duygulandım.Bu öyküyü onun üzerine yazdım.Umarım beğenirsiniz.

Deniz suskundu.Hava sessizdi.Kesif bir sis vardı.Beyaz bir gemiydi.Hani şu kuğu suretinde yapılan elf gemilerinden.Son gemiydi o.Orta Dünyanın son elflerini Batıya taşıyan gemi.İçinde alim elf beyi Elrond,güzel ece Galadriel,Yüzük taşıyıcısı Frodo ve Bilbo Baggins.Ve bir kaç ilim,irfan sahibi elf.ve arif Ak Gandalf.


Herkes güvertede dinleniyor ve yolculuğun keyfini çıkarıyordu.Gemidekiler üzgündü biraz.Uğrunda savaştıkları orta dünyayı terketmek onlara bir hayli koymuştu.Ama diğer yandan sevinçliydiler.Ata topraklarına gidiyorlardı.Nice kadim hatıraların yer aldığı kıtaya.
Frodo dip kamaraların birinde uyuyordu.Shire`a dair ilginç bir rüya görüyordu.Sam,Merry ve Pippin Mordorda gördükleri füllere binmiş,orklarla kovalamaca oynuyorlardı shire çayırlarında.Frodo ya bir an gerçek gibi geldi.Brendibadesi nehrine,Ted'in değirmenine,Çıkınsaçması sıra oyuklarına ve Çıkınçıkmazını zevkle izledi.Birbirini ziyaret eden ve tarlada çalışan hobitleri izledi.Ve sonra bir fülün hızla onun üzerine geldiğini izledi...
Kalktı.Şaşırmıştı biraz.
_Neredeyim ben?
Bir an Shire'de olduğunu sandı.Ama yanılmıştı.O koca geminin içindeydi ve Shire çok uzaklardaydı.Artık uyuyamazdı bu moral bozukluğuyla.Güverteyi gezmeye karar verdi.
Güverteye ilk çıktığında gözüne ilk takılan etrafı saran kesif sis oldu.Hep elfçe kitaplarda okumuştu.Orta Dünyanın bitiminin sisli olduğunu.En son Höyük yaylalarında görmüştü böyle bir sis.Tom Bombadil ile yaşadıkları o ürkütücü macera geldi aklına.Gözüne ikinci bir görüntü takıldı.Gandalf pruvanın ucunda asasına dayalı bir biçimde durmuş ileriyi seyrediyordu.Üzgün bir görünümü vardı.Üzüntü gözlerinden okunuyordu.Frodo Gandalf'ı hiç böyle görmemişti.Nice tehlikeden geçmiş bu koca arif şimdi çok çaresiz gözükmüştü gözüne.
Yanına gitti.Gandalf bir heykele benziyordu.Gözleri bile kıpırtısızdı.Frodo ona dokundu.Gandalf aniden döndü.
_Ah senmiydin Frodo.
Yüzü biran güldü.Sonra tekrar somurtuk bir hal aldı ve tekrar baktığı yere döndü.Bir süre sustular.Sonra Frodo kendini zorladı:
_Gandalf neyin var?
_Gayet iyiyim Frodo.Gayet iyiyim.
Bunları ruhsuzca söylemişti.Frodo:
_Seni ilk defa böyle üzgün görüyorum.Ne oldu?
_Üzgün olduğum doğru ama sana söyleyemem.
_Hadi Gandalf?Seni bu hale getirebildiğine göre önemli bir şey olmuş olmalı.
_Evet öyle.
_Bana anlatırsan belki çözebilirim.Beni pek hafife alma.Sen dememişmiydin "BİLGELER SENDELEDİĞİNDE YARDIM HEP ZAYIFIN ELLERİNDEN GELİR." diye.
Gandalf ona bakmadan anlatmaya başladı:
_Ben henüz genç bir maiaydım.Sarumanla dosttum.Birgün ak ağacı seyrediyorduk.Bu topraklardaydık.O gün Aule geldi ve Aule beni yerdikçe yerdi.Aksine kendi maiası Sarumanı öve öve bitiremedi.Dolayısıyla kendime olan güvenimi kaybettim.Benim bir sevgilim vardı.Galadia ydı adı.Sarı saçlı,mavi gözlü,kuğu boylu bir elf ecesiydi.Deniz kenerında berrak sesiyle şarkılar söylerdi.Şimdi bile hatırlarım.Dinleyene bir umut ve güven aşılardı.Huzur bulmak için onun yanına gittim.Deniz kıyısına.Orda ona bir hortlak saldırmıştı.Gözlerini bana dikmişti ve yardım istiyordu.Ama yardım edemedim.Umutsuzluğa düşmüştüm bi kere.Onun ölümünü gördüm.Ondan sonra hortlağı defedebildim.Yok oldu.Tabi ecede öldü.Ve ben o gün hiç bir zaman umutsuzluğa düşmemek için karar aldım.İşte ogün bugündür balrogla savaşımda olsun,Gondor kuşatmasında olsun her olayda bu ettiğim yemin ve onun sağladığı umut ayakta tuttu beni.Zaten beni orta dünyaya getirende bu olaydı.Çünkü ne zaman bu kıyıları görsem aklıma hep o acı olay gelir.Şimdi tekrar oralara dönüyorum.
Gandalfın gözünden yaşlar döküldü.Frodoya döndü:
_Söyle bana.Ben bu acıya nasıl katlanırım?Kıyılarada yaklaştık zaten.
Birden berrak bir şarkı duyuldu.Güzel sesli bir kız okuyordu.Gandalf durakladı.Kıyıya döndü.
_Sende duydunmu Frodo?
_Evet Gandalf.
_Bu...bu... bu onun sesi.Galadiamın sesi.Valar en orta dünyadan giderekn şöyle demişti."Sen geri dönebileceksin Gandalf.Ve ödülünü alacaksın.Beren bile dirilmişti."İlkin bu sözlerin sırrını çözemedim ama...
Beyaz kumları gördüler.İnci sahilini yani.orda bir elf ecesi duruyordu.Frodo onu görünce büyülendi.Shire ın başaklarının rengi sarı saçları vardı.Topuklarına dek uzanıyor.Ve rüzgarda dalgalanıyordu.Gözleri masmaviydi.Gök yüzüne benziyordu.Teni Mindolluinin tepeleri gibi bembeyazdı.Zarif,narin bir görüntüsü vardı.Ve o an Frodo bir mucize daha gördü.Gandalfın saçları ve sakalı kısalıyordu.Gittikçe gençleşiyordu.Ve gençleştide.Uzun sarı saçlı ve renkli gözlüydü.Hala vakur görülüyordu.
Pruvadan suya atladı.Yürüyerek sahile çıktı.Galadia ya sarıldı.
_Sen gerçeksin!
_Evet Gandalf!Bak!Diriltildim.Sonunda sana kavuştum.Senin hakkında çok şey anlattılar.
Gandalf ona tekrar sarıldı.Gözpınarlarından yaşlar dökülüyordu.Froduya döndü:
_Frodo ben Galadia nın bahçesine gidiyorum.Sonra gelirsin.
_Seni soraralarsa ne diyim?
_Onlara deki Gandalf bin yılların intikamını alacak!
Sonra Galadia nın elini tuttu.Ve el ele tutuşarak yeşil ağaçların arasında kayboldular ve sonsuza dek mutlu yaşadılar.
İşte bu Gandalfın son öyküsüdür. "

-----------------------------------------------------------------------------------------


18 Şubat 2013 - İstanbul