30 Kasım 2012 Cuma

Destanların En Bi Sonuncusu

Arpad Bağatur'a ithafen...
 
 


Rivayetlerin yerini dedikoduya bıraktığı,
Eserlerin postmodern zamanları yazdığı,
Hükümdarların ve yüksek kulelerin illa ki varolduğu günümüz zamanlarında,
Can çekişen tarihimsi şehrin en eski rıhtımlarından birinde beliren iki siluetin,
Bağatur ile Gulyabani'nin destanıdır bu.

İki ihtiyar hayalet, bir sabah vakti sisler içinde geldiler.
Çökmüş gibilerdi ama en az cin peri söylentileri kadar korkutucu görünüyorlardı.
Süleymaniye'nin tepesindeki binlerce hayaleti kıskandırıp,
Dehlizlerinde yatan Bizans kemiklerini sızlatarak,
Sisler içinde çıktılar en eski rıhtıma.

Rıhtımdaki yosunlardan daha yaşlı olduklarını söylüyordu,
Kesik başını Galataya doğrultmuş bir Ceneviz korsanının hayaleti.
Her birinin peşlerinden geliyordu,
Eski aftoslarının, manitalarının, sevdalıklarının hayaletleri.
Her biri bir siyah leke ya da paslı şeref madalyası yosunlu rıhtımda.

Bağatur ile Gulyabani'nin ardından,
Kara siluetler gibi ilerliyordu her biri.
Harem'den koparılıp çuvallarla denizi boylayan cariyeler bile,
Onları görüp deniz kızlarıyla birlikte yaktıkları ağıtlarını onlara ithaf ettiler.
Tepkisizdi hayaletler, uzun zaman önce ölmüş anıların hayaletleriydiler.

Bağatur dedikleri kim bilir hangi bozkırlardan geçmiş,
Kaç Sedd-i İskender, kaç Temir Kapu aşmış,
Kaç Yecüc, Mecüc saymış?
Attığı okların sayısını Erlig bile unutmuş,
Kim bilir hangi oba baskınının kılıç artığı?

Gulyabani derler mezar ecinnisidir.
Kendisi kendini hortlak kabul eder ancak zinhar kan içmez,
Ardındaki hayaletler kanını kurutalı beri.
Geceni zehir edecek denli korkunç,
Her gece köşe başındaki mezarlıktan çıkıp gelmekten çekinmeyecek denli arsız.

Suriçi'ne girende sadrazam kelleleri,
Yeniçeri bedenleri selama duruyorlar.
Şehrin son sokak şairleri, son delileri ayakta,
Osmanlı'dan Bizans'tan sayısız siluet,
Camiilerden, kiliselerden, mezarlıklarından seyrediyor onları.

Tarihe geçecektir o gün.
Şehrin ölmeden önceki son destanı yazılmaktadır.
Hatta yeryüzünün son destanı kim bilir?
Yine de alır seyir koltuklarında tahtlarında yerlerini,
Fil gövdeli imparatorların, hükümdarların hortlakları.

Ne zaman bir araya gelip aynı yolları arşınladılar belirsiz.
Lanet mi bir araya getirmiş, yoksa birilerinin savurması mı bilinmez.
Birlikte kılıç çalıp ok salladıklarını anlatır herkez,
Kendi destanlarını yaşamışlardır,
Arkalarında sevgili siluetleriyle.

Gulyabani ve Bağatur dehlizlerin ağzını kapatan ışıklı tünellere indiler.
Orada bekliyordu son masal prensesi.
Hatta son masal dişisi, kaçırılacak kişisi.
Bağatur'la Gulyabani'ye bakmadan sustu.
Sessizlik bile sükut etti.

Tünellerden çıktı geldi elektrik emen ejderha,
insan seliyle birlikte yuttu prensesi.
Kayıplara giden prensesle birlikte,
o andan itibaren masal camiası son buldu zaten.
Destanları müzelere kitlemeye başladılar.

Giderayak son tılsımı söylemişti prenses.
Sevgili hayaletlerini zincirlerinden boşaltıp her birini kanlar içinde bırakmıştı.
Unutmasını istemişti onlardan sihirli kelimeyi.
Unutsalardı kurtulacakları hayaletlerin gadrından.
Can verdi asırlık heyulalar kara lekelerin elinde.

Son destan diye yazdılar bunu,
Şehrin zevksiz mimarisi pis pis sırıtıyordu.
Görmezden geliyordu yüksek duvarlı siteler.
Kenar mahalleler semtlerini bıçaklayalı çok olmuştıu.

Dehlizden akan kanlarla, son şairler kaleme aldı bu destanı.
Ondan sonra yetmiş yedi göbek dillerde yaşadı destan.
Yetmiş yedinci torun da unuttuğunda,
Bilinmeyen bir yere gömdüler.
Toprağının unutkanlığa iyi geldiği rivayet edilecekti...


SON


28 Kasım 2012 Çarşamba

Upirler Kalesi

(Bu hikaye yabancı bir arkadaşım için yazdığım bir hayli acemi İngilizce bir hikayenin çevirisidir. O yüzden bazı anlatım hataları görebilmek olasıdır.)
Ashayaa'dan Bodenlos - http://pst-group.deviantart.com/art/Bodenlos-by-Ashayaa-54543131
 
(1539-Eflak-Karpat Dağları’nda herhangi bir yer)

Bir grup Osmanlı süvarisi dörtnala bir şekilde dağlar var ovalar üzerinden ilerliyordu. Belgrad’dan Varna’ya gidiyorlardı çünkü Varna valisi Ali Paşa onları çağırmıştı. Karpat dağları üzerinden Tuna nehri yakınlarına dek gelmişlerdi. Süvarilerin reisi Balaban Osman, Osmanlı İmparatorluğu’nda nam salmış bir savaşçıydı. Oldukça kuvvetli ve cesur biri olarak bilinirdi. Güneş battığı zaman, süvariler bir çingene köyünün yakınlarında durmuşlardı. Yorgundular ve acıkmışlardı.

Süvariler kasabanın hanına indiler, keçi peyniri yiyip ayran içtiler. Savaşçılar kasabanın yakınlarında bulunan gizemli görünüşlü kaleyi seyretmekteydiler. Koca kale korkutucu görünüyordu. Savaşçılar gizemli ve karanlık kalenin hikâyesini merak etmişlerdi. Süvarilerin reisi Balaban Osman, çingenelere esrarengiz kale hakkında sorular sormuştur. Korkmuş görünen çingenelerin hiç biri kale hakkında konuşmamıştı. Balaban Osman öfkeyle gürleyerek bir kez daha kalenin hikâyesini sormuştu çingenelere.

O anda, yaşlı bir çingene kadını hana girmişti. Yaşlı çingene kadını korkunç görünüyordu ve hiç bir Osmanlı savaşçısı onun kocamana korkunç gözlerine bakamıyordu. Yaşlı çingene kadını, Balaban Osman’a yanaştı ve dedi ki: “Hiçbir çingene kara kale hakkında konuşamaz. Neden bunu merak ediyorsun? Orası perili bir yerdir ve oldukça tehlikeli canavarlar kalede cirit atmaktadırlar!”

Balan Osman alaycı bir biçimde güldü ve dedi ki: “Bana bak kocakarı! Adımı hiç duydun mu? Ben, Balaban Osman’ım. Ben ve askerlerim Osmanlı’da bir hayli tanınırız. Biz her yerde, Macarlara ve İranlılara karşı savaştık! Atlarımızın üzerinde doğduk ve kılıçlarımız pek çok şövalyeyi ve savaşçıyı bozguna uğrattık! Biz hiçbir canavardan korkmayız!”

Yaşlı çingene kadını Balaban Osman’a bakarak güldü: “Uzun zaman önce, Osmanlı atlılarından evvel, Vladic isimli bir Eflak Prensi tarafından yapıldı bu kale. O benim büyükanneme iftira atıp öldürttü. Ama atalarım ebaanced falcıydı ve büyükannem kara büyü bilirdi. Prens Vladic’i lanetleyince, ölümünün ardından mezarından çıkmış! Vampire dönüşmüş! Prens Vladic’in Nicoleta isminde bir kızı varmış. Vampir kızı ısırmış, kız kansızlıktan ölmüş. Fakat o kız öldükten sonra hortlamış ve kale vampirlerle cinler tarafından lanetlenmiş! Oraya Upirler Kalesi deriz! O kadar cesursanız kaleye gidin! Gidin ve kuleye tırmanarak bize işaret verin!”

Balaban Osman ve savaşçıları bunun üzerine atlarına binip cesaretlerini kanıtlamak üzere kalenin yolunu tutmuşlardı. Osmanlı süvarileri kayaların üzerinden geçerek kale yoluna tırmanmışlardı. Gece vaktiydi. Kalenin tepesinde ışıklar parlıyor ve gök gürültüleri işitiliyordu. Ortalıkta gezinen ürkünç gölgeler süvarilerin gözlerine görünmüş ve atlarını korkutmuştu. Birkaç adam atlarının sırtından düşerek korkunç uçurumun dibini boylamıştı. Balaban Osman ve diğer süvariler atlarından inerek yola devam etmişlerdi çünkü atları çıldırmış gibiydi. Her bir savaşçı dualar eşliğinde kale yolunu tırmanmıştı. O sırada savaşçıların üzerine yıldırım düşünce birkaç tanesi daha uçuruma yuvarlanmıştı.

Balaban Osman ve sağ kalan beş savaşçı kalenin kapısına gelmişlerdi. Büyük kapıya vurarak ahşap kısımlarını kırarak kaleye girmişlerdi. Savaşçılar duvarlardaki meşaleleri alarak yaktıktan sonra ölü bir mezar dehlizini andıran kale koridorlarında yürümüşler, merdivenlerden çıkarak kalenin merkezine gelmişler, kalenin içerisinde korkunç çığlık sesleri işitmelerine rağmen yüksek kuleye giden yolu aramışlardı.

Savaşçılar kulenin kapısını bulup kuleye tırmanmışlar, merdivenlerin yukarısında gizemli bir tabut bulmuşlardı. Balaban Osman tabutu açtığında bir hayli şaşırmıştı. Çünkü yaşlı çingene kadını tabutun içinde uyurken görmüşlerdi. Kadının köpek dişleri haddinden fazla uzundu ve suratı canavarları andırıyordu. Savaşçılar kendi aralarında söylendiler: “Bu hortlaktır! Upirdir! Çingene kadın upirdir!”

O anda vampirin gözlerini açarak tabuttan kalktığını gördüler. Balaban Osman’ı yakalayarak boğazına yapışmıştı. Diğer savaşçılar kuleden aşağıya inerek kaleden kaçtılar. Kaçarlarken duydukları son şey Balaban Osman’ın korkunç çığlıklarıydı.


SON
4 Kasım 2012 –İstanbul

13 Kasım 2012 Salı

Mahalleye Yeni Taşınan Vampir

 

            Bazı insanlar doğuştan cenabettir. Bu hikâye de onlardan bir kısmının başından geçenleri anlatan ibretlik bir hadisedir. Bu hadise birebir yaşandı –buna yaşamak denebilirse ve kahvede okey oynayan dayılarımız unutmaya çalışsa da, mahalle yengelerimiz halen apartman günlerinde bizi konuşmaktadır.

            Sene bu zamanlar… Mekan ise sıradan bir mahalle… Eskiden kenarken, büyüyen şehrin yeni türeyen semtleriyle kadim duvarların ardındaki ahşap evlerin arasına sıkışmışız biz. Bir yanımız beton bir yanımız ahşap. Mahalle insanı da böyle işte, ortası yok, ayarı mevcut değil. Biraz eski, biraz yenidir. Bir tarafı eski kaldırım kurtlarının damarını taşır, külhandır. Diğer yanı saçlarını diker ve üst geçitlerde Apaçi dansı yapar. Bir kısmımız tek tük kızın düştüğü onlarda da ortamın kavgaya eğrildiği kafelerde, kalanlarımız ise elde tespih köşe başlarında… Suçla iç içe ama kesinlikle suçlu diyemeyeceğimiz, aslında temiz ama hayat vurgunu bir kısım adamdık biz. Hani dışarıdan baksan yaşamazsın, içinden geçmezsin, grayder gönderip yıktırmaya çalışırsın ama içinde yaşasan sen de bu hayat keşmekeşinde beli satırlı psikolardan biri haline gelirsin, alışırsın.

            Bu mahallede her şey olur. Hapçısı, jiletçisi, alkoliği, satırcısı, bıçakçısı, esnafı, teyzesi, emeklisi, hırsızı, gaspçısı, kapkaççısı, geceleri başka gündüzü başka bir yığın akıllısı vardır. Görünce korkacağın kızları, uğruna bıçaklananların sayısız olduğu kevaşeleri vardır. Geceleri çığlık sesi gelir yerine pısarsın, bir yerden bir kavga patlak verir kim öldü kim kaldı bakmadan bir avuç hayattan beraber kopulmuş arkadaşlarla elde emanet civar mahalleleri basmaya gideriz. Hani ismi besmelesiz anılmayan, adı duyulduğunda korku uyandıran, buralı olduğunuzu öğrenenin size potansiyel cezaevi kaçkını muamelesi yapabileceği bir yer. Burada günah çok, sevap yok denecek kadar az, burası tam Araf, ne cennet ne cehennem her şeyden geçmiş bir sürü kader yoksunu var. Ablalar, abiler, teyzeler, dayılar, amcalar, yengeler ve bir nice çete oluşturmuş adam bastıran sokak köpeği var. Kimimiz göçmen, kimimiz mahallenin öbür ucunda Tatarlar’la kavgalı, kimimiz Surlularla belalı bir sürü insan…

            Yani her şey olurdu bu mahallede. Ama bir gün “vampir” de türedi…

            Mevzunun en başında… Bizim mahallenin yukarısında, “Adamçıkmaz Yokuşu”nun en tepesinde her nasılsa yıkımlardan ve kentsel dönüşümden nasibini almamış, üç katlı bir ahşap ev vardı. Ben diyeyim yüz senelik, siz deyin ikiyüz senelik öyle bir ev işte. Bu yokuş ki, mahallenin orta yerinde dimdik tepe, insan adımı basılmaz bir yer, ziftlenmeye ya da piizlenmeye çıksan çıkılmaz, hayvan bile gezmez, kim o yere niye zamanında ev dikmiş o bile bilinmez. Ev kendimizi bildik bileli boş. Hani mahallenin en yaşlısı sayılan doksanlık Kadri dayıya sorduk, o bile oturanı görmemiş öyle bir yer. Günün birinde eve birileri taşındı, öyle çok fazla eşya girmedi, perdelerdeki tahtalar sökülmedi ama mahallenin gizli kameraları pencere teyzelerinden gerekli istihbarat alındı. Ama kim gitti niye geldi pek takmadık, entel tayfasıdır film çekecektir, organ mafyasıdır mezbaha niyetine tutmuştur.

            O gün, bizim gençlerle arsanın orada yıkık duvar dibine çöktük, mahallenin tam sınırı açmışız telefondan Cengiz Baba’yı, almışız biraları akşam serinliğinde kafayı çekiyoruz. Tıbı, Ferhat, Kız İsmet’in kardeşi Ahmet, Süleyman, Şabo.

            Her birimizin bir-iki vukuatı illaki var. Tıbı, babasından ciğerci. Müşteriyle dalaşıyor bir gece, adam yaralamadan vukuat. Ferhat hırsızlıktan yeni çıktı. Ahmet temiz çocuk ama kavgadan sicilli. Abisi mahallenin namlı psikopatlarından Kız İsmet. Bu parlak yüzlü diye buna gulamparanın biri mi ne sulanmış şişlemiş ibneyi, sonra vukuatları aşmış boyunu, mahalleleri. Hani tıfıl dersin ama kavgaya girdi mi adam yaralayan cinsten bir manyak olmuş köşe başlarında tespih çeken uğursuz bakışlı psikolar tayfasına karışmış. Süleyman hala kaçak, birini yaralamaktan arıyorlar saklıyoruz. Şabo desen papikçi, adamın beyni çürümüş ruhu erimiş. Gözünün feri sönmüş, buna vur de öldürür, kır de yıkar maybaş, yanımızda gezinir.

            İşte biz hep beraber evlilikle birlikte sokaklardan elini ayağını çeken eski bitirimlerden devraldığımız arsanın bu izbe köşesinde demleniyorduk. Ne oldu ne bitti bir baktım bizim Haydar koşa koşa arsaya doğru geliyor. Mevzu mu var kovalıyorlar mı felan derken soluk soluğa yanımıza geldi. Ne oldu ne bitti diye soruyoruz adam susuyor, beti benzi atmış. Birini mi öldürdü desek birini mi kestiler desek biz çocukluktan vukuata alışkınız, bir bok olmaz bize.

            En son birkaç fırt bira çektikten sonra “Abi ben vampir öldürdüm galiba…” dedi apansızın. Bu işin galibası mı olurdu? Hayır ölümün galibası olurdu ama vampirliğin galibası mı olurdu lan? Az çok televizyon izledik, internette yazıştık, manitalarımızın zoruyla emanet mekanlarda Twilight felan izledik, zır cahil değiliz görmüşüz bazı şeyleri. “Vampir öldürmek” ne arkadaşım o zaman?

            Kafası güzel dedik doğal olarak ilk başta ama adam bayağı bayağı vampir öldürmekte ısrarlı. Dedik ne ara vurdun, ne yaptın ettin. Başladı anlatmaya. Bu lavuk bir gün yolsuz kalmış, gaspa çıkacak vurmuş kendini yola. Bu tepenin oradaki evin içine tabut taşıdıklarını görmüş. O an aymış duruma demiş kesin içinde para vardır değerli bir şey vardır. Hava kararana dek beklemiş, ışık mışık yanmayınca girmiş içeriye.

            Evin içinde paşalar zamanından kalma koltuk moltuk var, çürümüş eşyalar tablolar felan. Bu evin içinde tabut aramış. En son mahzene inmiş, bulmuş tabutu. Açmış kapağı bakmış siyahlar içinde bir lavuk uzanmış yatıyor iki seksen. Hepimiz meraklı kadınlara döndük, bira içmeyi filan bıraktık Haydar’ı dinliyoruz.

            Ne yaptın ne ettin diye soruyoruz, sordukça ağırdan alıyor hergele. Bunun korkusu geçti bayağı bayağı vukuatını övmeye başladı: “Ulan o vampirse biz de Haydar’ız bugüne bugün. Film milm izledik oğlum o kadar. Kaptım yerden kazığı lavuğun göğsüne indirdim. Kesin ölmüştür…” O anda duruma aydık. Bir ara izbe yerlerde ayin yapmaya gelen satanist, uzun saçlı oğlanlar kızlar mızlar olurdu, izbelere girince döverdik onları dedim bu lavuk kesin gitti oğlanın birini öldürdü. Süleyman’ı saklarken bir de bu cinayet işi çıktı, işin yoksa bir de Haydar’ı sakla zarbolardan!

            Dedik böyle olmaz, mesele olmasın başımıza gidip gömelim cesedi, saklayalım her şeyi çocuğun başı belaya girmesin. Bu deli Haydar hiç oralı değil. Hala hava peşinde, “Ulan bugüne kadar hep normal insan vurdunuz. Kaçınız vampir öldürdü? Mahallede tanıyın artık kardeşinizi, vampir tepeledim!” dedi. İyice ruh hastasına bağladı, artık neyin kafasıysa.

            Kalktık gençlerle, karanlık sokaklardan ve tehditkar bakışlardan sıyrıla sıyrıla eski eve geldik. Lan ev zaten normalde korkutucudur, gece vakti daha da korkunçlaşmış, perili köşk gibi bir şey. İncir ağaçları, selvi ağaçları var sarmaşıklar felan tam filmlik mekan. Biz olmuşuz yusuf yusuf, ama dışa belli etmiyoruz. Girdik evin içine. Bir yandan da Haydar’a sövüyoruz ulan başımıza ne iş açtın, kurt mu vardı taktın peşimize getirdin bizi?

            Mahzene indik elimizde çakmaklar, tabutun başına dikildik. Zaten korkuyoruz, ev gacır gucur ses çıkarıyor, baykuş sesleri geliyor biri “höt” dese “Yemişim namını delikanlılığını…” diyerek çil yavrusu gibi dağılacağız neredeyse. Bu Haydar demez mi: “Ben tabutun kapağını örtmemiştim bu kapalı, kesin biri girdi buraya!” Elimiz ayağımız buz kesti tabi. Haydar’a söve söve açtık tabutu içi boş. Ne adam var ne kazık var. Dedik kesin bu Haydar bizi madilemeye kalktı felan. Bir baktım bir şeyler oldu, mahzenin sağında solunda gaz lambaları varmış kendi kendine yandı. Biz korkuyla birbirimize kıç kıça dip dibe girmişiz, altımıza etmeyelim diye zulalarımızdan kelebekleri bile çıkartamıyoruz öyle bir durum.

            Bir baktık, bir anda mahzende uzun boylu, efendi kılıklı bir adam peyda oldu. Sırtına böyle siyah bir örtü geçirmiş, solgun suratlı ama kötü bakışlı, yine de karizma diyebileceğiniz acayip bir adam. Gözlerine bakmanın mümkünatı yok, ateş gibi bir şey kesse bizi gıkımız çıkmaz. Parmağında bir yüzük, böyle şövalye yüzüğü dediklerinden bizim Tırcı Bahattin abinin koca yüzüğü gibi bir şey. Kaşla göz arasında sordum Haydar’a: “Bu muydu lan kazığı soktuğun lavuk?” Haydar’ın beti benzi yine atmış durumda. Adam bize biraz daha yaklaşıp psikopat gibi bakmaya devam etti. Ağzını açtığında çenesine dek varan iki sivri dişini görünce bizim de Haydar’dan farkımız kalmadı. Dedim ya bazılarımız doğuştan cenabettir diye. Koca dünyada, bu kadar insan içinde yaşayan tek vampir gele gele bizim mahalleye gelmişti ve biz şimdi onunla baş başaydık.

             Vampir bize bakarak: “Yukarı gelin.” deyince tıpış tıpış yavru ördek gibi peşine dizildik. Eski köşkün orasında burasında yanar durumda gaz lambaları. Bir köşeye geçip vampire karşı susta durduk. Susmak tehlikelidir, sırf manalı susmalardan çıkan kanlı kavgalar vardır diye lafa girdim: “Abi isim neydi? Drakula mı?” Vampir suratıma bakarak Türkçe: “Drakula, Lestat, Strahd ya da Şerruh. Ne fark eder ki?” Yine sustuk. Vampir haklıydı. İsmini söylese ne olacaktı, uzaktan akraba çıkacak halimiz yoktu ya? Haydar benden cesaret alıp önünü ilikleyerek: “Sayın abicim, size karşı bir hatamız olduysa affet büyüğümüzsünüz sonuçta. Alkolün verdiği bir cesaretle tatsız bir olay yaşandı aramızda.” Vay arkadaş! Resmen vampire abi çekiyorduk, görülmeye değer manzaraydı. Vampir bize bakmaya devam etti. En son semtimizin kadrolu dumancılarından Şabo lakkadanak koyuyor lafı: “Aga biz şimdi gidelim mi kalalım mı öyle bakıyorsun ama?” Ayakla dürteyim dedim ama kafası almaz diye vazgeçtim. Vampir: “Bundan sonra mahallenize yerleştim. Artık buranın efendisi benim. Sizlerde halkımsınız. Kanlarınız efendinize aittir.” Vampir bunları der demez ortalıktan yok oldu. Bizimkiler çakmamıştı ama ben mesajı almıştım. “Size posta koydum, şimdi s…. gidin!” demenin vampircesiydi.

            Tıpış tıpış köşkten çıkıp sokağa varınca ardımıza bile bakmadan arsaya geri döndük. Başkası olsa sallamazdı, vazgeçerdi. Gelgelelim bizler atarlı semtin giderli çocuklarıydık. Bu işin peşini bırakmazdık. Tek sorunumuz daha önce bir vampirle mevzumuz olmamıştı.

            Bizler de bizden daha iyi bilir diye surların orada uçta bucakta kalmış olan Eski Kilise’nin papazına gittik. Kiliseye gittiğimizde yerine zangoç çıktı. Zangoca vampir nasıl marizlenir diye sorduk, “Dalga geçmeyin ulan çarpılırsınız!” diyerek kovaladı. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tüm kapılar yüzümüze kapanmıştı. En iyi bildiğimiz yol olan kavgaya girelim semti yığalım, bıçaklarla şişlerle ağzına s.çalım desek yine çıkış yoktu. Bir kere elalemi vampir muhabbetine nasıl inandıracaktık? Hadi inandılar, demezler mi bu kadar adam, bir tıfılı tepeleyemediniz diye?

            Biz böyle düşünürken pıtrak gibi aklımıza bir isim düştü. Mazlum abi. Mazlum abi, mahallenin ta öbür ucunda birahane işletirdi. Üniversitede okurken siyasi olaylarla karışıp kendini içkiye vurduğu söylenirdi. Kalktık bu sefer ona gittik. Ha eski siyasi yeni şarapçı bu adamcağız bize vampirler hakkında ne bilgi verebilirdi bilemezdik ama denemeye değerdi. Başka çaremiz yoktu.

            Gittik birahaneye. İçerisi kadrolu ayyaşlarla dolu, kafalar dumanlı, tavan arasındaki farelerin bile kafası güzel öyle bir ortam. Yaşımız genç, birahanede görünsek anamız babamız: “İt kopuk mu olacanız lan!” diye ağzımıza yüzümüze kemerle girişeceklerinden fazla görünmeden cevabımızı alacaktık. Mazlum abi’yle doğrudan nasıl konuşacaktık ki? Aklımda evirip çevirip şu soruyu sordum: “Abi bir adam düşün. Zengin olsun, güçlü olsun. Yenilmez, yıkılmaz olsun. Buna zarar verse verse ne zarar verir abi?” Ben dahil sorudan bi bok anlamamıştık ama Mazlum abi kendince bir şeyler düşünmüştü. Yüzümüze çarpan kesif şarap kokusunun eşliğinde: “Bak… Adamı ne yıkar? Bir kötü kadın. Yuva da yıkar, adam da yıkar… Bir kadın yıkar…” Kafamda belli bir fikir oluşmuştu gibi. Birahaneden çıktığımızda bizimkilere de açtım. Vampirin başına şirret, çaçaron bir mahalle kızını musallat edecektik. Öyle ya buradaki kızların bizden pek bir farkı olmamasına rağmen internet sitelerinde zengin, yakışıklı, anlayışlı koca aradıkları biliniyordu. Her mahallede yine bu ayarda hakikaten güzel olan ve bu nedenle istediğine kavuşarak evlenip semt dışına giden, kocasının başına dünyayı dar eden afet-i devran çaçaronlarda mevcuttu. Onu alıp vampire sunacaktık.

            Arkadaşlar ilk karşı çıktılar: “Ne yani sırf ölümsüz diye elin herifine g.doşluk mu yapacağız?” dediler. Mahallenin mahvolmasının, milletin kanına çöreklenecek olan bir manyağın engellenmesi için bir kere yapılabilecek bir g.doşluktan kimseye zarar gelmezdi. İkna oldular, vampire kimi sunacağımızı sordular. Mahallemizin en güzeli ve en çaçaronunu sunacaktık ona. Başına bela olacaktı.

            Mahallenin tam sınırında otururdu Aydagül. İnternet sitelerine ilan bırakmaya ihtiyaç duymazdı. Belalısı, uğruna bıçak yiyeni de bıçak çekeni de bol bir kızdı. Kavgacıydı, zapt edilemezdi ve burnu havadaydı. En iyilere layık görürdü kendilerini. Surların ardındaki Roman mahallesinden, üç apartman sahibi Çeribaşı Rasim’in oğlu Hasan’ı, surların yukarı tarafındaki sofuların mahallesinden daireler zengini, çarşı sahibi Hacı Mustafa’nın oğlu Sami’yi, pavyonlar işleten mafya ağası dedikleri Gega Fuat’ı reddetmişti. Kabil olsa yeni şehrin kıyısındaki sosyete semtlerine çıkarma yapardı. Ama onun zaafı işte bu huyuydu. Zengin, karizmatik ve asil birisi kendisine sahip olmak isterse, evlilik şartıyla onun olurdu. Zaten bu yüzden onu vampire sunmak zor değildi, bir duysa kendi ayaklarıyla koşardı vampire.

            Aydagül’ün evine gitmeden önce plan gereği onu vampire götürecek bir şeye ihtiyacımız vardı. O yüzden evvela tekrar köşke giderek vampirin köşküne geldik. Kapısını çaldık. Bir süre sonra arkamızda belirdi i.oğluit. Meseleye direkt girdim. Dedim böyle böyle, madem lordsun, kendi damağına uygun kurbanlar seçeceksin, şöyle iyisin böyle kralsın işte sana ilk kurban, hem de müstakbel karın.

            İlk başta dalga geçtiğimizi sanarak bizi öte tarafa postalayacaktı belki ama telefonlarımızdaki bazı resimleri görünce güzelliğine kani oldu. Onun nerede olduğunu sordu. Vampire buna gerek olmadığını, kızı bizim getireceğimizi söyledi. Hoşuna gitmişti ona g.doşluk yapmamız. Yalnız tek şart vardı. Kız her fani gibi maddi şeylere değer veriyordu. Ailesi bile bazı şeyleri görürse, hiçbir şey olmadan mahalleye dadanabilirdi. Vampirin hoşuna nasıl gitmesin? Sen yıllarca ondan bundan kaç sonra geldiğin yerde millet kendini emdirmeye meyilli olsun. Balıklama geldi oltaya teres.

            Sonra bu kayboldu. Bir süre sonra kapı açıldı, bu elinde bir ufak sandık. Sandığı açıp gösterdi. İçinde birkaç tür altın, inci boncuk türünden hediyelikler. Neredeyse semtin tamamını satın alır. Biz sandığı aldık, Aydagül’lerin evine yollandık. Yolda şeytan dürtüklemedi değil hani bu sandığı alıp kaçmamız hususunda. Ama sonuçta biz ne kadar kadersizde olsak mahallemizin çocuklarıydık, mahalle söz konusu oldu mu kendimize bile yamuk yapamazdık.

            Aydagül’lerin evin önüne gittik, arkaya dolanıp camına çakıl fırlattık. Çıktı cama, dedik sana kısmet var. Ağız dolusu sövdükten sonra camı kapatacaktı ki sandığı açmamızla alıcı saksağan gibi altınların parıltılarını gördü. Yine de esaslı kızmış, “Altın maltın ne ayak” babında sorular sordu. Yalandan kim ölmüş, başladım sıkmaya. Mahalleye yeni taşından zenginden, kendisini gördüğünden ama utangaç olduğundan yaklaşamadığından falan filan bahsettim. Hem zengin hem utangaç olması işine gelmiş olacak ki önce içeride kayboldu. Ardından camdan atlayıp peşimize takıldı.

            Mahalleliye görünmeden yokuş yukarı tırmandık. Tabi bu arada boş durmadık. İnternet kafeye gitmiştik Aydagül’den önce. İnternette vampirleri kurcalattırdığımızda şişman bir elemanın yazdığı birkaç yazıya denk geldik, manavdan bolca sarımsak aldık, birde camiinin oradaki muskacı dayıdan birkaç muska öyle çıktık yola. Kızı ateşe atamazdık kolay kolay, mahallenin namusu söz konusuydu. Gelgelelim Mazlum abiye inanıyorduk.

            Köşkün önüne geldik. Herkes tetikte. Kız şaka maka sanıyor hala ki elinin altında ustura bulundurduğunu hepimiz fark ettik. Hakikaten şaka olsa canımıza okuyacak demek ki? Yeniden çaldık kapıyı. Gecenin bir yarısı o kapılar gacır gucur seslerle kendiliğinden açıldı. Gölgelerin arasından vampir çıktı geldi. Kızın canlısını görünce daha da bir tuhaf oldu herifçioğlu! Sandığı vampire geri verdikten sonra ikisinin içeriye girdiğini gördük, tek kelime konuşmadılar. Kapılar yüzümüze kapandı gürültüyle.

            Ama dışarıya sesleri geliyordu. Vampirin güzel Türkçesiyle konuşmaları, şiir okumalarını felan duyuyorduk. Kıza hasta olmuştu! Ama nasıl öleceğini hala bilmiyorduk. Bir yerde bir terslik mi vardı? Aydagül’ün sesleri geliyordu arada. Çocuklara bira aldırıp köşkün bahçesinde demlenmeye devam ettik.

            Aydagül, karşısındakinin ne olduğunu anlamış hiçbir saldırısını ardı arkası kesmeden salvoluyordu. Önce o da vampiri sevdiğini felan anlatmaya başladı. Sonra vampiri kolayca kabul edemediğinden felan bahsetti. Hani klasik kendini gösterip geri çekme. Vampirin hırıldamalarını işittik sonra. Hırıldama sonradan yalvarmaya döküldü, Aydagül dua okuyordu. Bizim gibi Kuran kursundan kaçıp kaçıp gitmediği için vampire karşı sökmüş olmalıydı. Vampire kendisini istediğini ama şartlarını yerine getirmesini söylediğinde başladı şartlarını saymaya.

            “-Ben öncelikle erkeğin ne olursa olsun beni taşıyabilmesini isterim! Hırlama! Vallahi okurum şimdi Fatiha’yı! Nerede kalmıştım. Hah. Beni taşıyacaksın anacım. Ben kültürlü, zeki, esprili, olgun, çocuk ruhlu, maddi açıdan beklentilerimi karşılayabilecek denli zengin. Bir fe trip istemem, ben gel dediğimde geleceksin git dediğimde gideceksin. Öyle evlenmeden önce uçarak odama gelmek felan yok. Evlenene kadar elini süremezsin bana. Ayrıca ben kolay kolay evlenmem. Nişantaşı’nda ev isterim, lüks olacak. Ayrıca araba da isterim. Ha bir de…”

            Biz daha fazla katlanamadık ama ne olur ne olmaz diye bahçenin öbür ucuna geçtik. Neredeyse güneş doğacaktı ama Aydagül’ün sesleri halen geliyordu. Vampirin hırıltılarından eser yoktu. Biz hala ne olacak diye bekliyorduk. Birden acı bir çığlık sesi duyduk. Güneş doğmuştu. İçeriden vampirin böğürtüsünü duyduk: “Allahını seven tutmasın beni!”

            Köşkün kapılarını parçalayan vampirin koşa koşa gün ışığına kendini fırlattığını gördük. Adam kısa sürede yandı kavruldu toza döndü, yok oldu gitti gözlerimizin önünde. Musibeti mahalleden kurtarmıştık. Mesele gizli kalacaktı ama yine de mahallenin gizli kameraları teyzeler ve dayılar aracılığıyla eklemeler ve çıkarmalarla yaşatılacaktı.

            Vampirin yok olmasını o anda kendimizce kutladık. Telefondan yüksek tempolu disko müziğini açtık, caddeye çıkıp apaçi gibi oynamaya başladık. Delikanlıydık gerçi ama mahalleyi kurtararak bunu tescillemiştik. Kimse bize karışamazdı. Aydagül’ün şaşkın bakışları eşliğinde vampirin külleri üzerinde bildiğin dans ediyorduk…

SON
Mehmet Berk YALTIRIK
6 Haziran 2012 – İstanbul

11 Kasım 2012 Pazar

Çökertme Türküsü'nün Hikayesi

mahlukat'tan Efe - http://mahlukat.deviantart.com/art/efe-125142235
Memleketimizde efelik türküleri, eşkıya türküleri pek çoktur. Bunların her birisi bir yaşamı, bir tarih anlatısını ihtiva eder. Zafer ve acıyı bir arada tüketmiş hovarda ancak bir şekilde bağlılıklarına sahip insanların hayat hikayeleridir. Masal gibi gelir bizlere, dinleyenlere.

İşte bizim düğünlerden aşina olduğumuz, 2004 yılında ATV'de bu türküden esinlenerek "Kurşun Yarası" ismiyle bir dizisi de çekilen bu meşhur Ege türküsünün ardında da benzeri bir hikaye vardır. Elimde internet dışında da bir kaynak olmadığından derlemenin mantığına uygun olarak sözlü ürünlerden beslenerek yazdım bu yazıyı.


Halil Kimdir?

1900'lü yılların başları, dağlarda eşkıyaların, komitacıların ve efelerin cirit attığı, şehirlerde ise kabadayılarla külhanbeylerinin racon kestiği dönemlerdir. O dönemlerde mütegallibe türünden derebeyi ruhlu insanların mevcut bulunması, halk nezdinde kendisini koruyan, toplumun geneline göre marijinal sayılabilecek eli silahlı unsurların ortaya çıkışını tetiklemiştir. Nitekim 1700'lü yıllardan itibaren imparatorluk coğrafyasında görülmekte olan ayanların ve toprak ağalarının çoğalması, merkezin karşısına kendi yerel ahlak ve yerel hukuk anlayışını koyan maffios odaklarının kendi otoritelerini tesis etmelerine ve ardından devlet bünyesine karışarak neredeyse yerel hükümet konumuna gelmelerine neden olmuştur. Bu sefer de yerel otoriteye karşı bir başka yerel otorite ortaya çıkmış, beli silahlı unsurlar (menfi ya da müspet) kendilerini bunların karşısında konumlandırmışlardır. Bunlardan kır serdarı tarzında kendi ayanlığını kuranlar olmuşsa da bugün ağızlarda yaşayan türkülere konu olan kişiler de görülmüştür. İşte bunlardan biri olan Halil Efe, bugün Bodrum'da bir rivayete göre Akçaalan'da (Turgutreis) bir diğer rivayete göre de Karabağ'da Bekir Tepesi denilen yerde 1870 yılında dünyaya gelmiştir. Bir yoruma göre Halil'in büyük dedeleri Bodrum'a Van'ın Erciş ilçesine bağlı Bozüyük köyünden gelmiştir. Hacı Yusuf ailesinden Demirci Ali'nin oğludur. Annesi Çingene olduğundan lakabı Cingen Halil'dir.

O dönem Bodrum küçük yer, sürgün yeri bir sünger avcılığıyla geçiniyorlar bir de kaçakçılıkla. Her ikisinin de ucu ölümdür. Halil, kaçakçılık yani tütün kaçakçılığı yoluna sapmıştır. O dönemler Düyun-u Umumiye yani Genel Borçlar İdaresi vardır, Osmanlı'nın dış borçlarını tahsil etmek adına kurulmuştur. Buna bağlı bir Tütün Rejisi ve reji kolcuları ihdas edilir. Halkın tütününe bunlar devlet adına el koyduğundan o zamanın Anadolu'sunda tütün kaçakçıları da bir nevi eşkıyalar gibi kendilerini bu idareye karşı konumlandırmışlardır.


Bodrum Kalesi Zindanı'nda...

Halil bir namus meselesinden dolayı kız kardeşi Zeliha'yı yakarak öldürür, ardından kaçak durumuna düşer. Aynı dönemde tütün kaçakçılarıyla da işbirliği halinde olması nedeniyle bu suçlardan ötürü aranmaktadır. Tütün kaçakçılığı esnasında muhtemelen rakip bir kaçakçı çetesinden baskın yerler, silahlar patlar. Halil bu müsademeden sıyrılarak sık sık gidip geldiği İstanköy (Kos) adasına kaçar ancak Kör Bayram adında birisini öldürdüğünden tüm bu suçlar nedeniyle daha da sıkı aranacağı için orada bir müddet kalır. Orada davet edilmesi üzerine gittiği bir düğünde, hangi nedenden bilinmez (rekabet ya da korku) Rumlar, Halil'i ihbar ederler. 1895 yılında, İstanköy'de Halil'i yakalayan kolcular Bodrum Kalesi'ne hapsederler.

Bodrum Kalesi cehennemdir o dönemler. Refi Cevad Ulunay, "Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları" kitabında o dönemin namlı cezaevlerinden bahsederken Adana ve Sinop Zindanlarıyla birlikte Bodrum Kalesi'ni de zikreder. İstanbul'da bir kabadayı rahat durmazsa önce Sinop'a, orada da rahst durmazsa Bodrum'a, yine azıtırsa Adana Zindanı'na sürülürmüş ki buradan da sağ çıkamadığı rivayet edilirmiş. Bodrum Kalesi, kadimden zindandır. Bodrum sıcak, kale sıcak ve içeride belaya nazı bir nice zeybek tafiesi, haydut, çeteci, adam boğazlamış, ırza tecavüz etmiş suçlular, idamlıklar... Halil yedi sene yatar Bodrum Kalesi'nde ve 7 sene boyunca diş biler kendisini ihbar edenlere.


Oturak alemi dedikleri...

Hapisten çıktığında yıl 1902'dir. Rumlar kendisini ihbar ettiğinde bunlarla arasına bir hasımlık girmiş, bir kaç hadise vuku bulmuştur. O günlerde yine bir düğüne davet edildiğinde kaderi baştan başa değişecektir. O tarihlerde bir oturak alemi, oturak eğlencesi mefhumu vardır. Oturak alemine götürülen kadınlar vardır, onların korumaları vardır ki onlarda arkalarında bir nice kanlı anlatı ve hikaye, bir nice hovardalık türküsü bırakmışlardır.

Konudan ayrılarak, türkünün arka planını verebilmek adına bir başka husustan bahsetmeli...

Efelerin bir başka versiyonu olan ancak efelik kurumuyla bir alakaları olmayıp ismen efe adını alan Konya hovardaları vardır o dönemler. Konya efeleri yakın döneme kadar görünürler. Gramofon Avrat filminde görüldüğü üzere (ki Sabahttin Ali'nin aynı adlı öyküsünden uyarlanmıştır) çalan müziklerle Konya baranalarını, çetnevirlerini şenlendiren türkü söyleyip kaşık havası oynayan kadınlardan, Silleli çengileri dağa kaldıran kendi benzerleriyle vuruşan efelerden bahsedilmektedir 20.yy'ın ikinci yarısına dek anlatıları söz konusudur. İnternette okumuşsunuzdur, Antep Canavarı lakaplı, son kabadayılardan Abdullah Palaz'ın Bursa Cezaevi'ne sürgün edilmesi söz konsuduru. Abdullah Palaz'ın sürgün edildiği yer Konya Cezaevi'dir ve sürülme nedeni koğuşundaki Konyalı efelerle olan şişli, bıçaklı kavgasıdır. Ama bu efelik ismen bir efelik olup belli bir teşkilatlanmadan ileri gelmemektedir. Beline fişeklik takanın efelik sürdürmesi durumudur ki işte en son Abdullah Palaz'ın bu vakasıyla isimleri duyulur sonra diğerleri gibi onlarda tarihe karışırlar. Konya efelerinde mavzer ve tabanca ile birlikte saldırma taşıdıklarını, herhangi bir yerde özellikle oturak alemlerinde kadın yüzünden aralarında tartışma çıktığında yere saldırmalarını fırlatıp "Nokta!" demelerinin ardından ışığı anında kapatıp birbirlerine ateş açtıkları da yine folklor makalelerine dek girmiş mevzulardır. Yere saldırma saplama ve kapışmanın böyle başlaması Ankara seymenleri arasında da görülmektedir ancak oturak alemlerinden ziyade sokak ortasında yeniçerilerin bıçak altından geçirme ritüeline benzer.


Halil, Gülsüm'ü kaçırır ve...

İşte Halil'in davet edildiği Kocakaya'daki düğüne böyle kadınlardan birisi, koruması Dertli Ali'nin nezaretinde düğüne getirilir. Çakır Gülsüm'dür kadının adı ve asıl adının Hafize olduğu söylenilmektedir. Halil, Gülsüm'ü görür görmez sevdalanır ve kaçırır. Gülsüm o dönem oturak alemlerinde gezdiğinden, eğlencelere gittiğinden onun üzerinde bir çok göz vardır ki bunlardan birisi de o tarihlerde Bodrum kaymakamı olan ve Çerkez Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Hulusi Bey'dir. Bir rivayete göre eğlencelerden birinde görmüştür, diğer rivayete göre ise Gülsüm, annesi ile birlikte kaymakamın evinde hizmetçidir bu vesileyle tanımaktadır kendisini. Haber ulaşır ulaşmaz Halil'in peşine zaptiyeleri gönderir. Kolculardan olan ve türküde adı geçen Şerifalioğlu İbrahim Çavuş ve Selamoğlu kolcularla Halil'in üzerine gönderilir. Bunlar Halil'in eski dostları olduğundan bir eğlence kurarak Halil'i de davet ederler. Eğlencede Halil'e silah bırakıp teslim olması istendiğinde "Efenin ölüsü dağda kalır, teslim olmam!" diyerek onları reddeder. Takipler sıklaşır, Halil yanında Gülsüm'le dolaşmaktadır. Zamanla diğer kaçaklardan da yanına katılanlar olur, her biri kızanı olurlar Halil'in. Böylece Halil artık Halil Efe olarak anılmaktadır.

Ancak kaymakam konusunda Selamoğlu onu tekrar uyarınca, Gülsüm'le birlikte saklandıkları yerden kaçıp Yalıkavak yakınındaki Çökertme'ye gelirler. Çünkü buradan "gankava" denilen süngerci teknelerinden biriyle denize açılacaklar ve İstanköy adasına kaçacaklardır. Rum kaptan Kosta Paho (Koslu Paho) ile Çoban İbrahim aracılığıyla anlaşarak gemiyi ayarlar. Ancak kaptan, ya Halil'le bir husumetinden ötürü ya da para ödülü için mi bilinmez, tayfası Andon'u Çerkez Kaymakam'a göndererek Halil'i ihbar eder. Çerkez Kaymakam'ın emriyle reji kolcularından kol kayığıyla birlikte Kolcubaşı Barka'nın Ali denizden hareket edecek, karaya yakın bir yerde de Kaptan Paho'nun demir atacağı yerin yakınlarında jandarma komutanı Ömer Çavuş pusuya yatacaktır.


Çökertmeden çıktım da Halil'im!

Gündüz vakti Halil ile Gülsüm'ün bindiği tekne denize açılır. Paho, Halil'i yakalatabilmek için dalgaları bahane ederek önce Aspat tarafına gitmeyi teklif eder ve böylece dalgalar durulunca rahatça adalara geçebileceklerini söyler. Halil Efe onun bu dediğine inanır. Tekne, Aspat yerine Bitez yalısı yani koyu tarafına gelerek Hırsız Yatağı denilen yere demir atar, akşama doğru bir içki sofrası kurulur teknede. Kaptan, Halil ile Gülsüm'ün içkilerine "balık ağusu" dedikleri sersemletici bir zehirden katar ve bunun etkisiyle her ikisi de uyuya kalır.

Ömer Çavuş jandarmalarıyla karada pusudadır. Paho, Halil ile Gülsüm uyuduktan sonra demir alarak jandarmaların bulunduğu yere doğru yanaştırı tekneyi. Ömer Çavuş, belki de Halil'i daha önce haklamak için olsa gerek tekne yanaşmadan ateş emri verir.  Yağlı kurşunların kendisini bulmasından korkan Paho tekneyi açıkta durdurur. Bu sırada Kolcubaşı Barka'nın Ali Kaptan, kolcu kayığıyla yanaşarak Paho'nun teknesine çıkar. Paho, kurşun seslerinden dolayı Halil'in uyanıp kendisini öldürmesinden çekindiğinden sanki bir anda etrafları sarılmış gibi Halil'i uyandırır. Barka'nın oğlu Ali Kaptan, Halil ile Gülsüm'ü sersemlemiş bir vaziyette yakalayarak kol kayığına götürür. Güvertede Halil'in bacağı kayınca bir hareket yapacağından şüphelenen Barka'nın oğlu Ali Kaptan, Halil'i ayağından yaralar.


Bir Hayatın Sonu, Bir Türkünün Başı...

Halil Efe, Bodrum'a götürülerek kaymakamlık binasının önünde, Eski Telgrafhane İskelesi'nde karaya çıkartılır. Halk kaymakamlık binası önünde toplanmış vaziyeti seyretmektedir. O sırada "Kel Mülazım" namlı bir jandarma çavuşu Halil'in yaralı ve eli kolu halini göstererek halka "Hükümete karşı gelenin sonu budur!" türünden bir konuşma yapar. Halil Efe'yi yaralarını tımar etmeden kaymakamlık binası yakınlarındaki bir karakolun nezarethanesine atarlar. Burada hem yarasının acısından hem de yapılan işkencelerden ötürü bitap düşmüştür. Kaymakam, Halil'in işinin mahkemeye kalmadan halledilmesini emredince Ömer Çavuş gece nezarethaneye gelip Halil'in boğazına çökerek öldürür, Halil'in sırtındaki elbiselerini çıkarmadan alelacele gömerler. Zindanda o sırada bulunan Karakayalı Mehmet (Ülküm) ve Peksimetli Mustafa'nın anlattığına göre bugünkü Bodrum'da Halk Bankası'nın yanındaki meneç ağacının dibine gömülür Halil Efe'nin cesedi.

Peki Gülsüm'e ne olmuştur? Hakkında anlatılan pek çok şey vardır. Bir rivayete göre Yalıkavak'ın karşısındaki Küdür bölgesine yerleşen Goca Güssün lakaplı çalgıcı kadındır Çakır Gülsüm. Bir diğer rivayete göre ise Gülsüm, Türkbüklü Kel Gülsüm'ün kızı Hafize'dir. Asıl adı Hafize Alagöz'dür ve Ali Gallem isimli biriyle evlenmiştir çok sonradan. Ondan önce de Şerifalioğlu İbrahim Çavuş'un, Halil'in ölümünden çok sonra karısının üstüne alarak evlendiği söylenmektedir. Yıllarca kendisini bu eski Çakır Gülsüm takma adıyla gizlemiştir.

Peki ya Çerkez kaymakam? Hakkında pek bir malumat yok. Tek bildiğimiz 1908'de Bodrum kaymakamlığının son bulmuş olduğu.

Geriye kalan ise meşhur türkü olmuştur bu acı olay üzerine yakılan...

Kaynaklar:
-http://www.baktabul.net/turkulerimizin-hikayeleri/65480-cokertme-turkusu-cokertme-turkusunun-hikayesi-van-ili-ercis-ilcesi-bozuyuk-koyu.html
-http://www.aktifbir.com/f109/cokertme-turkusu-ve-hikayesi-13956/#ixzz1yfp5vYlT
-http://www.muglada.com/cokertme-turkusu/
-
http://bodrumlumehmet.blogcu.com/cokertme-turkusu/1179896

9 Kasım 2012 Cuma

Gerçekliğin Cinneti (Kısmi Ütopya)

(Önceden Gölge -e Dergi'nin "Değişen Dünya Düzeni" konulu Ağustos-2012 Özel Öykü sayısında yayınlanmıştır. Düzenlenerek buraya konulmuştur.)



Köroğlu, gözlerini açtığında kendini kayaların üzerinde dağ başında değil, sıkı sıkıya kapalı perdelerin arasından gün ışığının sızdığı bir odanın içinde bulmuştu. İlk yaptığı şey vücudunu yoklamak oldu, yaralanmamıştı. Yatağın üzerinde doğrularak etrafına bakındı. Gözlerine oldukça yabancı gelen bir yerde uyanmıştı. Etrafında oldukça yabancı eşyalar ve raflar duruyordu. Büyükçe bir masanın üzeri sayısız kitap ve kağıtlarla doluydu. Duvarda üzerlerine suret nakşedilmiş tuhaf putlar, resimler vardı. Tepeden mumları olmayan bir avizenin sarktığını gördü. Gayrimüslim evlerinden birinde olduğuna hükmederek odanın pencerelerinden birine yöneldi.
Camı açtığında deliliği gördü. Çamlıbel Kalesi’nden bile yüksekteydi. Yüksek yüksek binalar, bey konaklarının bile yücesinde sırça camdan köşkler yükselmekteydi. Sayısız insan bir o yana bir bu yana sıçan sürüleri misali koşturuyordu. Atları olmadığı halde gürültüler ve dumanlar çıkararak ilerleyen demirden zırhlı arabalar vardı. Sanki kendisini yutacak gibi görünen koca bir şehrin, muazzam bir keşmekeşin tam ortasındaydı.
Hangi cadının efsunu ya da hangi büyü onu bu şeytanlar diyarına sürüklemişti. Neredeydi? Tüfengin icat olunduğu kafir ellerine mi gelmişti? Kara kanatlı ifritler mi sürüklemişti kendisini bu yana? Daha ilk bakışta kendisine büyüklüğünü kanıtlamak isteyen, kabul ettirmek isteyen şeytani bir şehirle yüz yüzeydi. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Dağlarda yaşamaya alışmış, kale harabelerinde sayısız yıldız ışığının şenliğinde çengiler oynatmış, ağaç dallarına kapu halkıyla birlikte sayısız bey ve paşayı asmış, bir nice konağı ve şehri yakmış, ordular dağıtmış, prensesler kraliçeler kaçırmış Köroğlu’ydu. Ömrü hayatında kimseyle uyuşamamış, elin düzenine uymaktansa el’i kendi düzenine uydurmuştu. İster büyülenmiş ister tılsım olsun, cadı kısmından bile korkmayarak üzerine yürüyecek Köroğlu’na çatmanın bedelini ödeyeceklerdi. Kaf dağının ardındaki peri saraylarını çokça duymuştu, ilk iş burada da kılıcıyla peri beylerinin ardına düşüp kendisine yaptıklarının hesabını sormak olacaktı.

Kaldığı odanın kapısı vurulduğunda ilk yaptığı şey etrafına bakınıp silahlarını aramasıydı. Odanın kapısını açtığında içeride birkaç kapı daha olduğunu gördü, bir kervansarayda kaldığına hükmetti. Odalardan birinde duran matbah sahanının üzerinde duran koca bir et satırı görünce silahtan sayılır diyerek eline aldı. Kapıyı açtığında karşısında acayip giysili bir adamın dikildiğini gördü. Kendisinden oturduğu yer karşılığı para istediğini söylüyordu. Lanetli şehrin gelir gelmez kendisinden baç istediğini gören Köroğlu öfkeden köpürerek elinde satırla adamın üzerine yürüdü. Çığlık seslerine aldırmadan adam kanlar içinde merdivenlere yuvarlarken etrafında başka kapıların ve merdivenlerin olduğunu gördü. Bu ne tür bir şeytanlıktı? Bu delirtici tılsımın bir an önce son bulması için buranın periler padişahının oturduğunu düşündüğü sırça camdan dev köşkü basmaya karar verdi.
Dışarıya çıktığında insanlar korkuyla çığlık çığlığa eli satırlı, kanlar içerisindeki bu adamdan kaçıyorlar, onların bu hali Köroğlu’na daha fazla cesaret veriyordu. Sırça camlı devasa köşkün kapılarına dayandığında siyah giysili birkaç adamın üzerine geldiğini gördü. Ellerinde demirden yapılma ufak borular taşıyorlardı. Aklına tüfenkendaz askerlerin taşıdığı ağızdan dolma piştovlar geldi.

Geri çekileceği sırada vücuduna saplanan kurşunlarla birlikte cansız bir şekilde yere yıkıldı. Ertesi gün gazetelerde başlık atılmıştı: “Genç tarih öğrencisi parasızlıktan cinnet geçirerek elinde satırla ev sahibini öldürdükten sonra insanlara saldırdı. ……Plaza’nın güvenlikleri tarafından etkisiz hale getirildi…”
İlk cinnet haberi de olmayacaktı.

Şehrin ve düzenin kaosa döndüğü o ezici ve tuhaf zamanlarda, tesadüfün bir araya getirdiği evlerde sayısız Çakırcalı Mehmet Efe, Köroğlu ve bir nice tarihsel figür uyanıyordu. Kimisini elinde kılıçla sokakta etkisi hale getirirken kiminde tüfekli bir deli sayısız müsademenin ardından şehrin çatılarında ele geçiriliyordu. Her birinin ortak noktası dev camlı plazaya saldırmalarıydı.
İlk elden yapılan araştırmalara göre müspet vakalardı. Zincirleme cinayet vakası, cinnet, bilgisayar oyunlarından etkilenme, stres gibi konulara bağlanıyordu. Bir sabah uyandıklarında bütün şehrin kılıçlarla, tüfeklerle silahlanıp plazaların kapılarına yığıldıklarını gördüler. Kafalarında eski zaman başlıkları, börkleri vardı. Bazısı Sanayi’de nasıl yaptırdıkları bilinmeyen toplarla mimari yoksunu apartmanları topa tutuyordu.

Toplu cinnetler bireysel cinnet geçirenlerin yaptıklarının gölgesinde kalmaya başlamıştı. Birbirlerinin kanını emen ve sadece gece yaşayan tuhaf insanlar türemişti. Mezarlıktan çaldıkları cesetler ya da kaçırdıkları insanlara deney yapan deliler vardı. Dolunaylı havada uluyanları, toplu halde gezip kıstırdıkları kurbanlarının çiğ çiğ beynini yiyenler vardı.
Tuhaflıklar bitmek bilmiyordu.
Gerçek manada garip şeyler gördüğünü söyleyenler vardı. Sağda solda hayalet gördüklerini söyleyenler türemişti. Perili evler yüzünden ev kiraları düşmüştü. Bazı köylerde hortlayan ölüler nedeniyle devlet sağa sola “cadıcılık” sertifikası dağıtmaya başlamıştı. Büyücüler kaçırdıkları mankenleri büyük plazalara hapsederek devletlere ve hükümetlere meydan okuyordu. Büyük ejderhalar yeryüzünden ya da gökten gelmiş, büyük kuyumcuları, altın madenlerini yağmalayarak muazzam servetler toplamaya başlamışlardı. Sağda solda türlü çeşit yaratık görülüyor, cinler periler kurdukları ordularla insanlarla cenk ediyordu.
Kimse bir açıklama getiremiyordu. Ne ilahiyatçılar, ne felsefeciler, ne bilim adamları ne de psikologlar mantıklı bir açıklama getirememişti. Yalnızca basit bir blog yazarı doğru bir teşhis bulabilmiş gibiydi. Gerçekliğin cinnet geçirdiğinden bahsediyordu. Birçok laboratuvarda, tartışma salonunda tartışılmış, araştırılmıştı konu ancak durumu teşhis edebildikleri halde ne yapabileceklerini bilmiyorlardı.
Somut gibi görünen soyut bir kavram cinnet geçirirse ne yapılabilirdi ki?
Çıkış yolu bulamayan hükümetler ve güç odakları duruma boyun eğmekten başka çıkar yol göremediler. Yeni sistemi kuracaklar, onu dönüştürerek ayakta kalmaya çalışacaklardı.
Cinnetin şafağında yeni bir düzenin, yeni bir medeniyetin temellerini ejderhalar ve büyücülerin eşliğinde atmaya başlıyorlardı…

SON
Mehmet Berk Yaltırık
24 Haziran 2012 – Edirne

8 Kasım 2012 Perşembe

Ecelyandı Ateş Behiye

(Daha önce Gölge e-Dergi'nin 56. sayısında Mayıs-2012'de yayınlandı. Üzerinde belli bir düzenleme yapıldıktan sonra buraya konuldu.)

Gölge e-Dergi'deki hikaye için hazırlanan Mustafa Yaşar illüstrasyonu

Dünyanın garip halleriyle bunların hikayeleri, olayları pek çoktur. Bunlardan biri vardır ki vaka bütünüyle enteresandır. Yeniçeriler arasında yatıp kalkan, hamam külhanından yeniçeri odalarına bir nice kanlı vakalara karışan hem fettan hem cazgır Ecelyandı Ateş Behiye’nin hikayesidir.

Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asara göre, Sultan Avcı Mehmed Han’ın saltanat yıllarında, tüm cihanda olduğu gibi esir kafileleri götürülür getirilirdi. Bilhassa Kırım’ın kuzeyindeki Nogay çöllerinden atlanan müteharrik atlılar kah Moskof vilayetlerinden kah Kafkas ellerinden, ak topuklu, ince belli, çeşit çeşit güzellikte dilberleri tutarlar, önce Kefe şehrine getirirler, içinden seçmeleri alınır İstanbul’un Avrat Bazarına gönderilirdi.
 
Behiye, işte bu esirlerden biri olarak pek ufak iken tutup getirilmişti. Endamıyla, salınışıyla daha o yaştan cihana bedel sayılı güzellerden olacağı anlaşılmış, gök gözlü, kan gibi kızıl saçlı bir kızcağızdı. Aslı nesli bilinmiyordu. Ahbapları Nogay çöllerinde at sürer Tatarlardan olanlardan, o tarihlerde çeşitli denizlerde tayfalık yapmış olanlara bir nice söylentiye göre kimi ya Çerkez olduğunu yahut Moskof olduğunu söylerdi. Behiye’nin tuhaf sergüzeştleri de ak topuklarının İstanbul’un çamurlu yollarına bastığı günden itibaren başladı.
 
Daha ilk gününde, konağın işlerini görmek üzere zenci halayık bakmaya giden, kendisi de kölelikten gelme, Şahsuvar Paşa’nın hanımı Çerkez Çeşmidil hanım’ın gözüne çarpmıştı Behiye. O tarihlerde daha ufak yaşlardan Çerkez halayıklar konağa alındıktan sonra, belli bir yaşın ardından konağın efendileriyle evlenmeleri bilinirdi. İşte böylelikle Behiye daha o gün satın alınarak Şahsuvar Paşa’nın konağına girmişti. İsmini de güzel ve alımlı olduğundan Çeşmidil Hanım koymuştu.
 
Behiye, kısa sürede lisanı öğrenmiş, konak işlerine el atmıştı ama bir kusuru vardı ki güzelliğiyle yarışırdı. Haylaz mı haylaz, haşarı mı haşarıydı ki ne büyük hanımın çimdikleri ne de zenci halayıkların maşaları onu yıldırmaz, Paşa’nın sütannesi olan Arnavutluk dağlarından kopup geleli asır olmuş gulyabani suretinde doksanlık Hatır Hanım’ın dayaklarına bana mısın demezdi.
 
Zamanı geldi, serpildi yaşı erdi. Konağın küçük beylerinden birisini, kendini çimdikledi diye dövdü. Nasıl becerdiyse ve eli artık ne kadar ağırsa küçük beyi bir hayli benzetti. Attığı dayağın mislini konak halkından yedikten sonra uslanır diye dehlize kapattılar. Ortalık durulduğu halde küçük bey durulmayıp yine bir gece vakti kızın koynuna girmeye kalkışınca husule gelen boğuşma, kendini korumak isteyen kızcağızın küçük beyin kafasını testiyle yarmasıyla neticelendi.
 
Yine dayak, yine tahkir, yine dehliz. Döşeklere düşen küçük bey geceyi göremeden canını teslim edince, Behiye de yeniçeri kolluklarının arasında önce kadı huzuruna çıktı. Suçunu üstelemeyince yine kollukların arasında Baba Cafer zindanının yolunu tuttu. Baba Cafer zindanı ki, kahir ekseriyette buraya Ramazan ayında İstanbul’un fuhuş ehli kötü kadınları konulur, bunun dışında pek bir kimse olmaz, cinayet işleyen yahut başka bir cürüm işleyen kadınlar tutulurdu.
 
Behiye de burada cazgırlığıyla nam yaptı, bir deli bela oldu kaldı. Ramazan zamanı gelince, cümlesi bıçak yarası taşıyan, gönlü ve mabadı yaralı fahişeler, feleğin çemberinden geçmiş bir nice yosmalar Baba Cafer’e toplandığında, ya kavgayla ya da şeytan bakışlarıyla Behiye’den yaka silkmişlerdi ki namı bu tarihlerde ayan olmuştu. Kızıl saçlarına binaen “Ateş Behiye” derlerdi. Behiye bir gece ne yaptı ne etti bilinmez kapıları tutar bekçilere güç getirdi zindandan firar etti, sokaklarda kalmaya başladı.
 
O tarihlerde Galata Hamamı’nda, külhanda yatıp kalkar oğlanların başında duran, onlarla kavgalara girip çıkan, zebellah cüssede bir adem ejderhası vardı ki Şişçi Tellak Mustafa derlerdi. Tellak Mustafa bir gece sokakta, ay ışığı altında Behiye’yi bir gördü pir gördü o anda aldı hususi odasına götürdü kapatması yaptı. Behiye hamam külhanındaki o odada yatıp kalkıyor, yeri geldi mi elinde satırla maşuku Tellak Mustafa’nun yanında kaldırım kurtlarına, sokak zorbalarına karşı sille tokat kavgalara giriyordu.
 
Bir gün bu kızcağız bıyığını balta kesmez, bir nice zorbayı haşereyi bıçağı altından geçirmiş namlı yeniçeri zorbalarından, padişah fermanıyla cellat kemendine girdiği halde, cellat bunun kafasını kesemeden ömrü nihayete erip kalp sektesinden öldüğünden ki kimi idam sırasında zorbayla göz göze geldiklerini o yüzden korkusundan öldüğünü söylerler, bir başka fermanla kementten kurtulan Cellatgördü Muhlis Ağa gördü. Kapıya bir yeniçeriyle haber bıraktı, belirlenen günde kapı önünde Behiye eşyalarıyla hazır olacak gelip alacaklardı.
 
O tarihlerde kabadayı kısmının aftosuna, manitasına göz koymak, el veya dil uzatmak cinayet sebebiydi ki namlarına leke sürmekten imtina eden bu adamlar öleceklerini bile bile bıçak altından rakiplerini geçirip saltanatlarını korumak için bıçaklı yumruklu kavgalara girerlerdi. Tellak Mustafa’nın gözü korktu, yeniçeriyi vursa ocaklılar sağ bırakmaz, Behiye’yi kapıya koysa sokak kurtlarının gözünde namı düşer, iki günde hacamat olurdu. Külhanbeylerinden biriyle Cellatgördü Muhlis Ağa’ya haber gönderdi. Kız için kapışacaklardı, ya karnı ya sırtı.
 
Taraflar gecenin ıssızında, yeniçerilerin zinadan kumara kanlı işleri için gelip gittiği, genelde kendi aralarındaki kanlı hesaplaşmaları gördükleri, bıçak düellolarını yaptıkları, Galata’da Büyük Hendek Caddesi dedikleri yerde bulunan o tarihlerdeki adıyla “Kanlı Hendek” dedikleri yere gittiler. Bıçaklar fora edildi, ilk yeniçeri zorbalarından beri adet olduğu üzere pelerin yahut camadan kola sarıldı. Tellak, yaşı ilerlermiş Muhlis Ağa’yı bir hayli terlettiyse de yılların sokak kurdu Muhlis Ağa ters bir hamlede Mustafa’yı devirip kulağını kesti. Rezil olan Mustafa tasını tarağını toplayıp şehirden çıktı, sırra kadem bastı.
 
Ateş Behiye de Muhlis Ağa’nın kapatması oldu, yeniçeri odalarına yerleşti. Her gece rakılı, çalgılı alemlerde, günlerini işüveşle geçiren Muhlis Ağa, ihtiyarlığı unutmuştu. Bir-iki yıl geçti, Muhlis Ağa yeniçerilikten zamanında mütekaid olmak istedi, yaşı da gelmişti. Ocağı bıraktı, Behiye’ye de nikah kıyacaktı. Ağa’nın eski hasımları, ona diş bileyenler ve karanlık köşelerde pusu kurmaktan çekinmez madrabazlar, "Bu mütekaid yeniçeriyi haklamanın zamanıdır" dediler.
 
Eski yaşamına tövbe etmek niyetiyle cami avlusuna giren Muhlis Ağa, günah dolu yaşamını kapının ardında bıraktığını sanıyordu ama yanılmıştı. Abdest alırken bir-iki hainin hançer darbeleriyle kanlar içerisinde yere yıkıldı. Erkek kısmından ve vaatlerinden yılmış Behiye, ya karnı ya sırtı diyerek, üç-beş birikmişiyle o tarihlerde hem fuhuş yeri olan hem kumar oynatılan Hranuş isimli bir kadının işlettiği batakhaneye kapılandı. Bela çıkaran olunca, değme erkeğe taş çıkartan Ateş Behiye ya silleyle ya bıçakla işini görürdü.

Günlerden bir gün, yeniyetme yeniçeri zorbalarından birisi, Hranuş’un evindeki kızlardan Kör Anika’yı kapatması yapmak istedi, kızı hamam yolunda dağa kaldırmaya ya da yaygın tabirle "çekip götürmeye" kalktı. Kızların başında duran Behiye’nin hışmından kurtulamadı dayağı yediği gibi yanındaki çakallarla birlikte sokakların ıssızına kaçtı.
 
Yeniçeriler, yoldaşlarıyla dalaştı diye, hem de Muhlis ağanın ölümüne sebep olduğunu düşündüklerinden Ateş Behiye’den hiç hazzetmezlerdi. Bir punduna getirip halletmeyi, defterini dürmeyi kurmaktaydılar kafalarında. Behiye’de başına gelebileceklerin farkında nereden bilinmez iki ucu keskin bir Acem kılıcıyla, başıbozuk askerinin kullandığı yatağanlardan tedarik etmiş, Mısır çarşısından yüklü bir pahaya ta Hint diyarının zehirli yılanlarının zehirlerinden getirterek silahlarını gün gece demeden bunların içinde bekletmeye başladı.
 
Bir gün yine bir hamam yolunda üzerine üşüşen bozguncuları zehirli yatağanıyla bertaraf etti, bu kavgadan da yüzgeri ettiler. Kılıcının dokunduğu adem ertesi günü göremeden ölünce bu onun ermişliğine yoruldu. O artık efsanelere karışmıştı ki İstanbul’un ilk kadın kabadayısı olarak nam salmıştı. Hayatının mecrasını bulan Behiye, namını sürdürmeye karar vermiş, nerede karısına zulmeden, kıza kızana tecavüze yeltenen, kadına el kaldıran görse veya duysa tepelemeye ant içmişti.
 
İstanbul’un değme zorbası, belalısı karşısında susta durmuş, sesini çıkarmaz olmuştu ama böyle nam sahibi biri olarakta sayısız düşman toplamıştı. Ateş Behiye’nin hasımları kendi yollarıyla yapamayınca dağlardan eşkıya getirip işi halletmeyi denediler. Para ve kadın vaadiyle, ta Sırp dağlarından adam kesmekten çekinmez üç-beş hayduk getirdilerse de Ateş Behiye’nin kılıcını eğemediler.
 
Kılıçtan yüz bulamayınca Celalilerin piri namlı Köroğlu’nun bile savaşmaktan çekindiği tüfenklerle, barutla işi halletmeyi kurdular. Ödemiş’in dağlarındaki kır kahvelerinde yolcuları koruyan, zora geldi mi dağa çıkan başıbozuklardan gelme tüfek tutar sarıcaları, sekbanları yoklayıp namlusuna mahir sekiz sarucayı şehre getirdiler ki ırzı kırık ve katil ruhlu bu adamlar böyle bir işi çocuk oyuncağı addederek kalkıp İstanbul’a geldiler.
 
Gece vakti oyun gereği Behiye’nin evinin civarında bir kadına güya saldıracaklardı. Çığlık seslerini duyan Behiye’ meydana iner inmez pustukları yerlerden ateş kusacaklar, saçmalarıyla kızcağızın canını cehenneme ısmarlayacaklardı.  O uğursuz gecede parayla tuttukları kadının birine tasallut oldular, kadın çığlıklarıyla ortalığı yıktı. Ateş Behiye pusudan habersiz evden çıkıp meydana yürüdü etrafa bakındı, kimsecikler yoktu. Tam belindeki yatağana davranacağı anda karanlık gecenin içinde, yağlı namlular şahi toplar gibi ateş kusmaya başladılar. Kolcu yeniçeriler daha o geceden oradan uzaklaşmışlardı ki her şeyi hazırlamışlardı. Ateş Behiye, saçlarındaki kızıla çalan kanlarla yere yığılınca gölgelerin içine karıştılar.
 
Behiye’nin ölümünün haberi İstanbul’a gülle gibi düştü, şehrin kadınları günler geceler boyu yasını tuttular. Ölüden çekinmez mezar kazan kadından yana ezelden beridir aç abazan taifesi bile onun mezarının yanından besmele okumadan geçemiyordu ki, bedeni bu dünyadan kalkınca meydan zorbalara kalmıştı. Yeniçeri zorbaları Hranuş’un evini basmış, sokaklardan kaldırdıkları birkaç masum kızcağızı da yanlarına katarak kafir kavimlerin sapkınlıklarına taş çıkartırcasına eğlenmeye koyulmuşlardı.
 
O gece İstanbul kadınlarının bedduaları ve duaları, gözyaşları yıldızlara ayan oldu. Şehrin dehizlerinde, Bizans’tan kalma harabelerinde, eski dede yadigarı beli bükük konaklarda yaşayan, İstanbul’un okur üfler cadı kadınları, vicdanlarının çağrısına dayanamadı. Ateş Behiye’nin kabrinin başına giderek okumaya başladılar. O gece genç, yaşlı, insan, cazu, acuze, kocakarı ne kadar kadın varsa ya dua ediyor ya beddua ediyordu.
 
Duayla bedduanın birbirini bulduğu anda Ateş Behiye’nin toprağını eşeleyerek çıktığına şahit oldular. Gözlerinde tuhaf bir ışık parlıyor, yıkanmasına rağmen kanlarının akıp bulaştığı kanlı, toprak lekeli kefeni ay ışığında mermer mezar taşları gibi ışıldıyordu. Sanki iki dev kollarının altından yapışmışta ayakları altından sürür gibi havada uçarcasına Hranuş’un evine varmıştı Ateş Behiye. O kefenli, kanlı, ateş gözlü hortlağın halini gören zorbaların şekli şemali değişti, ağzı yüzü eğildi. Kimisine inme indi, kimisi korkudan sekte-i kalp geçirdi. Tam o anda konağın ışıkları söndü, rüzgarlar ve ay ışığı altında parıldayan kefenli ölünün görüntüsü her birini korkudan delirtti. Sabah horozları öterken Behiye geriledi, kabrine geri girerek toprağını örttü.

Behiye’nin hortladığı haberi İstanbul'u karıştırdı. Her şeye rağmen güzel ve alımlı o kızın, ölümü bile güzelliğiyle etkileyerek geri döndüğüne inandılar ve ölü olduğunu bilseler bile bu dünyadan çekip gittiğini kabul edemediler. Söylentiler ve hikayeler aldı başını yürüdü. Eceli bile etkileyen hatta aşkından deliye döndürdüklerini anlattıkları Behiye’nin namını bu vakıya nispetle “Ecelyandı” yaptılar, ecel bile aşkından yanmıştı, o aşkın hararetine toprağı eşeleyerek zorbaların ümüğüne çöktüğünü söylüyorlardı.
 
İstanbul’un ilk ve son kadın kabadayısı Ecelyandı Ateş Behiye’nin halen karanlık sokaklarda gezindiği, ateş kızılı gözleri ve saçlarıyla göründüğü zalimi helak edip, kadınlara el kaldıranlara, karısına kızına zulmedenlere göründüğü rivayet olunmaktadır.

SON

Mehmet Berk YALTIRIK

15 Nisan 2012 – İstanbul

Cadıyla Boğuşmak

(Tımarhane e-Dergi'nin Nisan sayısında daha önce yayınlanmıştı. Üzerinde belli bir düzenleme yapıldıktan sonra buraya alınmıştır.)

Luis Royo'dan Drakula'nın Gelinleri...


Ellerine geçen tuhaf bir define haritası, onları Rumeli’nin bu bölgelerine sürüklemişti. Yaptıkları bu iş akıl kârı mıydı? Gerçi yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki? Her biri ömrünü Balkan dağlarında eşkıyalıkla geçirmiş, köy basan yol kesen, haydut kere haydut, eli kanlı zalim adamlardı. Güç yetirebildikleri mezraları, köyleri basar, yolcuları soyar, zenginleri dağa kaldırıp haraç isterlerdi.
Topladıkları ganimeti yedi köyün en namlı orospularıyla oturak alemlerinde yerler, bitleri kan çekince yeniden bir elde tüfek bir elde kama gariban fukara tepesine çökmek üzere, başı dumanlı dağlardan mor yaylalara inerlerdi. Bir yanda eli tüfekli taifesine para yediren kafasında kırk tilki dolanır derebeyleriyle, diğer yanda bir ellerinde ferman bir ellerinde Kur’an, bellerinde kama padişahtan destur alıp eşkıya kellesi almadan Dersaadet’e dönmemeye yeminli paşalarla tepişen, ömürleri daima sürekle, takiple geçip, ya jandarma kurşunuyla ya rakip çetenin kıstırmasıyla cavlağı çekecek olan bu adamların yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki?  İşte şimdi de her biri kılık değiştirmiş, ellerinde kazma kürek, bellerinde ip, tarla ırgatı kılığında, bir hazine söylentisi uğruna buralara düşmemişler miydi?
Kendilerine "Gegalı çetesi" derlerdi. Başlarında Gega Arnavutlarından gelme, kan davasından zindana, zindandan Balkan dağlarına yol almış, namlusunda seksen, kamasında elli kişinin kanı olduğu rivayet edilen Gega Niyazi Kaptan bulunuyordu. Kah tecavüzden, kah cinayetten, kah haramilikten ötürü firari olup dağlarda gezen korkunç görünüşlü adamların toplandığı, Balkan dağlarını mesken tutmuş sayısız çeteden biriydiler.
Lofça taraflarındaki zengin bir ağadan elde ettikleri hazine haritasının peşinde, kılık değiştirerek hiç isimlerinin duyulmadığı, İstanbul’un burnunun dibi sayılabilecek Istranca Dağları'na kadar gelmişlerdi. Neredeyse yüz senelik olduğunu düşündükleri bir hazine haritasıydı ki, bunu evinin zulasında saklayan Lofçalı Salim Ağa’nın demesine göre haritayı yakın zamanda bir defineciden satın almış, defineci ise bu haritayı babasına Vaka-i Hayriye kıyımından kaçmış bir yeniçerinin sattığını söylemişti. Salim Ağa, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yeni ordu kurmak için yanında taşıdığı hazinesi olduğunu ya da Kabakçı Mustafa’nın kellesini alıp Kabakçı'nın İstanbul’dan yağmaladığı hazineye konan Kırcaali çetelerinin baş baskıncısı Hacı Ali’nin gizli definesi olabileceğini söylemişti. Ardında bu denli söylentilerin olduğunu işiten Gega Niyazi ve  adamları, üstlerine başlarına ırgat kılıklarını geçirip, tabancalarını kamalarını gizleyip, silahlarını tilki gezmez ıssız yerlere gömerek Rodop Dağları'ndan düze inerek Istranca Dağları'na dek gelmişti.
Haritayı okutmak için dağa kaldırmadıkları papaz, imam, kalem efendisi kalmamış, haritayı okuyamayanlar, sırrı mezarda saklamaya devam etsinler diye kesik başlarıyla birlikte uçurum diplerini boylamışlardı. Neyden sonra hangi aklı evvel bilinmez, adamın biri haritanın kenarına ayna koyarak yazılan yazıları okumayı akıl etmiş böylece haritayı çözmüştü. Istranca Dağları'nın göbeğinde "Karabat” isminde bir köyün yerini göstermekte, köyün dibinde binaların sureti bulunmaktaydı. Suretin tepesine haç işareti çizilmişti ki definenin köy civarında olduğunun işareti olduğunu düşünmüşlerdi.
Haritayı okuyabilen aklı evveli, sırrı korumak adına bir uçurum dibine kesik başıyla birlikte yolladıktan sonra define işaretlerini okuyabilen usta definecileri gizlice el altından aratmaya başlamışlardı. Onların aradıkları iyi bir define ustasıyken genelde karşılaştıkları eski define meraklıları, ejderha gördüğünü söyleyen çok eski defineciler ve define bulsalar dünyayı satın alabilecekleri hayaliyle yaşayan fuzuli insanlar oluyordu.
Sonunda köyün birinde define işaretleri okumasıyla ünlü, para karşılığı kiralanabilen bir define ustası olan Mümtaz Osman'ı bulmuşlar, hazinenin belli bir hissesi karşılığında onunla anlaşmışlardı. Define ustası, sadece defineler konusunda değil "başka şeyler" konusunda da uzmandı. Hazine tılsımları ve koruyucu cinler hakkında bilgisi olduğunu söylemişti ki bu metafizik bilgi üstünlüğüne dayanarak eşkıyalarda “kanını dökmeleri halinde onlara uğursuzluğunu bulaştırabileceği" gibi bir intiba uyandırabilmişti. Eşkıyalar, normal şartlarda ölümle oynadıklarından inançları zayıf olurdu ve dünya hayatına pek düşkün olduklarından dinsel öncelikleri pek olmazdı. Metafizik söz konusu olduğunda, onlar daha pratik şeylerden korkardı –kemik kemiren mezar gulyabanileri, terk edilmiş köylerde yaşayan cinler, toprak altından gelen kan içen cadılar gibi. Bu korkuyu iyi bilen usta define avcısı Mümtaz Osman, eşkıyaların bu yönünü deşeleyerek hem canını hem de hazineden alacağı iyi bir hisseyi garantilemişti.
Ahalinin ve kolcuların dikkatini çekmemek için yirmi kişilik bu çete, beşerli gruplar halinde Istranca Dağları'na farklı yollardan geçip, Karabat’ın bulunduğu yerin yakınlarında, düzlükte yer alan bir köy olan Sofular köyüne gelemeye ve orada toplandıktan sonra Karabat köyüne çıkmaya karar vermişlerdi.
Sayısız çatışmalara girdikleri kolculara ve evlerini bastıkları köylülere yakalanmamak adına binbir kılığa girmiş bulunan eşkıyalar, tilki geçmez baykuş ötmez ıssızlardan geçerek Sofular köyüne varmışlardı. İstanbul’a mal almaya giden zengin Rumelili tüccarlar gibi gelerek köyün yakınlarındaki bir hanı ellerindeki bir kısım parayla kapatmışlar, civarın en namlı pezevengine para saçıp hana getirttikleri rakkaseleri sinilerde oynatıp çalgı çaldırarak günlerini gün ederek gelecek olan diğer çete mensuplarını beklemeye başlamışlardı.
Köye en önce Gega Kaptan ile Defineci Mümtaz Osman’ın bulunduğu grup geldiğinden, diğer grupların kısa süre içerisinde gelmesini beklemektelerdi. Gega Niyazi, adamlar döneklik etmesin diye,harita ile define ustasını yanında tutmuştu, böylece eğer biri bir madrabazlık yaparsa haritayı kimseye kaptırmamak için imha edebilecekti. Kaptan tez zamanda bu hazineyi alıp oralardan savuşmayı düşünmekteydi zira köylülerin  kendilerinden işkillenmeye başladığını fark etmişti. Bunda sadece ölümle kol kola gezen bu adamların altıncı hislerinin gelişmiş olmasının payı yoktu. Geceleri sinilerde kadınlar göbek atıp zurnalar öterken, havaya tabanca atıp naralarla birlikte en sunturlu küfürleri savurursanız insanlar kısa sürede sizin tüccardan ziyade bir külhanbeyi yahut haydut olduğunuzu anlayabilirdi o dönemlerde. Üstüne üstlük adamlarınızdan biri köy kabadayılarından biriyle kavga edip öldüresiye dövebiliyorsa insanlar sizin tüccardan başka her şey olabileceğiniz konusunda hem fikir olabilirdi.
İşte Gega Niyazi, böyle sabırsızca beklerken çetenin geri kalanı da kısa sürede hana gelmişti. Sabah ezanından önce yola çıkmak üzere karar almışlar, geceyi beklemeye başlamışlardı. Aksilik olacağı varsa olur derler, köyün kahvesine gidip gelen eşkıyalardan birisi akşama doğru beti benzi atmış bir şekilde dönmüştü hana. Onun bu suskun ve durgun hali diğer eşkıyaları da huzursuz etmişti ki bu tip durgunluk ve yılgınlık hali haydut arasında hemen fark edilirdi. Gega Niyazi durumdan işkillenerek tabancasını çekip adamın kafasına dayayıp suratının halini sorduğunda koca haydut ağlayarak olduğu yere çöküp, diğerlerinin şaşkın bakışları altında hazine işinden vazgeçtiğini söylemişti. Eşkıyalar, adamın Niyazi Kaptan’ı bu yoldan vazgeçirmek için yana yakıla çırpındığını görünce bir hayli şaşırmışlardı. Haydutu hisseden vazgeçiren şey neydi? Neden beti benzi atmıştı? Bir eşkıyayı altından defineden vazgeçirebildiğine göre hiç birisi bunu hayra alamet bir şey olduğunu iddia edemezdi.
Gega Niyazi, adamı ağzından bir şey kaçırma ihtimaline karşı uyarıp namluyu alnına dayayıp ne olduğunu tekrar sorduğunda adamın korkudan konuşamadığını görünce rakı getirmelerini emretti. Adamın gırtlağından aşağı yarım testi boğma rakıyı döktükten sonra konuşturmaya muvaffak olmuştu. Adam köy kahvesinde bazı gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş, gençler kurt muhabbeti, kuş muhabbeti, puşt muhabbetinden sonra haydut lakırdılarına geçmişler ardından cin-peri menkıbelerini konuşmaya başlamışlardı. Karabat köyünün bahsini duymuş, gençlerin ağzından köyün yıllar önce terk edildiğini, geceleri cin-peri alaylarının düğün dernek yaptıklarını, sakallı cücelerin cirit oynadığını, kesik başlarının sisli sabahlarda ortalıkta yürüdüğünü dinlemişti. Gençlerin anlattığına göre çok önceden de o köyden kaçırılıp gaibe karışan gelinleri, boğazları yarılmış ve kanlı ciğerleri ağızlarından dışarıya doğru sökülmüş insancıkları, beşiğinden kaçırılarak sabahına kanı çekilere bulunmuş bebekleri bulmuşlar ve kalan ahali orayı yıllar önce terk etmişti.
Gega Niyazi bunu duyunca namluyu adamlarına çevirip define olayını birinin ağzından kaçırdığını, bu nedenle gençlerin kendilerini korkutmak için bunu uydurabileceğini söyleyince herkes yemin vermiş kimse bu olayı kendi aralarında bile konuşmadıklarını söylemişlerdi. O vakitten sonra her birinin içine korku tohumu düşmüş, definenin başında bağlı cinlerin varlığıyla birlikte gidecekleri köyün perili olması da korkularının üzerine adeta tüy dikmişti.
Sabah ezanı okunmazdan çok vakit evvel tilki uykularından kalkan eşkıyalar, eşyalarını hazırlayıp alelacele hanı terk etmişlerdi. Mavi karanlığın hakim olduğu bir vakitte terk edilmiş Karabat köyüne girmişlerdi. Defineci Mümtaz Osman, mesleği gereğince adamları köyün dört bir tarafına gönderterek işaret aramalarını söylemişti. Haç, hilal, yılan, yıldız, köpek, bıçak, sayı yahut harf, gördükleri her işareti kendisine bildirmelerini söylemişti. Ayrıca yerdeki taşlara, garip şekillere, hayvan kemiklerine, varsa tuhaf nesnelere dikkat etmelerini söylemişti.
Eşkıyalar köye dağılarak ay ışığı altında, görebildikleri ölçüde işaretler ararken, Mümtaz Osman orada burada dolanırken çete reisi Gega Niyazi, bir ağacın altına çökmüş yanındaki kırbadan rakısını içmekteydi. Neyden sonra adamlardan birinin “Sandık buldum! Sandık!” diye bağırması üzerine herkes elindeki işi bırakıp sesin geldiği yere seğirtmişti. Boş evlerden birinin içinde pencereden vuran ay ışığı altında, upuzun bir sandukanın bulunduğunu gören haydutların tüyleri diken olmuştu. Gega Niyazi ayağıyla vurduğu zaman içinin dolu olduğunu anlamıştı. İçinden bir ses tabutu açmasını istiyor gibiydi.
Gega Niyazi, adamlarına dönerek sandukayı açmalarını emrettiğinde sandukanın içinde boylu boyunca uzanmış, çürümüş, kara kuru bir ölünün olduğunu gördüler. Haydutların her biri alışkın olmadıkları halde içlerinden türlü çeşit dualar okumaya başlamışlar, en ufak bir mevzuda anında dışarıya kaçmayı bekler hale gelmişlerdi. İçlerinden bir tek Mümtaz Osman korku belirtisi göstermemiş, metanetini korumuştu. Mümtaz Osman, bunca senenin tılsımlı definelerini kovalaya kovalaya metafizik durumlara alıştığından ifrit görse “Ne olmuş işte define ve başında bağlı olan ifrit” diyebilecek tıynette biriydi.
Ancak Rumeli’nin hortlaklı cadılı söylentileriyle büyümüş Gega Niyazi ve avanesi, bu tür ölülü, cinli, perili mevzulardan hiç hazzetmezlerdi. Gega Niyazi adamlarının gözünün önünde korkak görünmemek adına ve namına halel getirmemek için belinden tabancasını çıkarıp cesede ateş etmiş, ölüde gözle görülür bir kıpırdama olmayınca defineciye dönüp bu cesedin neden bu şekilde bırakıldığını sormuştu.

Mümtaz Osman’a göre üç ihtimal vardı. Birinci ihtimal bu cesedin bir tür nazarlık olduğuydu ki, kendisi bazı eski paşa saraylarında uğur olsun diye Mısır’dan ve sair memleketlerden böyle nazarlık amaçlı tahnitli cesetler, mumyalar getirtildiğini duymuştu. Tabi “boşaltılmış köyde neyi neyden koruyacaklar da nazarlık bırakacaklar” düşüncesiyle bu ihtimali es geçmişti. İkinci ihtimal ise definenin cesedin altına gömüldüğü yer olup, koruma amaçlı olarak gelen korksun diye buraya kasten bırakılmış olabileceğiydi. Ancak cahil köylülerin böyle kurnazca bir şeyi kolayca akıl edemeyeceğini, en azından koca definenin önceleri köy olan böyle bir yerde, ev altına gömülemeyeceği ihtimalini düşünerek bundan da vazgeçmişti. Geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Hazineye dair bir işaret olmasıydı. Ya etrafında ya sanduka içinde bir işaret taşımaktaydı ki dikkat çekmesin diye böyle tuhaf bir yol izlemiş olabilirlerdi. Belki de köyde defineyi bulmak için kasten böyle bir söylenti çıkarılmış, sonra defineyi bulmak için önceden biri gelip işaret felan bırakmış olabilirdi. İşte bu düşüncelerle eşkıyalara meşale yaktırarak cesedin sağını solunu kurcalayacağını söylemişti. Definecilik töresine aşina olanların bilebileceği gibi çizilmiş bir işaret kadar, ölünün kesik parmak sayısı, elinin gösterdiği yer veya üzerinden çıkabilecek gizli bir pusula, her türlü define işareti olarak yorumlanabilirdi.

Eşkıyalar meşaleleri yakıp cesedin üzerine eğildiklerinde gördükleri şey karşısında bir kez daha dehşete düşmüşlerdi. Sıradan birini pek ilgilendirmezdi ama Rumeli halk inançlarına göre yetişmiş birisi için "kalbinin olduğu yere çakılı kazık" bulunan bir ceset, nefes alan bir aslandan daha ürkütücüydü. Gega Niyazi kendi kendine söylendi: “Yetmez, köyün perili olduği, bir de çıktı içınden cadi!”

Defineci Mümtaz Osman kazığı işaret ederek her şeyi korkutma amaçlı yapabileceklerini yahut bunun bir işaret olabileceğini söylemişti. Rumeli dağlarında ömür geçirmiş eşkıyalar huzursuzlanmışlardı ve onun kadar sakin değillerdi. Neticede bir defineci, defineciydi ve Rumelili de Rumeliliydi. Kafası kesilmiş ve ıssız bir yerde kolları göğsüne bağlanarak gömülmüş bir ceset gördüklerinde bu haydutlar türlü dualar okuyup oradan sıvışırken, bir defineci bunun bile bir işaret olduğu zannıyla günlerce o yeri inceleyebilirdi.

Mümtaz Osman çürümüş cesedin üzerine eğildiğinde burnuna oldukça kötü bir korku çarpmıştı. Baktığı ilk yer cesedin parmakları olmuş, cesedin kalbine çakılı kazığı oynatmaya başlamıştı. Diğerleri kabadayılıklarına halel gelmesin diye açıktan müdahale edemedilerse de gizliden gizliye bir cadının cesedini böyle kurcaladığı için bu adamın başlarına sayısız musibeti musallat ettireceği kanaatindeydiler. Defineci kazığı yerinden çıkarıp üstümde işaret aramaya başladığında her biri artık nefes almayı bırakmış başlarına gelebilecek herhangi bir şey için dua etmeye koyulmuşlardı. Karanlığın içinden gelen ani bir rüzgarla meşalelerin sönmesiyle birlikte nereden geldiği meçhul iri bir yarasanın içeride kanat çırpmaya başlaması üzerine erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu addeden eşkıyalar reislerini bile beklemeden kaçışmışlardı. Gega Niyazi ve Mümtaz Osman bile bu durumdan işkillenerek dışarı çıkmışlardı. Mümtaz Osman defineyi başka bir yerde arayabileceklerini söyleyince, eşkıyalar tekrar işaret aramak üzere o evden uzak durarak etrafa yayıldılar. Rüzgarın azizliğinden ötürü hiç biri evin içinde, tabutun içerisinde vukua gelen hareketlenmeyi görememişti.

Eşkıyalardan birisi işaretleri ararken karanlıklar içerisinden bir şeyin kendisine doğru koşturduğunu görüp belinden silahını çekerek o tarafa doğrulttuğunda kendisine gelen şeyin yarı çıplak bir kadın olduğunu fark etmişti. Kadının gece gibi siyah saçları ve kuyu dibini andıran siyah gözleri olduğundan, uyanan şehvanî dürtülerine gem vuramayan eşkıya olduğu yerde donup kalmıştı. Kadın ona yaklaşarak tuhaf, yakası açılmadık kelimeler söylemekteydi ki eşkıya neredeyse diğerlerinin varlığından soyutlanmış, kadının bir işmarıyla çalı çırpı demeden oracıkta abdest bozmya niyetlenmişti. Eşkıyanın kafasındaki yegane fikir kadının ona ait olduğu ve diğer herkesin kendisine düşman olduğuydu. Kevaşeyi ölümüne kıskanmaya başlamışı. O derece ki elini koluna koyan arkadaşını doğrulttuğu namluyla tek kurşunda haklamaktan çekinmemişti. Kadının kendisine verdiği şehvetle birlikte ona karşı muazzam bir kıskançlık duyarak namluyu indirmeden uzakta gördüğü çete arkadaşlarından birini görerek ona ateş açmış ve haydudu devirmeye muvaffak olmuştu. Kadına bir an için döndüğünde gördüğü şeyi çokça anlayamadan karanlıklar alemine karışmıştı ki son gördüğü o esrarengiz kadının dişleriyle boğazına doğru atılması olmuştu.

Silah seslerini duyan Gega Niyazi, kendisini görebilen adamlarıyla birlikte silah seslerinin duyulduğu yere seğirttiğinde çeşitli yerlerde yerde yatan üç ceset görmüştü. Kolcuların yahut köylülerin kendilerini sargıya alıp adamlarını vurduklarını düşünerek tabancalarını çıkararak köyün meydanına doğru gerilemişlerdi. Karanlık daha da kesifleşmiş, ay ışığı bulutlar ardına gizlenmişti. Her biri sanki etraflarında dolanan ve kendilerine yırtıcı hayvanlar gibi bakan tuhaf bir varlığın pençesi altında olduklarını zannetmeye başlamışlardı. Sonradan binaların arasından geçip giden tuhaf gölgeler görmeye başlayınca akıllarına kolculardan ve eşkıya avına çıkmış zabitlerden daha korkunç şeyler gelmeye başlamıştı.

Gega Niyazi hemen hemen etrafındaki adamlara bakınmış, kendisi dahil sekiz kişi sayabilmişti. Kalanların silah seslerine rağmen gelmemelerini hiç hayra yormamıştı. Aklı erkekliğin onda dokuzunu uygulamakla, postu bilmediği bir varlığa deldirmek arasında gidip gelmekteydi. Tam o sırada defineci Mümtaz Osman, Gega Niyazi’den haritayı isterken diğer haydutlara meşale yakmalarını söylemişti. Gega Niyazi haritayı uzatırken kendisini bu durumdan kurtarıp kurtaramayacaklarını sorduğunda Mümtaz Osman cevap olarak hiç bu tip şeylerle karşılaşmadığını söylemişti. Gega, kendisinin metafizik mevzulara olan meylini ve bilgisini sorduğunda ise Mümtaz Osman’ın yaptığı tek şeyin dua okumak olduğunu, şimdi ise karşılarında görülmemiş tipte bir tılsım veya insanüstü varlık bulunabileceğini söylemişti.

Mümtaz Osman, haritayı açarak haydutlardan birinin yaktığı meşaleyi haritanın yüzeyinde tuttuğunda
bir anda yüzünün sarardığını görmüşlerdi. Metafizik mevzular söz konusu olduğunda sandukadaki cesetten bile tırsmayıp kurcalamaktan çekinmemiş bu adamın halden hale girmesinden dolayı her birinin yüreğine derin bir korku düşmüştü. Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye haritada ısındığı zaman kendini belli eden, bir tür özel karışımlı mürekkeple hazırlanan bir yazı bulunduğunu söylediğinde Gega Niyazi bu bilginin kendisinin ve adamlarının hayatlarını kurtarıp kurtaramayacağını sormuştu. Mümtaz Osman haritadaki bilgiye bakış açısına göre değişeceğini, bu haritanın bir define haritası olmadığını söylemişti. Yazanlara göre bu haritayı “işi yarım kalmış” bir cadıcı hazırlamıştı. Aşağı yukarı şunlar yazmaktaydı ve Mümtaz Osman sesi titreye titreye bunları okumuştu: “Oğlum, habis cadıyı kalbinden kazıklamaya muvaffak oldum, saklandığı köyü buldum. Bu haritaya kazıdım. Bu eline ulaşınca tez elden yola çıkıp yarım kalan işi bitiresin, zira bu habis varlık alelade bir hortlak değildir. Kalbine kazığı saplasam da yanımda gerekli malzemeler bulunmadığından işi bitiremedim. Sen bu haritayı alır almaz gösterilen yere gelip cadının hakkından gelesin. Cadının arkasında bambaşka kişiler ve olaylar çıktı, saklanmam iktiza eder. İşi hallettikten sonra Rusçuk’a gel, Kasap Fahri’nin dükkanına haber bırak. Cadıcı Süleymanoğlu Ali...”

Kaderin bir cilvesi olarak mektup yazmak yerine define haritasına benzetilebilecek bir haritayla oğluna mesaj gönderen, ama yolda bunu hazine haritası zannedenlerce ele geçirilip sahtekar bir definecinin Salim Ağa'ya sattığı bu uğursuz haritanın dönüp dolaşıp kendilerine gelmesi, onların bu hortlağın kucağına düşmeleri, cinli bir köyde bir avuç ateşle zifiri karanlıkta bekleşmeleri kendilerince işledikleri günahların kefaretiydi. O anda binaların arasından geçerken gördükleri kor kızıl gözlerinden adeta ateşler saçan dişleri taşra çıkmış cadının varlığı ise yazılanları tasdik etmiş gibiydi.

Gega Niyazi çıkış yolunu göremeyince her eşkıyanın yapacağı şeyi yapmıştı. Kadın kısmının şerrinden oldu olası yılarak dağlara kaçmış bu adam, zoru görünce bir anda tüm dayılığı ve zorbalığı bıraksada nedensiz bir cesarete kapılmıştı. Adamlarına dönerek gebermek isteyenin kaçabileceğini, kurtulmak isteyenin ise ruhları karşılığında bu beladan kurtulabileceğini söyledikten sonra karanlığa dönerek tüm dehşetine ve korkusuna rağmen kendilerine bakmakta olan hortlağın üzerine üzerine yürümüştü. O tüm batıl inanışları bilen bir dağ köylüsüydü ki yeri geldi mi bunları kendisi için kullanmasını da bilmişti. Yarı çıplak suretteki korkunç cadıyı karşısında görünce hiç tepki vermeden üzerine doğru yürümüş, cadı sivri dişlerini göstererek tam kendisine yaklaştığı sırada birden üzerine atılarak cadıyı öpmeye başlamıştı.

Cadı dünya dışı çığlıklar atarken ve Gega'nın kollarından kurtulamazken diğer haydutlar ona ve yapabildiğine şaşkınlıkla bakmaktaydı. Gega Niyazi o boğuşma esnasında bir hamlede kamasını çekerek hortlağın kafasını vücudundan ayırmaya muvaffak olmuştu. Ancak musibet bu kez de başsız bedeniyle çırpınmaya devam ediyordu. Gega Niyazi bir yandan köyün bir tarafına doğru koşarken diğer yandan adamlarına cesedi zapt etmelerini bağırmıştı. Koca eşkıyalar kah korkuyla kah yılgınlıkla cadının koluna bacağına yapışıp zapturapt altına almayı becerebildilmişler, dualarla zar zor tutabilmişlerdi. Gega Niyazi, sönmüş meşalelerden birini kaparak bir ucunu sivrilttikten sona çırpınan bedene saplamış, ardından kesik kafayı bedenin dibine bırakarak her ikisini de ateşe vermişti.

Musibet yok olurken hiç biri tek kelime etmemiş, bir an önce oradan sıvışmanın yoluna bakıp oyalanmadan köyün yolunu tutmuşlardı. Yolda giderlerken Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye cadıyla nasıl boğuşabildiğini, nasıl ona güç getirebildiğini sorunca Gega Niyazi sakalındaki bitlerden bir kaçını parmaklarıyla haklarken gürlemiş ve yıllarca hatırlayacakları şu açıklamayı yapmıştı:
            “-Ben Arnavut ciğerinı pek severım more. Em de isterım olsun sarımsaklı. Lakin olsun insan olsun cadı istemez avrat kısmı sarımsak kokan yiğıt. Dedım hem karıdır hem ortlaktır, cadıdır sevmez sarımsaği! Ben de ver ettım sarımsaği, ver ettim sarımsaği!”

SON

Mehmet Berk Yaltırık

26 Mart 2012 – EDİRNE