27 Eylül 2012 Perşembe

New Ottoman Dream (Kara Mizah-Öykü)

(BU HİKAYE TAMAMEN KURGU AMAÇLI YAZILMIŞTIR. BAHSİ GEÇEN KİŞİ, KURUM VE OLAYLAR HALİYLE HAYAL ÜRÜNÜDÜR...)


Sabahın köründe, kargaların kahvaltılarını müteakiben arşivin (Hayali bir arşiv, sizin bildiğiniz değil, kurgu amaçlı... M.B.Y) kapısına dayanmıştım. Tarihe diziler dışında ilgi göstermeyen bir toplumda arşive dökme demirden kale kapıları koymalarını ilkin yadırgamıştım. Yine de yakışıyordu ne de olsa koca imparatorluğun arşivi. Tımarından akıncısına bir nice kurum ve mevzunun bilgisi, belgesi burada. Padişahların yazıları var, sadrazamların mühürleri, fermanlar, buyruldular bilmem neler tozlu ve şatafatlı bir mezarlık. Kapıya geldiğimde ufak bir gözetleme deliği açılıp aksanlı bir bekçinin bir saatten önce açılmayacağını öğrenmemle birlikte biraz hayal kırıklığı yaşamıştım. Sonra açılışın ardından görevlilerden birinin yarım saat sorguya alması da hoş olmadı pek tabi. 

"Niye geldiniz?"
"Aile tarihimle ilgili kişisel bir araştırma yapacağım beyefendi."
"Sosyeteye mi mensupsunuz? Hani paşa dede tablosu aldınız bir yerden, sonra hakiki paşa çıkar diye aramaya mı geldiniz?"
"Hayır beyefendi."
"O zaman arazi işi felan değil mi? Dedeme padişah arazi vermiş mi diye gelen giden çok oluyor, bakın söyleyeyim aile yaşlılarınızın her söylediğine inanmayınız!"
"Ne alakası var beyefendi?"
"Anladım şimdi. Muhteşem Yüzyıl içinize bir ateş düşürdü, paşa dede, soylu bağıntı hevesi sardı... Kardeşim burada işimiz gücümüz var uğraştırma bizi hadi geri dön."
"Allah Allah! Tarih araştırmacısıyım ben!"
"Hmm. Uzmanlık yok demek ki. Bitirme tezi konunuz neydi?"
"Anadolu Selçuklu Devleti'nde İsyanlar."
"Geldiğiniz yerin Osmanlı arşivi olduğunu biliyorsunuz değil mi?"
"Beyefendi aile tarihimi araştırmaya gelmişim araya niye fazladan hanedan karıştırıyorsunuz?"
"Hangi kısımlarda araştırma yapacağınızı biliyor musunuz?"
"Biliyorum tabi efendim. Kırım Hanlığı, Kırım Harbi sonrası göçler."
"Eskişehir'li misiniz?"
"Yok, Nevşehir'liyim ama her Eskişehir'li Tatar değil diye biliyorum? Neyse beyefendi aile tarihiyle ilgili özel bir mesele, bir belgenin fotokopisini alıp gideceğim bu kadar basit niye memleket meselesi haline getiriyorsunuz?"

Allah'tan merhamete geldi de aldı içeriye. Sorgular gözle bakan memurların nezaretinde tozlu arşivlere doğru yöneldim. Bir doktora araştırmasından aldığım gömlek ve dosya numaralarına göre aradığımı bulduktan sonra taramaya koyuldum. Okul yıllarında paleografya derslerim sınıfa göre oldukça iyiydi, Osmanlı Tarihi konusunda araştırma yapmak istemiştim aslında ama sınıfın yarısı çeviri nedeniyle danışmanımızın başına biriktiğinden başka bir danışmana yönlendirilmiş, yine çeviri kabiliyetime göre Selçuklu Tarihi'ne yönlendirilmiştim. 

Peki bu arşiv hikayesi, bu aile tarihi meselesi nereden çıkmıştı?

Bir sabah kahvaltı sırasında konu aile köklerinden açıldığında amcamdan duyduğum Kırım göçü, verdiği bir aile ismi ve eski ihtişamlarına dair bazı sözler, sonrasında yaptığım merak sebepli bir kaç önaraştırma kafamda tuhaf bir fikrin oluşmasına yol açmıştı. Kırım'daki Geray Hanedanı'nın Osmanlı Hanedanı'ndan sonra protokoldeki yeri, III.Selim'in tahttan indirilmesi esnasındaki yeniçerilerin Kırım Hanı'nı başa geçirme düşüncelerini okuduğumda şunu görmüştüm. Benim de herhangi bir yerel aileden gelme ihtimalim vardı. Eğer ailenin hanedanla bağıntısını bulabilirsem, dolayısıyla Osmanlı hanedanıyla da bir bağıntısını yakalayabilir, çok satan uydurma ama gerçekçi bir tarih romanı yazarak yırtacaktım. Niye mi yırtacaktım? 25 yaşına gelip işsizlik sıkıntısına düşmüşseniz yırtmak istemesiniz normaldir. Formasyon dedikleri Osmanlı'nın eşkıya aflarına dönmüş bir kaldırılıyor bir ilan ediliyor, KPSS desen ayrı garabet dedim bulaşmadım. Akademide kalalım desem İngilizcem yerlerde, eh malum İngilizce olmadan Gelibolulu Âli gelse fakülteye giremez o yol da kapalı. Tarihten yırtayım diye böyle bir yol tutmuştum. 

Kaldıki bu zamanlarda ciddi tarih kitabı yazarak tutunamazsınız. Romanlar, senaryolar, metin araklamalarıyla dönen sektör, kurguyu her zaman için el üstünde tutuyordu. Şeytani bir planı devreye sokmuştum. Yapay bir aile bağlantısı ve yaşantılar uydurup bunu romansı bir biçimde anlatacaktım. İçine bir de aşk hikayesi koyacaktımki hanımlar tarafından destek bulsun. Eh bir de kendime böyle bir siyasi duruş felan icat ettim kitlelerden de destek görecektim. Önce internetten yayılan reklamlar ardından romanla şöhreti aralayacaktım. Sonra yolumu bulurdum zaten...

Aile bağlantısı kurmam zor olmadı. İsim benzerliğinin gözünü seveyim. Her nasılsa Geray Hanedanı'ndan kız almış bir Hacır Mirza bulmuştum. Amcamın verdiği isim de Hacıroğlu değil miydi? İlk belgeyi ayarlamıştım. Gerisini kurguyla halledecektim. 

İlk hamlemi internet üzerinden yaptım. "Kayıp Şehzade'nin Sırrı" diye bir site açmıştım. Osmanlı arması, bir kaç tuğra ve padişah portresi ve kısa bir tanıtım yazısı: "Kayıp Şehzadenin enteresan anıları... Kırım'dan Nevşehir'e oradan İstanbul'a uzanan hazin bir göç öyküsü... Ümitsiz bir aşk hikayesi... Çarpışan kavimlerin gölgesinde entrikalar ve bir nice dönen dolaplar... Kayıp Şehzade hakkını arıyor..." Sonra siteyi güç bela parayla sözlüklere koydurttum. Siyasi tartışmalarla geyiklerle birlikte muazzam bir mevzu husule geldi. Bir yandan Osmanlıcılar bir yandan Karşı Osmanlıcılar birbirine girdi, internet tartışmaları alevlendi. İnternet fenomenlerinden biri olmaya gidiyordum...

Sonra romanı yazdım. Kurguladım da kurguladım. Kurgu şahsiyetler, hatta hanedana bir işaret olarak taşıdığım uydurma bir doğum işaretine kadar bir nice şeyi yazdım. İnternet fenomenlerinin yazılarını kitaplaştıran bir yayıneviyle anlaştım. Fenomen olduktan sonra ne yazsanız tutar sonuçta.

Kitap çıkar çıkmaz tartışıldı. Herkes benim sahte şehzadelik mevzusuna kapılmıştı! Tarihçiler karşı çıkıyordu, şarlatanlığımı ayan beyan yazılarıyla açıklıyorlardı ama ne acıki onları kimse okumuyordu. İçim kan ağlamıyor değildi. İnsanlar ciddi araştırmalardan ziyade bir şarlatanlığa nasıl kapılabiliyordu? İnternet tartışmaları, röportajlar derken ayan beyan ben bu şehzadelik işinin ekmeğini yemeye başlamıştım. Hanedanın torunlarından tepki çektiklerim de oldu ama insanlar onlara değil bana inanıyordu. Temel'in meşhur Kontes fıkrasındaki unsurlara dayanan bir hikaye yazmıştım ve internetle, belge manipülasyonu ile insanları inandırmıştım. 

Bir gün bir televizyon programına davet edilmem kaçınılmazdı. Bu da başka bir plana kurmama yol açtı tabi. Bana sağlam bir imaj lazımdı. Çok abartırsam kadim dönemlerin televizyon fenomenleri gibi kendi ayağıma sıkardım. Ama dozuna göre ayarlarsam bana yeni kazanç kapıları açabilirdi. Hemen bir fes buldurdum, gittim gümüşçüden iki üç Osmanlı tuğrasına benzer takı amaçlı bir kaç kolye alıp terziye götürüp bunları madalya yaptırdım. Hatta terzi benim kitabı okumuş, duvarına astığı Osmanlı armasına binaen para almamış üstüne oracıkta sırmalı hamaylı kuşak hazırlayıp fazladan vermişti. 

Kılığımı kıyafetimi sokakta giymeye cesaret edemediğimden takılarımı takmadan normal takımla kanala gittim elimde poşetle. İçeriye girdikten sonra o hazırladığım kostümle çıktım ekrana. Çıkış o çıkış. Tabi meşhurluğum tescillendi bir yerde. İnternet sitesine de bu kılığımla çekilmiş bir portremi koyduktan sonra artık evde ve sokakta böyle gezmeye başlamıştım. Sanırsın doğuştan şehzadeyim. Olmayan devletin sahte şehzadesi...

Tabi bizim toplumun tuhaf bir yönünü de keşfetmiştim. Bana karşı hürmet gösterirken bundan dolayı gizliden gizliye bir hayranlık, bir övünme yaşıyorlardı. Misal bizim ev için artık "şehzadenin evi" deniyordu. Bindiğim taksideki Osmanlı tuğrasının gözüme çarpmasıyla adamın benden para almayışı bir olmuştu. Ulan demek ki millet asırlarca böyle şeylere meraklı kalmış, turistik de olsa bir ilgi var diye ses etmedim. Ama iş gittikçe ciddileşmeye başlıyordu. "Yüzde yüz En Gerçek Osmanlı Torunları" isimli forum sitelerinde, adıma açılan  başlıklarda beni şehzadelikten ziyade siyasette de görmek isteyen bir kitle çoğalmaya başlamıştı. Artık diziden mi etkilendiler ya da aşırı doz ortaokul tarih kitabı mı okudular bilinmez insanlardaki Osmanlı merakı siyasi bir şeylere dönüşmekteydi. Katıldığım bir televizyon programında "Siyasete de atılmak mümkün" diye bir demeç verince iyice coşmuştu ortalık. İnternette şehzade konusu tartışılıyor, hanedandan siyasete tartışmaları geçiyor, evlerden kahvelere cümle memleket çalkalanıyor, kaynıyordu...

Ben de bunun gazına gelmiş ve rolüme inandırmıştım kendimi. Yine bir programdaki karşımdaki konuğun kavga gazına gelerek: "Bir gün bu insanlar beni hak ettikleri yerde görecekler" minvalli bir söylemde bulunmuştum. Vay sen misin bunu diyen? Daha o anda internette öven de söven de gırla... Gecenin dördünde program bitti, kanal çıkışına birikmiş bir kalabalık gördüm sandım ilkin linç edecekler. İçeriye kaftanlı sarıklı bir adamlar geldi, sandım Muhteşem Yüzyıl setinden figüranlar sandım reyting meselesi yüzünden beni dövmeye gelmişlerdi herhalde... Hayranlarım çıkmasınlar mı? Dışarıya bir çıktım ellerinde bayraklar, armalar, bir sürü kalabalık... Başıbozuklar, işsizler, macera arayanlar... Gecenin dördü ben omuzlarda eve gidiyorum, arada mehter marşı okuyorlar felan... 

Sonra televizyonda bir profesör çıkıp açıklama yapar gibi yeni bir komplo teorisi yazmıştı. İnsanların ekonomik krizi, işsizliği, yeni zamları bırakıp şehzade peşinde koşmasının nedeni bir komploydu. Ya dış ya iç güçler, gündem değiştirmek amacıyla beni öne sürmüştü. 

Rolüme inanmıştım, hikayeyi yazan bendim doğal olarak bu komplo iddialarına gülüp geçtim. Sonra bir olaylar gelişti mevzu öyle sakat bir yere geldi ki...

Uykumun en güzel yerinde uyandırdılar. Gözümü bir açtım yanımda yöremde takım elbiseli eli silahlı adamlar çivi gibi dikilmekteler! Bıyıklı, kelli felli bir adam hemen yanı başımda. Olacağı buydu, dün o kalabalık olayında sonra hükümet el attı defterimi dürmeye geldiler dedim. Adam "Günaydın sultanım!" dediğinde rüya felan görüyorum sandım. Hakikatti?

"Sultanım?"
"Evet artık padişahsınız devletlüm."
"Kamera şakası mı bu?"
"Ne münasebet? Anlatması biraz uzun, gittiğimiz yerde anlatırım size uzun uzun buyrun gidelim efendim."

Dedim kesin öldürmeye götürüyorlar ya da bir temiz dövecekler. Etrafımda o koruma kılıklı adamlarla apar topar evden çıktım, siyah camlı resmi plakalı bir arabaya bindirilerek yüksek bir binaya götürdüler. Kelli felli adamla bir odada yalnız kalınca sordum:

"Ne yapacaksınız?"
"Tahta çıkarılıyorsunuz."
"Ne tahtı?"
"Yeni Osmanlı Devleti'nin padişahı sıfatıyla."
"Niye?"
"Şöyle açıklayayım. Ekonomik kriz malumunuzdur. Ülkede sosyal bir patlama kapıdaydı. Halkın gazını almak gerekiyordu. Gündem değiştirmek için böyle sahte bir uygulama yapmak zorunda kaldık."
"Nasıl yani?"
"Şimdi güya Yeni Osmanlı kurulmuş gibi yapıp halkı yepyeni bir gelişmeyle meşgul edeceğiz. Aslında hiç bir şey değişmedi. Göstermelik olarak değişti gibi göstereceğiz zamanı gelince de düzelteceğiz."
"Düzeltme?"
"Korkmayın. Usülen bir tahttan indirme ve kayd-ı hayat garantisi. Yani aslında halihazırda sistem sürüyor ama bize yapay bir gösteri lazımdı."
"Anladım. Hem milletin gazını alma hem de olur ya gerçek niyetini belli edenler ortaya çıkacak onları tespit edeceksiniz. İyi ama neden ben?"
" Hanedanın soyundan gelenler arasında toplumun gazını almaya ve bu operasyonu yürütmeye en müsait kişi sizdiniz. Hanedan olayının yalan olduğunu biliyoruz ama biz yine de bu sırrınızı saklayacağız."
"Başka biri yok muydu gerçekten?"
"Aslında hanedan üyesi olduğunu iddia eden alakasız bir grup vardı ama yarısı istihbarat servisleriyle içli dışlı diye güvenemedik."
"Şimdi ne olacak?"
"Siz bir gecede tahta sahip çıkmış durumdasınız. Kostümünüz hazırlanacak ve at üzerinde Topkapı sarayına götürülerek tahta çıkacaksınız.  Bazı eski kurumlar yeniden kurulacak göstermelik olarak ama ne meclis, ne diğer kurumlara dokunulmayacak. Eh bir süreliğine saklandıkları numarası ayarlandı bunun için."

Beni paşa üniformasına büründürüp madalyalarla, nakışlarla süsleyip bir de belime altın savatlı bir kılıç taktılar. Tepemde sorguçlu kavuk, elimde kamçı bindirdiler bir beyaz ata, etrafımda korumalar, yanımda kelli felli adam, arkamda mehter takımı ilerliyorum. Halk sokağa toplanmış, "Padişahım Çok Yaşa" diye bağırışıyorlar. Bir ara kalabalıkta bir adamın bana hareket çektiğini gördüm. Artık nasıl havaya girmişsem "Yakalayın!" diye bağırdım. Mehteranla yürüyen o zırhlı kılıçlı abiler benden beter gaza gelmiş tuttular getirdiler önüme. Ben nasıl bir havaya girdiysem: "Urun kellesini!" diye bağırdım. Bir anda kelli felli adamın beni dürtüp: "Padişahım sistem hala aynı sistem. İdam kalkmış durumda, kelle uçurmada yok haliyle salın gitsin!" demesiyle kendime geldim.

Topkapı Sarayı'na bir geldim, kapıda yeniçeri külahları giyen, sarık takan, miğfer giymiş bir sürü insan. Dizi seti zanneder gören. Meraklı turistler ise cabası. Zaten bunun şov amaçlı olduğunu bir bizim baştakiler biliyor bir de bu turistler o da şov zannettiklerinden. 

Tahta çıkar çıkmaz canlı yayınlar eşliğinde göstermelik atamalarım ve yeni kurumlar, kurumsallaşmalar bir bir gerçekleştirildi tarafımdan. 1826'da kaldırılan tüm askeri kurumlar "göstermelik" ve "deneme amaçlı" olarak yeniden ihdas edilmişti. Kıyafetlerine dek aynı, sokaklardan ve kahvelerden devşirilme 2000 nefer yeniçeri şehre konuşlandırıldı. 500 nefer Bostancı da saraya yerleştirildi. Cebecisidir, sağ ve sol ulufelisidir, kapıkulu sipahisidir derken 500'er adet her birinden olmak üzere Kapıkulu Ocakları'nı tamam ettik. Tımar sistemi tartışmalı olsa da göstermelik olarak ismen tımar 1000 sipahiyi işe aldık. 2000 nefer akıncı bile ihdas olundu da eskisi gibi serhadlere gönderildi. Akına çıkmak üzere değil tabi, Edirne-Keşan havalisinde "göstermelik" takılacaklarını söylediler. Sonra hafiyeler göreve dağıldılar ve dahi göstermelik kadılar, kethüdalar.

Yemekler yendi, basın toplantısı verildi felan beni bir merak sardı. Ulan acaba göstermelik de olsa bir harem yapılmış mıdır? Kelli felli adam olduğunu söyledi. Gece vakti girdim Harem'e ilk gördüğüm kıza "Nerelisin?" diye sordum "Üfff! Sana ne be salak!" diyerek kaçtı. Kelli felli adamın uyarısıyla anladım ki harem gerçekten göstermelikmiş. Kızları cast ajanslarından felan toparlamışlar, rol icabı cariyelermiş. "Fazla ilişme tatsızlık çıkmasın" diye de ekledi. Ne lanet bir çirkinliğim varsa padişahlığım bile örtemedi, ben de fazla dolanmadım harem civarında.

Padişahlık güzel gibi. Hani yediğin önde yemediğin arkada, arada divan toplantısı oluyor felan ama o da göstermelik. Göstermelik sadrazam, göstermelik devlet ricali ile görüşüyor mevzu bundan ibaret koca divan. Harem ayrı bir dünya. Bütün gün yiyorlar, içiyorlar bir de dizi izliyorlar. Tabi saraya biz yerleştiğimizden Muhteşem Yüzyıl bir süredir yayınlanmıyor ama olsun kameralar canlısını çekiyorlar gece gündüz buradalar, BBG kafasında herkes haremin hakiki çekişmelerini izliyor. Eskidenmiş Harem'in eğitim kurumu olması, saraya hizmetli yetiştirmesi milletin dizi ihtiyacını ihdasından sonra da karşılıyor...

Ama ekonomi berbat. Ben zaten bir müddet sonra bu haltı niye yediklerini anladım. Ekonomik kriz yüzünden tepkiler artmış, vergi üstüne vergi koymak zorunda kalıyorum. Gerçi garip bir durum, bütün gün sarayda yiyip içiyoruz, deve yüküyle vergi alıyoruz kimsenin gıkı çıkmıyor. Muhalif ses seda yok, garibime geliyor bu durum. Anadolu'da bir fabrikada isyan mı ne çıkmış, ortalık çalkalanıyor. Bize yeni bir sansasyon lazım dedi kelli felli artık silah zoruyla ikna mı ettiler bilmiyorum, cariyelerin biriyle halvet olduğum söylentisi çıktı. Bir süre bu dedikodu ortamı idare etti sonra iş döndü dolaştı "Kahrolsun Padişah" nutuklarına dönüşmeye başladı. İş bana patlayacaktı. Kelli felliye diyorum gidişat kötü bırakayım tahtı gösteri devam etmeli diyor. 

Bu işi bana yıkacaklar galiba diyordum ki yıkıldı da... Bir baktım sarayda kimse yok. Sarayın dış kapısı hınca hınç dolu. Yeniçerisi, cebecisi, bostancısı hatta harem halkı komple kapıda. Ülke çapında ayaklanma çıkmış. Kelli felli aldı beni helikopterle orada şehir dışına çıktık. Haberleri izliyordum aylar sonra. Baldırı çıplaklar vardı dükkanları yağmalayan. Sonra doğu sınırlarından akın akın geçen Moğol atlılarını görüyordum. Kadı Burhaneddin diye bir kadım gittiği yerde isyan çıkarmış, akıncılardan başka bana bağlı birlik kalmamıştı. Kelli felli rolüne devam et diyerek bıraktı beni Trakya'da bir yere. Ulan yer bilmem iz bilmem. Bari kılık değiştireydim sünnet çocuğu gibi geziyorum ortada. 

Bir grup akıncıya rastladım, gittim yanlarına selama durdular. Dağılmışlar Trakya'da isyan çıkınca bunlarda kurmuşlar nevaleyi alem yapıyorlar. Aha dedim işte saltanatım buraya kadar beş akıncıyla dağ başında kala kaldım. Oğlum kalkın toparlanalım isyan çıktı diyorum, bir çoğunun mesleği bıraktığını söylüyorlar. Bunlar bile bırakmış aslında. Şehrin yolunu öğrenip yola çıkıyorum vakit geceyi buluyor. Amacım sınırı geçmek siyasi ilticacı olarak. Ancak kellemi böyle kurtarabilirim. 

Sınıra yaklaşıyorum bir başka akıncı grubuna denk geliyorum. Bir tanesi içip içip sarhoş olmuş "Tutmayın beni dalacağım" diyor ötekiler tutuyor garip bir mevzu dönüyor. Bana bakarlarken  garip garip ben sınır kapısını arıyorum. 

Atlılar geliyor peşimde. "Tutun! Vurun! Padişah orada!" Nasıl buldular? Nereye kaçarım? Koşmaya başlıyorum deli gibi. 

Sonra...

Yerimden kalkıyorum. Camı kapatıyorum. Sırtım açıkta kalmış. Tuhaf bir düş... Arşive gitmekten vazgeçiyorum. Uyanır uyanmaz ilk işim KPSS'ye başvurmak oluyor...

SON

27 Eylül 2012 - İstanbul 


Son Not: Sonu "aslında rüya" olarak biten hikayeler klişenin önde gidenidir. Bir şeyin sonunu "her şey rüyaymış" diye bağlamak acizliğe oynamaktır. Okuyucuya haksızlıktır. Basittir, ucuzdur, yapmacıktır. Hepinizden özür diliyorum. Bu hakkımı bu hikayem için tek seferlik kullandım varsayın... Tehlikeli yönlere kayabilecek bir hikaye için bu gerekliydi.

Son Gulyabani

20 Eylül 2012 Perşembe

Perili Hamam




          Babamın amcasının vefatının ardından tüm aile bizim evde toplanmıştı. Dedemle aralarında çok önceden vuku bulan bir anlaşmazlık sonucunda akrabalarımız ve biz Trakya kırsalının dört bir yanına dağılmış, kimimiz köylere, kimimiz gelin aldığı kasabalara yerleşmiş, bir kaçımız şehirlere göç etmişti. Ailenin büyük bir kısmı mal kavgasından ötürü birbirine küskün, her biri kocalarının kumarda, karıda yediği paraların akıbetini paragöz akrabalarına bağlayan, her toplanmada kavganın gürültünün eksik olmadığı bir aileydik.
Babasından kalan malları kardeşinin iç ettiğini söyleyen dedem sağken, büyük amcamla haliyle kimsenin görüşmesine izin vermezdi ama en fazla mal mülk de onda olduğu için mirasçısı olabilmek adına gizliden gizliye büyük amcama ziyaretlerimizi sürdürürdük. Dedem vefat edince büyük amcama yapılan ziyaretlerin, toplu yemeklerin sayısı da haliyle artmıştı. Her birimiz üzerime düşecek mal payından, gelecek paralardan bahsediyor, babamlar onlara kalan arazilerin üzerine dikilecek sitelerden gelecek paraların hayalini kuruyordu. Akrabalarımız evimiz şehirde diye, noterlikte miras mektubunun açılması için bizim evimize gelmişti, mal taksimatından sonra dağılacaktık.
Babamlar eve geldiğinde babam hariç hiç kimsenin yüzü gülmüyordu. Anlaşılan büyük amcam da o çok konuşulan servetini, ya içkide ya kumarda ya karıda kızda yemişti. Amcamlardan birine eski model bir traktör düşmüştü, onu bırakmış büyük amcam. Öteki amcama ise oldukça ufak bir arazi kalmıştı ki ta sınırın bir ucunda atsan atılmaz, satsan satılmazdı. Babama bıraktığı şey ise belki de elinde kalan yegane servetiydi büyük amcamın. Bulgar sınırı yakınlarında bir kasabanın tarihi hamamıydı. Varlığını daha önce hiç duymamıştım ama herhalde eski bir hamam olduğundan satamamış elinde kalmıştı.
Akrabalar boynu bükük evimizden ayrılırken baban ayağının tozuyla satış işlemlerini başlatmıştı. Tarihi olduğu için bazı sorunlar çıkabileceğini söylüyordu hiç yoktan amcamların haset edip satış işine engel olup malı mülkü yok paraya kaptırırız diyerek elini çabuk tutmuştu. İşlemler halledilene dek bir sorun çıkmaması için ne olur ne olmaz benim birkaç günlüğüne hamama gitmem gerekiyordu. Amcamın da elinde son kalan yer olduğu için buranın bir odasında yatıp kalktığı hamama birkaç günlüğüne göz kulak olacaktım.
Yanıma belli bir miktar para veren babamlar, birkaç parça eşyamı da aldıktan sonra beni köy minibüslerinin kalktığı durağa yolladılar. Ufak, sarı minibüslerden birine binerek sallantılı bir yolculuğun ardından şehre oldukça uzak bir kasabaya geldikten sonra, buraya ait bir büfe, telefon kulübesi ve çardaktan oluşma minibüs durağından eski bir minibüse binerek asıl gideceğim kasabanın yolunu tuttum. Minibüse benden başka binen biri yoktu ki yaşlı bir amcanın yanımdaki tek kişilik koltuğa oturduğunu gördüm. Bana bakıp herhangi bir tanıdıklık emaresi göremeyince selam verdikten sonra kimlerden olduğumu sordu. Büyük amcamın adını verince onu tanıdığını, geçen gün kasabada toprağa verdiklerini söyledikten sonra onunla ilgili anılarını anlatmaya başladı. Amca eski defterleri kurcalarken minibüs çoktan hareket etmişti.
Büyük amcam hovarda, kalender bir adammış. Bugün kazandığını ertesi gün harcar, kumardan kazandığını kadınlarla âlemde yer, bazen kavga dövüş kumar borcu tahsil edermiş. Pek çok malını mülkünü bu yolda sattıktan sonra elinde avucunda çok az şey kalmış sonunda da vefat etmişti. Ona büyük amcamdan kalma malların çetelesini döktükten sonra sahip olduğu hamamın durup durmadığını sordum. Yüzünde belli belirsiz bir endişe hali gördükten sonra bana hamamın sağlam olduğunu hatta büyük amcamın son birkaç yıldır evini de sattıktan sonra o hamamda kaldığını söyledi. Cabbar Ağa Hamamı diyorlarmış. Hamamı elinden çıkarabilseymiş kendisine ev alabilecekmiş ama bir türlü satamamış, diğer çürük çarık döküntüler gibi bu hamam da elinde kalmış.
Hamamı niye satamadığını sorunca ilkin yanıtlamadı sonra biraz üsteleyince anlatmaya başladı. Büyük amcamın bu köyle bir alakası yokmuş önceleri. Hamamın sahibi Çolak Rıza diye biriymiş ki kumarda büyük amcama borçlanınca burayı devretmiş. Ondan öncede hamam şehirde oturan Cabbar Ağa’nın akrabalarından mı soyundan mı birine aitmiş. Büyük amcam da bir süre burayı uzaktan işletmeye çalışmış ama adam bulamamış, elinde öylece kalmış. En son birkaç yıl önce mallarını elinden çıkarıp arada sırada yolu düştüğü bu kasabaya tamamen yerleşmiş. Burayı da satmak niyetindeymiş ama kimseye satamamış.
Amca sürekli lafı döndürüp dolaştırıyor sanki bir şeyleri saklamaya çalışıyordu. En son yine üsteleyince anlatmaya başladı. Dediğine göre hamam periliydi! Hakkında da kulaktan kulağa anlatılan bir hikâyesi vardı. Bir hayli eski dönemde o kasaba başta olmak üzere civar köylerin sahibi Cabbar Ağa’nın oğlu bir peri kızına tutulmuş, derdinden deliye dönmüş. Cabbar Ağa hekimlere hocalara paralar dökmüşse de kimse çare bulamamış. En son köylerden birinde bir cadı karı bulmuş, oğlunu kurtarmasını istemiş. Cadı karı okumuş üflemiş perinin basmasından kurtarmış oğlanı ama bu seferde istediği parayı alamayınca Cabbar Ağa’nın başına musallat etmiş ecinnileri. Cabbar Ağa eteklerine düşünce cadı karının bu kez bir hamam yaptırıp kendisine vermesini istemiş. Cabbar Ağa bu hamamı yaptırmış, ama bani olarak cadı karı yerine kendisi sahiplenince cadı hamama tılsım koymuş. Hamamın ecinni taifesinden geleni gideni eksik olmazmış ki pek insan gitmediğinden yıllardan beridir kapalıymış.
Kasabaya vardığımızda hemen girişe yakın bir sokak başında hikayelere, rivayetlere konu olan hamamın önünde minibüsten indim. Eski tip hamamlardan hiçbir farkı olmayan, fazla büyük sayılamayacak yapıya babamın verdiği anahtarlarla girdiğimde yan tarafta ahşap bir kapı dışında karşımda iki ahşap kapı bulunmaktaydı. Yan taraftaki ahşap kapının üst tarafındaki sigortaları açtıktan sonra o kapıyı açtığımda burasının muhtemelen hamamın girişindeki görevlinin kaldığı oda olduğunu gördüm. İçerideki gazete parçalarına, şişelere ve yatağa bakılırsa en son büyük amcamın burada kaldığını, burada vefat ettiğini anlamıştım. Diğer kapılara baktım. Bir tanesi hamam kısmına açılıyordu giyinme odalarının ardından geçildiğinden, etrafta mermer kurnalar vardı. Mermerden bir havuz vardı kurnaların ortasında. Her nasılsa içinin suyu doluydu. Tepedeki deliklerden gün ışığı içeriye süzülüyordu. Öteki kapı ise aşağıya inen karanlık merdivenlerdi, oranın da ışıklarını açtıktan sonra indiğimde burasının hamamın külhanı olduğunu gördüm. Bir zamanlar odunlar burada yakılmaktaydı, hamamın altıydı. Bu sessiz haliyle ve arada bir duvarlardan gelen şıpırtı sesleriyle tüyler ürpertici bir hali vardı gün ışığı altında bile.
Kasabaya çıkıp kalacağım zamana kadar peynir, ekmek, domatesten oluşma nevalemi aldıktan sonra bir ufak rakıyı da alıverdim. O korkulu yerde tek başıma kalacaksam hiç yoktan telefondan şarkı açardım, rakıyla kafamı tütsülerdim. Alışverişimi tamamlayıp hamama bıraktıktan sonra ne olur ne olmaz bir durum olur, insanları tanıyayım diye kasabanın kahvesine girdim. Hoş beşten sonra bana dönen meraklı gözler hamamda kalacağımı öğrenince bu sefer üzerimden hiç eksik olmadı. Hamamın satış işlemlerden bahsettiğimde her biri bana hamamı satmanın kolay olmayacağını, perili bir hamama kimsenin kolay kolay para vermeyeceğini söylediler. Korkumu bastırmak için cesaretim varmış gibi insanların boş inançlı olduklarından, hamamda tesadüfen birkaç göz yanılması yaşadıkları için cinli sandıklarını söyledim. Karşılığında sürüsüne bereket anlatı üzerime yağdı. Orada görülen ufak boylu, ters ayaklı, sakallı varlıklardan bahseden, geceleri hamamdan gelen sesleri duyduğunu söyleyen bir nice insan… Hatta bir kısmı hamamda kalmamın tehlikeli olacağını söyleyerek kendi evlerinde kalabileceğimi söylemişlerdi ama tuhaf bir cesaret duygusuyla onları reddetmiştim. Sanki onlara karşı bir şey kanıtlamak istermişçesine daha fazla yanlarında kalıp sinirlerimi bozacağıma gider içerim diye hamama geri döndüm. Bakkaldan birkaç şişe daha bira aldım, en kötü ihtimal korku bastırırsa kendimi sarhoş eder, sabahına ayılıp eve bir şekilde geri dönerdim.
Hamama vardığımda annem aradı. Babamın evrak işlemlerini hallettiğini, hatta bir alıcı bile bulduğunu benim hamamda kalmama gerek olmadığını söyledi. Tekrar dışarı çıkıp minibüs aradım bir ihtimal geri dönerim diye ama kasabada minibüsün olmadığını, sabaha dek gelemeyeceğini öğrendim. En sonunda biraz tek başıma kalır kafayı çeker sonra sabah dönerim diye hamamda kalmaya karar verdim. Üstüme yol yorgunluğu çöktüğünden, üstünde büyük amcamın vefat ettiği gerçeğini aklımdan uzaklaştırdığım yatağın üzerinde uyuya kaldım.
Uyandığımda etrafım zifiri karanlıktı. Kaynağı belirsiz bir korkuyla kalkıp ışıkları açıp kapatmayı denediysem de sigortanın arızalandığını düşünerek cep telefonunun ışığında dışarıya çıkıp gece karanlığında bakkala giderek dükkan kapanmadan birkaç tane mum aldım. Bir tanesini girişe yaktıktan sonra kalanlarını yedek niyetine bırakıp üç tane mumu odanın farklı kısımlarına yerleştirdim, kapıyı kapattım. Karnım acıkana kadar eski gazetelere bakarak oyalandıktan sonra saate baktım. Bir hayli geç olmuştu ki yatsı ezanının okunduğunu işittim. İçimdeki korku biraz daha şiddetlenmişti. Sabah ezanına dek cinlerin ortalıkta gezineceği düşüncesi tüylerimi diken diken ediyordu. Bir kez daha anlamıştım ki tarif edilemeyen şeylere duyulan korku, bilinen ve tanıdık şeylere duyulan korkudan daha beterdi.
Bir müddet daha gazetelerle oyalandıktan sonra nevalemi hazırlayıp, rakıyı açıp ufaktan demlenmeye başladım. Telefonumun radyosunu açtığımda bir Bulgar radyosu haricinde hiçbir yeri çekmediğini görünce telefondaki şarkıları açarak kendimi alkole bıraktım. Müzik ve alkol beni biraz teskin etmişti sanki. Ne oldu ne bitti birden bire hamam tarafından duyduğum bazı sesler beni kendime getirdi. Müziği kapatarak sessizliğe kulak kabarttım. Sesler yine gelmeye başladı. Sanki insanlar yürüyormuş gibi adım sesleri geliyordu giriş kısmından. İçimi kemiren korkuyu bastırarak bir mum yakarak kapıyı açıp dışarı baktım. Kimseler yoktu, sesler kesilmişti. Kapıyı örterek yeniden yatağa oturup bu kez müziğin sesini açmayarak sadece bekledim, belki alkol zihnimi bulandırmıştı. Tam sessizliğe alıştığım sırada bu sefer bir su sesi gelmeye başladı. Bozuk bir musluğun neden olduğuna kendimi inandırmaya çalışarak ve zihnimi tuhaf hayallerden kurtarmak için yeniden elime bir mum alarak odadan dışarı çıktım. Hamam kısmından geldiği için oraya yöneldim. Kapıya elim dokunur dokunmaz sus sesinin kesildiğini ve içeriden takunya seslerinin geldiğini işittim. O korkuyla bağıra bağıra odaya geri döndüm. Kapıyı örterek önüne bir sandalye koydum sanki seslerden korunabilirmiş gibi.
Kendimi toparlayıp akıl sağlığımı korumalıydım. Zihnimi tuhaf psikolojik etkilere kaptırmamak için cesaretimi toplayıp elimde mum odadan çıktım. Tüm korkunçluğuna rağmen giyinme odalarını geçerek hamama girdiğimde kimsenin olmadığını gördüm. Tam geri dönüp giyinme odalarından çıkacaktım ki beyaz bir şeyin sanki bir giyinme odasına girdiğini hayal meyal görünce aklımı kaybeder gibi oldum. Hiç telaşa kapılmadan odalara bakmadan kendi odama giderek yeniden kapıyı kapattım. Sanki an be an deliriyordum. En iyisi sabaha kadar sızıp kalmamdı ama korkudan elim rakı bardağına uzanamıyordu bile. O korkuyla belki de büyük amcamın korkulu sesler eşliğinde can verdiği yatağının üzerinde olduğum yerde büzülüp kaldım. Yine sesler geliyordu ama artık aldırmıyordum. Sular açılıp kapanıyordu, takunya sesleri duvarlarda çınlıyordu, alışmış gibiydim. Ta ki sessizliğin ortasında odamın kapısı vurulana kadar.
Dünyadaki deliliğinin yegane sebebinin korku olduğundan şüpheniz olmasın. O an yaşadığım dehşet, kapımın ardında cisim bulabilecek bir heyulanın hayali yatağın içinde beni olduğum yere mıhlamıştı. Yine de kendimi deliliğin kollarına bırakamazdım. Kalkıp kapımı bir hışımla açtım. Kimsecikler yoktu. Kapıyı örtüp yatağa oturdum. Nereden geldiği bilinmez esintilerle oynaşan mum alevlerini seyrettim bir süre. Hamam sessizdi. Bir anda odamın kapı kolunun aşağı inerek kapının kendiliğinden açıldığını gördüğümde ise duyduğum tek şey kendi çığlık sesimdi. Korkudan mı bilinmez uyuşmuş ayaklarımın üzerinde güç bela durmaya çalışarak dışarıya çıktım. Etrafıma korkuyla bakındıktan sonra tam odama dönecektim ki aşağıdan gelen bazı insan sesleri mi hayvan seslerimi olduğu bilinmez sesler işittim. Sanki hamamın külhanından yukarıya doğru taş merdivenlerde birileri koşup duruyordu.
Odama dönerek kapıyı örtüp arkasına sandalye dayayarak yatağa çöktüm, olduğum yerde hatırlayabildiğim duaları okumaya başladım. Odamın kapısının yumruklanıp kapı kolunun hareket ettiğini gördüğümde kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Kulaklarımı kapatıp bağıra bağıra dua okurken yatakta olduğum yere çöktüm kaldım. Ne oldu ne bitti sesler kesildi. Kendimi toparladığımda telefonumu aldım. Yaşadığım o korkudan sonra odadan dışarıya çıkamazdım. Telefondan ailemin gelip beni almalarını da isteyemezdin nasıl açıklayabilirdim ki yaşadıklarımı? Onun yerine internete bağlanarak sabah ezanının okunacağı saate baktım. Bu yöreye en yakın yerin saatini öğrendikten sonra kulaklarımı kapatıp yatağa uzanarak sabah kadar dua ede ede bekleyecektim. Yine sesler geliyordu. Bu kez hamamın ve öteki odaların kapıları sanki sinirli biri tarafından şiddetle açılıp kapanıyordu. Aşağıdan külhan tarafından bağırtılar geliyor, bazı eşyalar duvarlara fırlatılıyormuş gibi gürültüler geliyordu.
Ne oldu ne bitti bir ara tüm bu sesler kesildi. Bambaşka bir ses duymaya başladım. Ömrüm boyumca duyamayacağım güzellikte seslerdi duyduklarım. Sanki içeriye kızlar girmişte onlar gülüşüyorlarmış gibi neşeli sesler hamamı dolduruyordu. Kalktım yerimden korka korka kapıyı açtım. Kimse yoktu. Giriş kapısının üstündeki camlara baktığımda havanın alacakaranlık olduğunu, sabah ezanı vaktine yakın olduğumu anladım. Yine de dışarı çıkmak yerine hamamdan gelen sesler dikkatimi çektiğinden korka korka oraya yöneldim. Sanki gece boyu çarpıp çarpıp kapanan kapılar bunlar değilmiş gibi yanlarından geçip hamamın yarı açık kapısına vardım. Kapıyı açar açma gördüğüm şeye anlam verememiştim. Havuzun kurnasının başında suyun içinde birbiriyle gülüşen üç kız vardı. Huzur verici sesleri ve eşsiz güzellikleriyle eşi bulunmaz bir manzaraydı. Ama bir tuhaflık gözüme çarptı o an. Kızların siyah saçları o kadar uzundu ki neredeyse havuzun tamamını kaplıyordu. Kolları gözüme çarpmıyor, sanki kanatları varmış gibi görünüyorlardı. Peri kızı olduklarını hükmedip dua okuduğum sırada birisi beni gördü sonra ötekiler de bana bakmaya başladı. Kızgın gözlerle bana bakarak suyun dibine dalıp sanki devasa saçlarının arasında kayboldular.
O anda sabah ezanı okunmaya başlayınca gözümü havuzdan ayırarak odama döndüm. Eşyalarımı toparlayarak kapısını kilitlemeye gerek duymadan hamamdan çıktım. Durağa gidip minibüsü beklerken namaza giden kasabalıların garip bakışlarına şahit oldum. Kızların kızgın bakışları hala aklımdaydı ki gidip cemaatin arka saflarında namaza durduğumda aklımdan silmeye çalışıyordum. Cemaatten kimse bana namazdan sonra ne olduğunu gelip sormadı, bakışlarında gördüğüme göre zaten biliyorlardı. Minibüs gelir gelmez bindim, hareket ettiğinde perili hamamın önünden geçerken gözlerimi yumdum. Eve geldiğimde ben de bir gariplik olduğunu anlamışlardı ama çok üstüme varmadılar, sokağa çıkmadım doğruca odama gidip huzurlu bir uyku çektim.
Uyandığımda yüzümde bir sürü saç olduğunu gördüm. Gözlerimi açtığımda ise yatağımın boydan boya saçlarla kaplı olduğunu, bunların göğsümde oturmakta olan peri kızının uzun saçlarına ait olduğunu gördüm. Son gördüğüm şey ince parmaklı elleriyle ben çığlık atamadan boğazıma sarılıp nefesimi kesmesi ve gözlerindeki kızıl öfkeydi.

SON

14 Ağustos 2012 – İstanbul

Not: Bu hikâyenin ilham kaynağı, Özkul Çobanoğlu’nun “Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları” (Akçağ Yayınları-Ankara 2003) isimli kitabının 86.sayfasındaki bir anlatıdır.