3 Mart 2012 Cumartesi

Antihümanist Manifesto ve Hümanizmin Gerçek Yüzü

Arada lise filmlerinde popülerler yerine piramitin altındakiler, akran baskısına maruz kalanlar gösteriliyor. Bunlar ya bir dönem bizim gibi "farklı" olan yönetmenlerin o dönemi anlatması ya da o dönemlerde kitleye uyarak farklıları ezen popüler kökenlilerin günah çıkarması.
Ne olursa olsun hiç birimizin reddedemeyeceği bir realite var ortada...
Lise koridorlarında bir hortlak dolaşıyor. Antihümanizm hortlağı. Bütün ergen psikolojisini sahiplenen popüler sürüleri, "akran baskısı" adı altında,  bu Antihümanizm'e karşı kutsal bir sürgün avında el ele vermişlerdir. (Evet gönderme he he...)
Kavramlar karışmış değildir demek istediğimi anladınız. Bugün insan dediklerimiz kendinden farklı olanı ezen bir canavara evrilmiştir. Şu halde antihümanizm bizim kurtuluşumuzun tek yoludur. İçimizdeki insana ve sürü psikolojisine dur diyen ve her türlü tehlikeye rağmen farklı kalabilenler, bir gün antihümanizmi keşfediecekler ve içimizdeki canavar olan insana bir dur diyerek zamanımızın "asıl gulyabanisini" geçmişin karanlıklarına gömecekler.
Kendilerine insan diyen "koridor popülerlerinin", etrafını çevirip hayatını cehenneme çevirmekte oldukları "farklılardan" kafalarını çevirerek buraya baktıklarını ve akran baskısına ara verdiklerini görmekteyim. Madem durdunuz o halde dinleyin ve artık kendinizin ne olduğunu görün!
Siz koridor popülerleri! Size, sizi anlatıyorum! Her şeye rağmen antihümanizmin samimiyetiyle! Sebep oldunuğunuz kötülüğü ifşa ediyorum! Kendi canavarlığınız yetmiyormuş gibi başka canavarların da ortaya çıkışına neden olan sizler! Kendi değerlerimizi anlatmak yerine sizin değersizliğinizden bahsetmem herşeyi daha açık bir şekilde gösterecektir!
Aslında sizin o sessiz sakin çocuklara saldırmanız gayet doğal. Tabiat kanunları gereği güçlü zayıfı ezer kanunu bir yana ergen psikolojisi, toplumun sosyo-kültürel yapısı, tarihsel nedenler ve günümüz genç kızlarının karşı taraf üzerinde karşılıksız tahakküm kurma isteklerinden ötürü ve sırf kendilerine değer verildiğini anlamak için erkeklerin kendisi için kavga etmesi gerektiğine inanmasından doğan sebepler de var. Ama şunu da unutmayın ki siz bu yaptığınızla bir canavar yarattınız!

O okul katliamlarının, cinnetlerin, zincirleme cinayetlerin sorumluları, hazırlayıcıları sizsiniz!
Size göre ya da çoğu kişiye göre bu olay basit bir ergenlik meselesi olabilir. Ama altında yatan şeyler incelendiğinde kazın ayağının öyle olmadığını göreceksiniz. Meseleyi açmak ve anlamanız açısından tarihsel örneklerle desteklemek  gerek.

Dinleyin! Sizlerin o çocuğu dövmenizdeki temel sebep ergenlik psikolojisi. Ergenlik çağında insanlar kendilerini dünyanın merkezine koyarlar. Bu nedenle yaptıkları şeylerin haklılığına ve doğruluğuna inanırlar. Bu tip düşünceye sahip gençlerin, anne ve babalarının onlara hala çocuk muamelesi yapması ve büyüdüklerini asla kabullenmemesi ki bu bizim toplumuzda sık görülür, çocuğun ciddiye alınmamasına sebep olur. Adam yerine koyulmayan çocuk, kendisini adam yerine koyacak arkadaş gruplarına yönelir. İşte dananın kuyruğunun koptuğu yerde burası.
Bu yaşlarda yetişkin ve güçlü olduklarını ispatlamak isteyen bu ergenlik kitleleri, kas gücüne dayalı sözlü ve fiziksel şiddete meylederek tıpkı arenalarda birbirlerini gaza getirerek şiddeti tırmandıran Romalılar gibi birbirlerini daha da kışkırtarak bu kitleden okulda ve sokakta faaliyet gösterecek olan çeteleri oluştururlar. Baskıyı ve şiddeti olumlayan, farklı olanı ezen ucube bir zihniyete sahiptirler.

Öteki uçtaysa bu grubun mağduru bireyseller, toplumdan farklı düşünenler, yani sizin deyiminizle sessiz sakinler toplanır ki bunlar hem dışlandıklarından, hem ergenliği yaşayamadıklarından toplumsal açıdan ileride zararı görülecek patlamaya hazır bir el bombası haline gelir! Bir cinnetin ardından gelen zincirleme cinayet vakaları barındırırlar!

Bu iki gruptan çıkanlar insanlık için potansiyel tehdittir! Siz o çocuğu dövdünüz, çünkü ailenizin sizi adam yerine koymayışının acısını o çocuktan çıkardınız. Ama ister istemez bir canavar yarattınız. Sizi ilerde yok edebilecek bir canavar. Dahası ileride sizinle birleşerek dünyayı ateşe boğacak bir canavar!
Diyorsunuz ki bugün nefret etiklerimizle nasıl birleşiriz? Nasıl birlikte ezmeye başlarız?
Sizin gruba Maddi Grup diyelim. Yani akran baskısı etrafında birleşen koridor popülerleri.  Öteki uçtaki gruba ise Manevi grup yani her şeye rağmen farklı kalabilip düşünme yetisini her zaman kullananlar. Bu iki grup başlangıçta birbirinden uzaklaşırlar. Birbirlerini iterler. Çünkü ikisi de aslında aynı kutuptur. İkisinde de farklıda olsa nefret söz konusudur. Birinde ergenliği yaşamanın nefreti vardır, ötekinde ise kızlarla gezip tozamamanın, kitlenin kendisini silikleştirmesinden ötürü ergenliği yaşayamamanın nefreti vardır. Maddi kitle adı üzerinde maddedir. Dış etki söz konusu olmadıkça değişmez. Genelde aynı kalır. Manevi kitle değişkendir. Nefreti sayesinde değişerek yükselir. Nefret temel öğedir halen. Öteki grupta da nefret temel öğedir zira hayat liseden göründüğü gibi değildir. Hayattan bir beklentisi kalmayan, içindeki nefret büyüyen bu maddi kitle, bu hırs yaparak güçlenen manevi kitlenin emrine girmeye hazırdır artık. Çünkü iki kitlede de artık sabır taşmıştır.  Yıkıma hazır hale gelmişlerdir.
Böylece dünün ezikleri maddi kitleyle birleşerek Canavar’ı oluşturular! Naziler'i bilir misiniz?

Nazilerin ortaya çıktığı Alman paramiliter yapılanması Freikorps, sanayi toplumu olan Almanların içinden çıkan ve Birinci Dünya Savaşının kötücül etkileriyle yenilgi utancını taşımakla beraber psikolojik sorunları olan bireylerden oluşuyordu. Seri katiller ve sadistler ki sonradan SS yapılanmasına katılacaklardır, aileleri tarafından baskı ve otoriteyle bunaltılan ve kendi otoritelerini, kanunlarını kabul ettirebilecekleri yegane yer olan lisede zayıfları çelimsizleri ezen bu insanlar, Freikorps’ta bir araya gelirken çelimsiz ve zayıf ırkları yok edip güçlülerin egemen olduğu bir dünya kurmak amacını güden Nazi hareketine katıldılar.

Ama onları yönten de bir çelimsiz ve zayıftı. Lisede ezilen ve belki de sevdiği platonik aşkını maddi kitleden zengin bir gence ki sonradan bu genç Alman sanayisinin dişlilerinden biri olup Hitleri destekleyecekti- kaptıran Adolf Hitler.
Diyebilirsiniz ki Adolf zayıf ve çelimsizdi, neden güçlülerden yana bir dünya kurmayı hedefledi?Adolf bir çelimsiz olarak hep uzaktan seyrettiği o güçlülerin özendirici hayatına özendi ve onu elde tutabilmek adına güçlülere yaltaklandı.

Nazizm zayıfların, güçlülere has güzelliklere duyduğu özlemin, “güçlülerin dünyası” ütopyası yada disütopyası adı altında güçlülere yaltaklanmasıdır. Hitler hastaları yok etti, zira kendi de çelimsizdi. Hitler, Yahudileri yok etti zira kendisine göre fakirliğin nedeni onlardı, hatta lisede yaşadığı tatsız bir anı vardı kim bilir?

Hitler kendi ırkını ölüme gönderdi zira ölüme gönderdikleri genç, güçlü ve başarılı insanlardı. Lisede kendine yapılanların acısını ziyadesiyle çıkardı. Sonra yenilince zayıflığının hala sürdüğünü görerek kendini de yok etti. Zira Hitler aslında kendinden nefret etmişti. Hiçbir şeyi başaramadığı için başarılılara ve güçlülere duyduğu nefret aslında kendineydi, zira kendisi bir  çelimsizdi. Hitler milyonlarca Yahudiyi ve engelliyi fırınlarda ve gaz odalarında yakarken aslında kendi zayıflığını yok etmeye çalışmıştı!
Bunda toplumsal etkileri unutuyor değilim. Kendi geleneklerini unutup, onları çarpıtarak modernizm adı verilen ucubeyi sahiplenerek kendi değerlerini yozlaştıran toplum, sizin ortaya çıkışınızda bir başka etkendir.
Bizim toplumumuz savaşçı geleneklerden gelme bir toplum. Zira geçmişe de bakarsak günümüze de bakarsak silahlı gücün her zaman ülkenin hatta 16 devletin kurucu erki olduğunu görürüz. Bizler Orta Asya, İran, Kafkasya, Güney Rusya, Anadolu, Mezopotamya gibi her türlü işgale açık, ancak güçlülerin hakim olabildiği coğrafyalarda yaşadığımız için toplumun güvenlik ve yağma amaçlı  “savaşçı ihtiyacı”ndan dolayı savaşçı toplum olduk. Eski adetlerimize bakarsanız bunun etkisi görülür. Yiğitlik göstermeyene ad koymamak, kan dökmeyeni beyler meclisine oturtmamak gibi.

Bu yüzden toplum güçlülere ihtiyaç duyarken toplumun inkirazına, çöküşüne yol açacak zayıf ve çelimsizlere tahammül edemiyordu. Ama insancıl yönleri de yok değildi. Savaşçılardan kan akıtmaktan başka beklenen şeyler düşmanına saygı duymak, yardıma muhtaçlara yardım etmek vesair şeylerdi. Şimdi de bu değişti. Artık hem savaşçılara hem tüccarlara ihtiyaç duyuyoruz 80’den beri. Ama eskinin şövalyeleri yahut alpleri gibi değil. Yeni sistemin yetiştirdiği katiller ve psikopatlar gibi koşulsuz yok etme makinaları gibi!
Amacımız hala aynı. Güçlü toplum. Tıpkı her toplum gibi halk arasında güçlü kuvvetli kimselere değer verilirken çelimsizlere cin çarpmış lanetlenmiş gözüyle bakılır. Karın kası yerine beyinini çalıştıran çocuğa deli gözüyle bakılır. Zira her çocuk gibi koşup oynamak ve kızlarla doktorculuk oynamak dururken, eve kapanıp kendini geliştiren çocuk normal değildir. Toplum onu korkutur, dalga geçer, aşağılar ve düzeltemezse dışlar. Sonunda ezilmenin etkisiyle o çocuk başarı kazandıkça hırslanır, küçük dağları ben yarattım psiklojisine girer şayet kankası, arkadaşı varsa ona bile rakibi gözüyle bakar ÖSS sınavı sebebiyle.

İşte insanlıktan çıkmış bu ruhî ucubeye toplum kucak açar. Sadece kazanmaya endekselendiğimiz ve sürekli zaferlerle övündüğümüzden dolayı kayıplarımızı ve sebeblerini de inceleyemeyip tekrar sendeleriz ya bu ayrı bir konu. Çelimsizi, zayıfı yani çıkarcı olmayan ve mutlaka kazanmayı amaçlamayan normal olmadığından, düzeltilmesi gereken bir anormal olduğundan psikoloğa götürlür.
Analiz etmeyen, düşünmeyen koyun kitleleri amaçlayan iktidarlar için psikologlar, o sistemin kaleleridir! Zira onların çelimsizi normalleştirmesi demek, koyunlaştırması demektir. Okulunuzdaki rehberlik hocasına o dövdüğünüz çocuğa neler tavsiye ettiğini sorun.

Size “kızlarla arkadaşlık kur” önerisinden bahsedecektir. Sistem kitle üzerinde hakimiyet kurabilmek için kadınları kullanır. Naziler de yapmıştı bunu. Şimdi hala uyugulanmakta. Marjinal ve herkesten farklı birey, “kızlara rezil olma ve yalnızlıktan ötürü delilikle suçlanıp toplumun dışına itilme” korkusuyla, ergenliğin verdiği güdülerlede kitleden farksız hale getirilmeye çalışılır.

Dünyanın bir ucundaki futbol takımlarının oyuncularını ezbere bilen, cep telefonu marka ve teknolojisini adım adım takip eden, arabalardan “tanrıların arabaları” gibi bahseden, karşı cinsten yani üremekten başka şeye kafayı takmayan, kendince çıkarları için hayvan gibi vuruşan, güçsüzü ezen genç, toplum, sistem ve yönetimden oluşma triumvira için ideal insan tipidir.Neden sokakta öpüşenleri ayırırlar da kavga edenlere karışmazlar sanıyorsunuz?
Eğitimde bu yoldadır. Siz neden öğrenciler düşünmeye dayalı sözel bölüm yerine formüllere, hatasız Tanrı’nın sözlerinden daha keskin addedilen sayısal bölüme yönlendirilir sanıyorsunuz? Sistem sorgulanmak değil itaat isterde ondan! Toplum, sistem, yönetim, kültür bunu gerektiriyor. Ama bu oluşum geleceğin canavarlarına da ortam hazırlıyor. Topluma düşman olan birey o toplumdan ve insanlardan nefret eder hale gelerek saldırı anını bekleyen bir canavar gibi bekliyor ve punduna getirince katliama başlıyor. Hitler’de böyleydi. Çelimsiz Adolf Almanya’da iktidara gelir gelmez demokrasiyi rafa kaldırdı. Zira o halkın ne olduğunu gördüğü için halkın yönetimi adı verilen demokrasiyi hiçe saydı. Çünkü toplum ona hiçbir şey ifade etmiyordu.
İşte siz ve geldiğiniz kokuşmuş yapı bu! Artık şu bilinmelidir ki hümanizm işlevini yitirmiştir ve derhal tasfiyesi gereklidir. Antihümanizmin ışığı altında, öncelikle biz farklı olanların ve kendini keşfetmişlerin bu kokuşmuş ucubeyi derhal geçmişe göndermesi elzemdir. Mücadelenin zamanı gecikmiş olabilir, erken olabilir ama şu kesin bir gerçek ki varoluşumuz için akran baskısının getirdiği dürtüleri reddetmeliyiz!
Sizler! Kokuşmuş mediyokrasinin neferleri! Vasatlar! Yok edemeyeceksiniz bizi!

Göreceksiniz! Bir gün marjinaller hepinizi kendi yazdığınız tarihe gömecek! Ezdiğiniz her çocuğun, kendi karanlık şatosu olan odasına her geri dönüp ulaşamadığı platonik aşklar için döktükleri gözyaşları mezarlarınızı kazan kazmalar olacak! Kendi kendinizi yok edeceksiniz!
Antihümanizm hepinizi uykularınızda boğan karabasanlar gibi üzerinize çöktüğünde hümanizm denen çürümüş yapının temsil ettiği her şeyle beraber karanlığı boylayacaksınız!


                                                                                                                      M.B.Y

                                                                                   İlk Taslak: 2007 - Yazılış: 7 Ocak 2010 – Edirne 

2 Mart 2012 Cuma

Kaf Dağı İhtilal Örgütü

(İlk Yayınlanışı: Kaf Dağı İhtilal Örgütü, Kayıp Rıhtım, Ocak – 2012, Demir Yumruk,

(Şubat 2011’de (Bulut) Kayıp Rıhtım’da yazdığım “Son İfrit’ten Kız Kaçırma” adlı hikayenin devamıdır. http://oyku.kayiprihtim.org/son-ifritten-kiz-kacirma-wyern/ Yukarıdaki hikayeye yapılan yorumlardan biri; ‘‘Sonu için diyebileceğim şey; Cin For Vendetta… TılsımlıPeri;.)

            Gecenin kör vaktinde, hikayelerde ve efsanelerdeki gibi ters ayaklı bir varlıkla, Edirne  Saraçlarda bir börekçide karşılıklı oturup börek yiyip ayran içtiğimizi söylesem bana sövüp sayıp “Hadi lan kırık” dersiniz. Ama herşeyin başlangıcında ben “üç harflilere” karışmış bir eskiden insan olan’la oturmuş börek yiyordum işte o saatte. Börek kıymalı, ayran tuzlu, vakit tatsız. Tezgah altındaki votkasından demlenmekte olan börekçi öyle bir kafadaydı ki karşımdakinin ters ayaklarını gördüğü halde garipsemedi. Hatta Halil’in üstündeki tarihi filmlerden çıkma kostümvari giysilere, takılara bile şaşırmadı. Alkolden gördüğünü zannederek hiçbir şey söylemedi, demlenmesini sürdürdü.
            Kaderi fantastik mavralar yaşasa dahi o insanın başını asla bırakmaz. Yıllarca peri kızlarını görenleri, Sılat türünden cinlerin aşkına onların alemine karışanları okumuştum. Bir peri kızının ardından hiçlikle karışmak daha çok isteyebileceğim bir şeydi. Ama ben bir üç harfliyle oturmuş börek yiyordum. Onların alemine karıştığından beridir börek yemeyi özlediğini söylemişti. Tabi önce kaldığım pansiyonun koridorunda tıpkı o kız yurdunda gece görülen ters ayaklı hademe gibi bir anda belirip korkudan betimi benzimi attırmıştı. Kaf dağının ötesinde, periler ülkesinde bir ihtilal örgütü kurduğunu söylüyordu.  Peri padişahını devirmek için cinler ve periler üzerine, adetler ve hikayeler açısından belli bir bilgi birikimim olduğundan yardıma ihtiyaç duymuş beni de yanında götürmeye gelmişti. Ama önce Saraçlara inerek öğrencilik yıllarında sıklıkla yaptığı gibi gece vakti bir börekçiye inip kıymalı börek yemek yanında ayran içmek istemişti. Tuttu elimden, boyutlardan moyutlardan geçtik Saraçlara indik. Daha önce minibüslerle geldiğim Saraçlara bu yolla gelmek tuhaf gelse de en nihayetinde börekçide oturmuş kıymalı börek yiyorduk.
            Karşımda oturan sonradan ters ayaklı varlık bir yabancı değildi. Halil zaten yaşarken de doğaüstü sayılabilecek birisiydi, sadece benim onu bulaştırdığım bazı netameli olaylar sonucunda yıllar önce cinler alemine karışmıştı. Öldüğünü varsaymıştım, yahut kaybolduğunu. Ama işte yıllar sonra gecenin kör vaktinde çıkıp gelmişti. Eskisinden farklıydı. Bir kere onların alemine karıştığından fizyolojik özellikleri değişmişti. Ayakları tersti. Gözleri ve yüzü insana biraz tuhaf gelebilirdi, birine baktığı zaman bakışlarından bir acayiplik sezilebiliyordu. Boyu normalden biraz fazla uzamış, uzun süre kılıç kullanmış gibi iri yarı bir hale gelmişti. Üstünde eski tip örme zincir zırh, belinde kalın tokalı deriden kemer, sırtında kahverengi kürkten pelerin. Başında boynuzlu, kakmalı işlemeli, çeşitli ifrit tasvirleriyle süslü bir miğfer. Belinde, Bulgaristan’da komünist yönetimin el değiştirdiği dönemde bir müzeden dayısının aldığı 1500’lü yıllardan kalma gümüş savatlı yatağan ve öteki belinden sarkan altın işlemeli, tılsımlı gibi görünen eğik uçlu bir kılıç. Sırtında içinde tirkeş tirkeş oklarla dolu bir sadak ve asılı duran boynuzdan yapılma gibi duran yay. Fantastik edebiyatçıların çocuksu zihinlerinden fırlayıp gelme bir masal cengaveri gibiydi. Fantastikçilerden Mahmut’u da yanına almış “bilinmeyenler alemine” karıştırmıştı. Artık Kaf Dağı İhtilal Örgütü’nün bir üyesiydi. Zaten değişmeyen tek şey Halil’in Balkanlardan gelme komitacı genleriydi.
            Börekleri yerken ben sordum o cevapladı. Yolculuktan önce hikayemizin ve kaderimizin gidişatını şekillendiren o konuşma aşağı yukarı şöyle cereyan etmişti:
“-Uyum sağlamak zor olmadı mı?”
“-Neye? Onların alemine mi? Yoksa üç harfli olmama mı?”
“-Hepsine birden.”
“-İlk başta zordu tabi. Ama zaman geçtikçe her şeye alışıyor insan. Ya da cin. Ya da her neyse.”
“-Orasıyla burası arasında bir hayli zaman farkı varmış. Okuduklarıma göre orada zaman daha hızlı aktığı için asırlarca ömür sürüyorlarmış.”
“-Doğru o. Zaman geçtikçe dedim ya benim olaya alışmam bir on yılı bulmuştu. Şimdi 2011’deyiz değil mi? Ben 2008’de o aleme geçmiştim. Yani şimdi takribi 26-27 yaşında olmam lazım. Ama oraya geçince iş değişti. Ben şimdi 78 yaşındayım.”
“-78 sene onların arasında ha? E insan olmak istemedin mi?”
“-İnsanlarla evlenmemiz serbest. Hatta benim için daha kolay. Ama bir kere o aleme geçince, geri dönmek pek söz konusu değil. Yani nefesi kuvvetli hocaların kurtardığı insanlar olurmuş ama ben böyle kaldım. Çokta sıkıcı değil. Kılıç taşıyorum, arada ifritlerle cenk ediyorum. Kitaplarda okuduğum şeyleri gerçek yaşamımda yapabiliyorum. Eğlenceli bile sayılabilir aslında.”
“-Abi alışılacak şey mi bu?”
“-Benim böyle olacağım baştan belliymiş Mahmut. Ailede bazı şeyler anlatılırdı benimle ilgili.”
“-Nasıl şeyler?”
“-Ben ölmüşüm. Çok ufakken ateşli bir hastalık geçirmişim kalbim durmuş. Amcam kapl masajı felan yapmış canlanmışım. Hareketlerimi, garip olmamı hep buna bağlarım. Ölümden döndüm lan daha ne bok gelebilir ki başıma? Sonra gördüğüm tuhaf şekiller, gölgeler, uykusuz geceler felan. Ben zaten evvelden öte alemlere geçmişim. Oradakiler öyle söylediler. Bazı insanlar bu tip değişimlere eğilimli olurlarmış. Büyücülüğün kandan gelmesi gibi bir şey yani. Hani Muhtatif’in giderayak açtığı o gayb kapısından geçmesem de bir gün onların alemine bir şekilde karışabilirmişim?”
“-Ben nasıl geçeceğim sizin aleme peki? Benim de ifrit mi kesmem lazım?”
“-Yok, ben bir yer biliyorum oradan geçeceğiz. Bazı kabileler var onların başlarıyla görüşeceğiz, karar alacağız ihtilal için. Sende aracılık yapacaksın.”
“-Abi yalnız tarihçi olarak şunu söyleyim ona buna söyleyip, sormaya kalkarsanız ihtilal dile düşer. Gelişini belli eden hamlenin başarı şansı sıfıra yakındır.”
“-İhtilalin lideri benim, benim işime karışma. Sen sadece kabileleri seçeceksin, hangisiyle işbirliğine gitmeliyiz felan. Birde aracılık yapacaksın işte.”
“-Abi seksen küsür senedir o alemdesin benden iyi bilmen lazım o mevzuları. Ben sadece yaşayışlarını ve adetlerini biliyorum, o da asırlık kitaplarda geçenlere göre. Ben Güneri Cıvaoğlu muyum, Mehmet Ali Birand mıyım, Kaf dağının ardının siyasi yapısını gün gün yorumlayıp size söyleyeyim?”
“-Benim bildiklerim var ama yine de seni tanıyanlar seni önerdiler. Onların içinde seni tanıyanlar vardı, bir şekilde akrabalık bağın mı varmış ne varsa artık. Böyle biri var, kabileleri, bölgelerini bilir, huylarını bilir dediler ben de o yüzden geri döndüm.”
“-Vay be. Orada bile tanıyorlar ha. Hem de bağım var orayla. Tuhaf.”
“-Benim her zaman bir fikrim vardır. Ama özellikle seni duyunca yanıma alma ihtiyacı duydum. Benim bildiğim bazı şeyler var sen kendi bildiklerinden haber ver şimdi?”
“-Abi söyleyeceklerimin çoğunu biliyorsundur ama divan edebiyatından, meddah öykülerinden gördüğüm kadarıyla sizin alem özellikle, Kaf dağının ardında bir hiyerarşi var. Çok kudretli periler en tepede gelir. Onu Saali cinler yani Sılat cinleri izler sayıları fazladır. Gilan cinleri gelir sonra yani Agval dedikleri, Gulyabaniler. Bunlar Kaf dağının öte yakasında kaldıklarından pek bir gücü yoktur. Kaf dağının ötesinde olduğu halde gücünü hissettirebilen tek cin türü ifritlerdir. Onlarda son derece kurnazdır pek güven olmaz ama perilerle bir iktidar mücadelesi içindedirler onları etkilersek Sılatlar sonradan bize uyum sağlayacaktır. Bir de maridler var. Ama maridler o kadar güçlüdür ve kontrol edilemezdir ki irtibat bile kuramayız. Süleyman Peygamber zamanındaki ifrit isyanından dolayı ifritlerle aralarına kan girmiştir derler, ama bana sorarsan daha Cinlerin Annesi Şehrettünnar’ın vefatına kadar uzanır onların kavgası. Sizin devireceğiniz peri padişahı oldukça güçlüdür. Hani sadece kabileleri toplayarak yenemezsiniz. Yine de ilk elden ifritlerle görüşelim derim ben.”
“-Benim bildiklerimde aşağı yukarı aynı”.
“-Peri padişahını neden devireceksiniz peki? Zaten içinde bulunduğumuz durum yeterince fantastik ama yine de merak ettim.”
“-Ömrüm savaşlarda geçti. Orada yani. En son seferimde, ordusunda savaştığım peri beylerinden birisi beni çağırıp bir vazife verdi. Sılat beylerinden birinin kızını kaçırmak. Kızın kaçırılması sırasında girdiğimiz şehrin muhafızlarıyla çatıştık ve kaçak durumuna düştüm. Dağlarda gulyabanilerle yatıp kalkıyoruz artık. Eşkıya oldum senin anlayacağın. O peri beyi bana arka çıkacağına hiç sesini çıkarmadı. Yirmi senelik bir zaman dilimini dağlarda geçirdim insan ömrüne göre. Sonra bazı sılatlar bana katıldılar. Kaçak durumunda olanlar. Peri padişahını devirmeden bize huzur yok sonuçta. Bizde Kaf Dağı İhtilal Örgütü’nü kurduk. Dahası önce bizimle bir bey ya da ece irtibat kurdu. Babamı tahttan indirin, ben sizi yönetirim hem de affederim diye haber saldı. Kim bilmiyoruz. Kuvvetli bir ordu toplamadan ya da güçlü bir hareket gerçekleşmeden kim olduğunu söyleyemeyeceğini bildirdi. Kısaca bazı mevzulara girdim.”
“-Abi birde ekip önemli. Şimdi bizim elimizde kaç kişi var?”
“-Altmış küsur gulyabani. Dağ gulyabanisi. Altı umacı, birde onların horantası olarak yirmi dev. Birkaç çeşit uzun kız, kuyu kızı, çay ninesi, karabasan. Bir tane benim sağ kolum olan Necze, kendisi Alkızı’dır. Bundan başka asi sılatlardan silah kullanır otuz kadar yiğit. Bir de üçer tane dişi sılat. Sağlam sihirbaz olurlar bilirsin. Ha iki tane de kardeş var ifrit melezi bunlar.”
“-Bunlarla ihtilal yapmayı bırak köy bile ele geçiremezsin aga. Peri padişahının sarayının bin tane kapısı vardır. Her kapıyı bin tane muhafız tutar. Bunlar sılattan, ifrit devşirmelerinden oluşmadır. Sihirbazları, ejderhaları, koruma amaçlı tılsımla tutulan cinleri, iblisleri, canavarları, büyüleri, efsunları saymıyorum bile.”
“-Kardeşim zaten amacım Age of Empires kafasında köylüsüne kadar toplayıp savaşa girmek değil. Baskın yapacağız. Bir anda peri padişahını alt edeceğiz.”
“-Sizin bu peri padişahı dediğiniz bildiğim kadarıyla hem savaşçı hem büyücüdür. Yani Türk filmlerindeki Bizans kralı gibi köşe bucak kaçıp surlardan aşağı atlamaz sizi görünce.”
“-Cinler sultanına haber saldık.”
“-Hanedan hala cinlerde yani sılatlarda, kaf dağının ötesindeki sılat sultanlığında Tarsif hanedanında mı?”
“-Evet. İşte dedik böyle bir durum var, malum aralarında savaş hali sürüyor felan destekler mi diye. O da bize çıkaracağımız padişahı ya da kraliçeti tanıyıp destekleyeceğini ama saraya girip padişahı ele geçirmenin zorluğunu söyledi. İfritlerden bir ordu ya da başka bir kabile birliğinden. Onlar saldıracak bizde padişahı pusuya düşüreceğiz.”
“-Abi birde benim korku meselesi var. Ben o korkunç varlıklara nasıl yaklaşacağım? Hadi sen tanıdıksın da ben sonuçta hala insanım abi korkuyorum doğal olarak.”
“-Oğlum korkacak bir şey yok. Hepimiz karar aldık, ben de liderleriyim.”
“-E insan yeme felan?”
“-Doğru o vardı değil mi? Neyse. Sen yolculukta ve orada dibimden pek ayrılma. Hem orayı seveceğine inanıyorum. Zırh, kılıç felan ayarlarız sana. Kalk gidelim hadi!”
“-Abi mızraktı kılıçtı derken babalara gelmeyelim?”
“-Sen bize lazımsın. Hem romanların için malzeme de çıkar. Yakından görürsün o yazdığın, çizdiğin varlıkları.”
            Adamın parasını verdim, dışarı çıktık. Şehrin dış kısımlarına doğru yürüdük. Yanımda o alemden bir varlık olduğu için önceleri göz yanılması olarak gördüğüm siyah gölgeleri daha sık görmeye başlamıştım. Mezarlık ve çöplük civarlarından geçerken tekinsiz varlıklarla kaynadığını gördüm. Uzak yıldızlardaki tuhaf ve tekinsiz varlıkları bile hissediyordum sanki. Bir süre sonra tarlalara çıktık. Gecenin gör karanlığında cinlerin perilerin davullu zurnalı düğün alaylarının arasından geçtik. Kapılar açıldı. Girişi çıkışı meçhul, tepesine bilinmeyen zamanlardan kalma, maddeden oluşmamış varlıkların tünemiş olduğu kapılar. Kırk bin alemden, diyardan geçtik ve sadece yürüyorduk.  Bir anda öyle bir yerde yürümeye başladım ki Kaf dağının ötelerine geldiğimi sadece hissettim. Ak zirveler, sayısız şehirler ve altından gümüşten kubbeler. Perilerin iç gıdıklayıcı şarkılarının rüzgarla taşınan sesleri. Ama hepsi çok uzaktaydı. Biz daha eski devirlerden kalma mermerden harabelerin, mezarlıkların ortasında bir dağ başındaydık. Bir zamanlar cinlerin dünyada saltanat sürdüğü görkemli zamanlardan kalma harabelerin içinde tuhaf bir kalabalık yaşamaktaydı şimdi. Çoğu gulyabani, çoğu umacı arada çeşit çeşit varlıklar, sürüsüne bereket “iyi saatte olsunlar”. Birde pür silah Sılat’lar. Halil’i görür görmez bir grubun sanki gökte süzülürmüş gibi bize doğru geldiklerini gördüm. Boyu neredeyse devlere varan, kara suretli, kızıl gözlü, kıllı vücutlu iki ifrit, birbirinden güzel ve korkutucu görünen üç tane Sılat kızı, pür silah beş tane Sılat eri ve önlerinde yürüyen kara suretli gibi görünen ama tuhaf biz cezbesi de bulunan, topuklarına dek uzanan kızıl saçlarıyla hikayelerde dinlediğim bir alkızı. Üstündeki beyaz kefenin üstündeki kızıl kanlarının insan ciğerinden fışkırma olduğunu tahmin etmem hikaye bilgilerime dayanarak tahmin etmem de çok uzun sürmemişti. Birbirinden enteresan varlıklar gözlerini bana dikerek bakıyorlar, korkudan dilim tutulmuş bir halde bende onları seyrediyordum. Göklerindeki karanlık benim gördüğüm geceye, altımdaki toprak benim üzerinde doğduğum diyara benzemez bu garip diyarda sanki bir rüya halindeydim. Gözlerimi sıkıca yumup açsam uyanacaktım. Halil diğerlerine dönerek konuşmaya başladı. Değişik bir lisandı, rüzgar uğultusuna benziyordu. Konuşuyorlar, söyleşiyorlardı ama bana uzaktı, dünyadan herhangi bir insanın da anlayabileceğini zannetmiyorum. Halil’in söylediği bu lisanı cinlerin dışında kimsenin anlayamayacağıydı. Dilimi bilen tek kişi oradaki Alkızı’ydı, o da asırlarca Anadolu’ya gidip geldiğinden olsa gerek diye tahmin ediyordum. Dışarıdan küçük bir çadıra benzeyen, ama içinin saray kadar geniş olduğu büyük bir otağa girdik. Halil sürekli diğerleriyle konuşuyordu, tartışıyordu. İlk başlarda bu harekat fikrine onlarda sıcak bakmıyor gibiydi. Burada zamanın neresinde olduğumuzu bilmeden ne uzun ne kısa geçen bir sürede tartışmaları sürdü. Bu sırada Alkızı’na neden tartıştıklarını sordum. Asi sılatların daha değişik bir fikri olduğunu, harekatı buna göre yapmak istediklerini söyledi. Ne olduğunu sorduğumda, tılsımlı bir silah yardımıyla sarayı basabileceklerini söyledi. Bu diyarda bu tipte sayısız tılsımlı silah olduğunu ama bu derece kudretli bir silahın olup olmadığını sordum ona. Sılat beyleri bu tip silahların bulunduğu bir gizli ambarın bulunduğunu iddia ediyordu, Halil ise bunun padişah yanlılarının uydurduğu bir söylenti olduğunu, hemen harekete geçip baskın yapmaları gerektiğini savunuyordu. O böyle söyleyince bir an durup, aklıma gelen eski bir hikayede ismi geçen, böyle çeşitli nadir eşyaları tılsımları toplayan birinin ismi geldi aklıma. Rivayetlere göre Bağdatlı bir hırsızın, Kaf dağının ötesine geçerek “Kırk ambar” deyiminin geldiği yer olan “Bühteşg’in Kırk Ambar”ı hikayesinde, Bühteşg isimli oldukça ihtiyar bir sılatın, tılsımlı yapısıyla görünenden büyük bir ambar yaptırıp, kapısı birbirine benzer kırk farklı ambar inşa ettirdiği anlatılırdı. Odalardan birinde çeşit çeşit tılsımların bulunduğu anlatılır, ama geri kalanlarında ise tuzak olarak canavarların ve ya hilelerin beklediği söylenirdi. Bağdatlı hırsız, gemisine gereken rüzgarı sağlamak için rüzgar tılsımını aramış ve ambara bu şekilde girmişti. Doğru ambarı bulmak için Bühteşg’in ambarın girişindeki evine girmiş ve bir harita aramaya başlamış. Bühteşg’in doğru odayı bulmasına yardım eden şeyi arıyormuş. Bühteşg’i gizlice takip etmiş ve onun sırrını çözmüş. Bu ambarda kırk oda varmış, karşılıklı duran yirmişer kapı hesabından. Değişik bir mimari sistemle yapılan bu yere girer girmez, sadece duvarlara gizli bakır borulardan etkilenen top şeklinde bir mıknatıslı taşı yere bırakır, onun durduğu kapının gerçek oda olduğunu bilirmiş. Ama tılsım gereği odalar yer değiştirdiğinden bir kez farklı yerden girip öteki kez farklı yerden çıkılan, acayip bir özelliği de varmış. İşte hırsız o taş yardımıyla tılsımı alıp kaçmış. Bu hikayeyi Halil’e aktardığımda, ne işe yarayacağını sordu. Hikayeden biliyordum ki o oda da bulunabilecek her türlü tılsımlı gereç mevcuttu. Eski silahlar, büyüler, eşyalar ve daha bir nice faydalı şeyin olduğu söylenirdi. Bunun cinler arasında bile hikaye konusu olduğunu, ama o sılatların gerçekten o ambarın sarayın yakınlarında bulunduğunu Halil’e söylemesi onu ikna etmişti. Planını değiştirmişti. Çeşitli noktalardan şehre girecekler, tılsımlı silahları kuşanıp doğrudan sarayı basacaklardı. Böylece aniden ihtilal kararı alınmış, asiler korkmalarına rağmen sırf bir efsanenin peşine düşmekten çekinmeyecek kadar cüretkar bir şekilde öbek öbek peri padişahının sarayının civarına doğru saklana gizlene ilerliyorlardı. Her biri sarayın gizli dehlizlerine uzanan ve yeminlerle yerini bildikleri için kavilleştikleri yerde buluşacaklardı. Ben, Halil, alkızı, büyücü sılatlar ve o beş sılat savaşçısı ile iki ifrit kardeşler ayrı bir grup olarak ambara girecekti. Dağdaki sığınak boşaldıktan sonra bizde silahlanıp şehre doğru indik. Bataklıklardan, ormanlardan ve sütunların arasından geçiyorduk. İnsan aklının alamayacağı şeyler görüyordum. Korkudan neredeyse dizlerim titriyordu ki alkızı gözlerimi bağladı, ellerimle kanlı kefenine tutundum düşe kalka onlarla ilerledim. Tuhaf sesler, böğürtüler, çığlıklar, etin kemikten sıyrılma sesleri, bir nice dehşetengiz şeylerin sesi kulaklarımda çınlıyordu. Efsanelerde geçen kırk ambarı arıyorlardı yahut peşimize peri padişahının casusları takılmıştı. Gözlerimi açtıklarında büyükçe bir köşkün bahçesindeydim.  Halil’in dediğine göre hikayedeki gibi bahçesinde ardiyeye benzeyen kümbet benzeri bir yapının olduğu şehirdeki tek köşk buymuş. Öyle silik, öyle izbe bir görüntüsü vardı ki buradaki tılsımlardan peri padişahının bile haberinin olduğunu sanmıyordum. Bir grup sılat o metalik gülleyi bulmak için eve girerken biz bahçede kalmıştık. Hikayeye göre Bağdat’lı hırsız Bühteşg’e oyun etmek için onu bahçe kuyusuna atmıştı. Hakikaten bahçede tuhaf görünümlü bir kuyu vardı. İfrit kardeşler benim bile girebileceğim kadar geniş kuyuya Halil ile beni sarkıttıklarında fazla derin olmayan büyükçe bir su mağarasına indiğimizi gördüm. Yerde bazı gümüş veya altın sikkeler, paslı kapkacak parçaları ve bazı insan veya insan olmayan varlıklara ait kemik parçaları vardı. İçerisi tuhaf bir şekilde yeraltı mağarasının duvarındaki minarellerden, parlak taşlardan gelen ışıklarla aydınlatılmış gibiydi. En ilginç şey ise dört tane kuru kadavraya aitti. Taze cesetlere benziyorlardı ve insana aittiler. Üzerlerinde günümüz özel kuvvetlerinin giydiği operasyon kamuflajlarına benzeyen giysiler ve kar maskeleri vardı. Yanlarında da IMI UZİ markalı hafif makinalı silahlardan vardı. Bir tanesinin elinde duran Tevrat’tan ve bir tanesinin çantasında çıkan bazı İbranice yazılı kağıtlardan, resimli kimliklerden bunların bir zamanlar yaşayan MOSSAD ajanlarına ait olduğunu anladım. Halil’e MOSSAD ajanlarının cesedinin buraya nasıl gelebileceğini sordum. Parapsikoloji araştırmaları yürüten bazı istihbarat servisi mensuplarının, ajanların alemlerden alemlere geçebileceğini söyledi. Muhtemelen bunlarda bir keşif gezisine çıkmış ama sonuçlarını açıklayamamış ajanlardı. Halil’in söylediğine göre daha eski dönemlere ait olanlar da varmış. Hatta bir grup Nazi askerinin kalıntılarını ve bazı Nazi deney dokümanlarını bile bulmuşlar. Mağaranın zeminine bakınırken gerçekten hikayedekine benzeyen paslı bir gülle bulduk. Tekrar ifritlerin yardımıyla mağaradan çıktık. Köşkten çıkanlarla birlikte kümbete girdik. Bühteşg kendilerine göre bile asırlar önce ölmüştü, bir iz bir işaret bulamamışlardı. Kümbet hakikaten hikayede anlatıldığı gibi uzun ve aydınlık bir dehlizden oluşuyordu. Sağda yirmi, solda yirmi tane olmak üzere tam kırk kapı vardı.  Topu zemine bıraktığımızda bir süre yerinde kaldı. Sonra ağır ağır yuvarlanarak bir kapının önünde durdu. Ardından iki kapı arasında gidip gelmeye başladı. İlk başta gerçek olanın hangisi olduğunu bilmediğimizden sadece göz ucuyla bakmak için bir tanesini açtığımızda kapıyı açan sılatın tekrar sıkıca kapattığını gördük. Ne gördüğünü bize söyleyemeden gözümüzün önünde sararıp solarak hiçliğe karıştı. Tılsımın yanıldığına kanaat getirerek önündeki kapıyı açtık. Saraylar kadar geniş bir salon ve müze misali cam kafesler içinde mermer kaidelerde sergilenen türlü çeşit tılsımlar, silahlar, mumyalar ve bir nice kitap bulunmaktaydı. Ah zaman olsaydı da bunları tek tek inceleseydim! Herkes bir silah, işe yarar bir tılsım bulmak için dağıldığında ben de kitaplara olan tutkuma binaen kitapların sergilendiği büyük kütüphanenin önüne gitmiştim. Kitapların çoğu benim anlamadığım dildelerdi ama eski dönemden olduğu kadar günümüzden de kitaplar vardı. Burada hakikaten zaman mefhumunun bir önemi yoktu. Mesela Osmanlı döneminden kalma büyü kitapları kadar, Latin diliyle yazılmış kitaplarda vardı. 1930’lara ait daktilo yazımı el yazması kitaplarda vardı, İngilizce, Almanca gibi dillerde. Ama tek ortak noktaları büyülü şeylerle ilgili olması ve benim daha önce isimlerini hiç duymadığım şeyler olmasıydı. Komik isimleri vardı bazısının: “Ejderhayı Öldürmeden Yaşatıp Kanından Faydalanmanın Yolları”, “Kaçırılmayan Peri Prenseslerinin Hikayeleri”, “Trajik Sonlu Büyüler” gibi. Ama bir tanesi mizahi gibi görünse de hikayelerim için bulunmaz bir kaynak olabilir diye yanıma almıştım: “Gerçek Necronomicon Kitabında Geçen Varlıklar ve Onları Çağırmanın Kanıtlanmış Yolları”. Her biri çeşitli silahlar bulmuştu. Mehere’nin Bir Çekişte Bin Düşmanı Helak Eden Ateşli Ok Fırlatan Tılsımlı Yayı, T’sin’in Kırk Kat Zırh Deler Mızrağı, Vahara’nın Büyü Savaşları zamanında cadıların göklerden saldığı yok edici, büyülü yıldırımlarıyla dövülmüş Yıkımgetiren kılıcı ve bir nice silah. Bunları ve görünüşlerini hikayelerden duyuyordum canlısıyla karşı karşıyaydım. Ama en çok dikkatimi çeken Halil’in elinde tuttuğu şeydi. Gerçekten mahiyetini bilerek mi bunu seçmişti yoksa tesadüfen mi? Tarihin bilinen en eski dönemlerinde, bizzat büyücülerin babası Marudon kendi elleriyle bu silahı yapmıştı. Büyük bir çekice benzese de şekli dev bir yumruğu andırdığından “Demir Yumruk” derlerdi. Yıkamayacağı yapı olmayan, deviremeyeceği insan olmayan, yıldırımlar saçan muazzam bir silahtı. Savuranın gücünü zapt edemezse boyutları ve zamanı bile yırtabilecek denli kudretli bir efsunu içinde taşıdığı söylenirdi. Böylelikle kümbetten çıkmış, ihtilali başlatmıştık ama ters giden bir şeyler olmuştu. Bahçeye çıktığımızda kılıç şakırtılarını duyuyorduk. Ok sesleri geliyordu. Bahçeye bir grup sılatın koştuğunu gördük, sığınakta gördüklerimdi. Halil’le hararetli hararetli tartışıyorlardı. Alkızı’nın söylediğine göre padişahın casusları bir şekilde bizi fark etmiş ve yerimizi bulmuşlar. Korkudan elim ayağıma dolaşmıştı. Hikayelerde okuyup efsanelerde dinlediğim peri padişahıyla resmen cenge girmiştik! Halil bana dönerek tılsımlı silahlarla vuruşarak sarayı basabileceğimizi söyledi. Bahçe kapısından gelen ifrit alaylarını görür görmez korkudan dizimin bağı çözülmüştü ki biraz sonra gördüklerim korku yerine hikaye yazma isteği uyandırmıştı. Bin ok yağdıran yaylar, tılsımlı silahlar ve Demir Yumruk’un her savruluşunda helak ettiği yüzlerce padişah çerisi. Her savruluşta hiçliğe karışanlar, çöken zaman ve yırtılan mekan. Şehrin ortasından vuruşa vuruşa geçip sarayın kapılarına vardığımızda ben masal dinleyen çocukların saflığında bu destansı savaşı seyrediyordum. Neden bu kadar güçlü bir silah olduğunu anlamıştım o anda. Demir Yumruk aslında silah olarak icat edilmemiş, boyutları silah olarak kullanan bir araçtı. Çünkü düşmanla temas etmiyordu ve yıldırımların yaladığı yerde çeşitli ebatta ve şekilde boyut kapıları birbiri ardına açılıyor binlerce askeri bir anda göz açıp kapayıncaya kadar yutabiliyordu. Bu savaş algımın ve zihnimin çok ötelerinde bir savaştı, tasvir etmeye ne gücüm ne dilim elverir.
            Peri padişahının sarayını bastıktan sonra taht odasına girdik. Halil’i en son orada peri padişahıyla savaşırken görmüştüm. Azametli bir kraldı peri padişahı. Demir Yumruk, boyutları yırtan o lanetli heyula Halil’in elinde kontrolden çıkmıştı. Tuhaf tuhaf alemlerin kapıları açılıp kapanıyordu. Öyle şeyler gördüm ki o kapıların ardından gözlerimi yumup olduğum yerde bir duvar dibine çöktüm kaldım. Sesler kesildiğinde bile gözlerimi açmamıştım. Neyden sonra alkızı açtı gözlerimi, harbi kazandığımızı, peri padişahını devirdiğimizi söyledi. Halil’i sorduğumda açılan bir kapıdan peri padişahıyla kaybolup geçtiğini yazdı. Bu noktada yazgıma şaşırdım ey dinleyici. Bir önceki hikayede böyle bitmemiş miydi? Acaba hangi boyutların hangi zamanların ötesine geçmişti. Ya da bir zaman diliminde miydi? Alkızı en yakın arkadaşı olduğumdan ihtilal liderliğinin bana geçtiğini söyledi. Gidip tahta geçirecekleri ece veya şehzadeyi bulup tahta geçirecektik ki hala kimi başa geçireceğimizi bilmiyordum. Grubun kalanlarıyla birlikte koca sarayı dolanmaya başladım. Bir ara tuhaf bir şeye rastladım. Üç insanla karşılaştık. İnsandılar zira ayakları benimkiler gibi düzdü. Ama giysileri ve taşıdıkları silahlar onların ortaçağdan gelme olduklarını gösteriyordu. Naziler, MOSSAD neyse ortaçağdan gelme, sarıklı, zırhlı, kılıçlı adamların bu devirde ne işi vardı hem de bu sarayda? Adamlardan ikisi kafasına güzel yüzlü, siyah saçları topuklarına uzanan bir kızı kollarından tutmuş götürüyorlardı. Sağ tarafındaki adam iri yapılı, şişman, kara suratlı korkunç görünüşlü orasında burasında bıçakları olan bir adamdı. Sol tarafındaki adam ise ince yapılı, kuru yüzlü, tilki suretli, sarı saçlı, siyah yüzlü, belinde silahlar ve divitler okkalar taşıyan bir adamdı. Onların önlerinde liderleri olduğu her hallerinden belli bir adam vardı. Orta boylu, esmer, yeşil gözlü, sivri suratlı, örgülü uzun siyah saçları olan bir adamdı. Karşılıklı silahlı külahlı saldırıya hazır ve nazır bekliyorduk. Benim grubumdaki o cinler, benim dışımda sarayın içerisinde bir grup insana rastlamaktan ve aralarında muhtemelen peri prenseslerinden birini görmelerinden dolayı benden daha şaşkındılar. Adamlardan zayıf olanı, öndeki örgülü saçlı olanına sordu:
            “-Yakalanduk beyim, ne idelüm?”
            “-Kavi durasuz! Peri padişahının çerülerine benzemezler!”
Ortaçağ’dan, tarih kitaplarından aşine olduğum Anadolu Türkçesini duyunca sordum:
            “-Türki lisan bilir misiniz?”
En önlerindeki örgülü saçlı olanı:
            “-Bilirün, bilirün de adem başuna bu ecünnülerin arasunda ne gezersün?”
            “-Hocam hiç karıştırma orasını girdik bir işe. Siz peri padişahının adamı mısınız? Değilsiniz. Kız kaçırma felan, nasıl geldiniz?”
            “-Çelebi vazifemüz gereği sana bunu söyleyemem!”
            “-Saray bizim elimizdedir. Ben ne bileyim peri padişahının adamı olup olmadığınızı? Tahta çıkan şehzadeyi ararız!”
            “-Sen Türkmen misin? Lisanın benzer ama ağzın başka dir.”
            “-Türkmenim, Türkmenim’de siz kimsiniz? Böyle ortanızda peri kızıyla felan?”
            “-Sana kim olduğumuzu dimek üstümüze vazife değil. Ama peri padişahının adamına bağlu değülüz. Konya sultanının kullarıyız.”
            “-Konya sultanı? Karamanoğlu mu Selçuklu mu?”
            “-İlk dediğini bilmeyüz, Al-i Selçuk kapısındanuz. Bir peri prensesi inayet ittü aldu bizü saraya. Emanetümüzü aldık, desdur ver gidelüm.”
            “-Tamam da peri padişahı tahttan indirildi. Tahta birini çıkarıcaz bu ece tahta çıkacak belki?”
            O sırada gerideki zayıf olanı söze girdi:
            “-Beyim, hani şehirde vuruşmalar başladı o periler ecesi de “Babamu devürün, benü haremde bulasınız” dedi ya? Bizi ihtilal çerüsü sandı herhal. Bak hele çelebi. Bu ece sizin araduğunuz ece değildür. Aynı soydan ama bir gönül meselesü, kendüsünü saraydan götürmeğe geldük. Sizin araduğunuz ece’dir, haremde bekler.”
            “-Tamam o zaman gidebilirsiniz. Ama yalan olduğu ortaya çıkarsa Kaf dağını tepenize yıkarım!”
            Adamlar yanımızdan geçip giderken örgülü saçlı olanı kolumdan tutup çekti:
            “-Çelebi dur hele. Adem başına buralarda ihtilal edüp ecinni başuna geçtiğine göre ihtilalden, harekattan anlar kişisin. Burada işün bitince Konya’ya gel, saraya haber bırak seni yanıma aldırayım.”
            “-Vallahi pek anlamadım ama olur.”
            O tuhaf adamların ne olduğunu anlamadım. Onlardan duyduğum son cümle giderken: “-Kızı yakalatsaydık şehzade ağzımıza iderdü!” lafını işitmemdi. Eceyi haremde bulduk dedikleri gibi ve taht odasında tahta çıkardık. Garip tesadüfler burada da yakamı bırakmadı. İhtilal pek tesadüfi değildi. Zira ecenin sürekli yanında gezen takım elbiseli gözlüklü bir adam görmüştüm. Tuhaf gelmişti. Adamın yakasındaki rozette CİA kelimelerini okumam ve sürekli bana bakması, elinde taşıdığı platin rengi çanta benim içimdeki başka korkuları deşelemişti. İzzet ikram dağıtılır, ece herkese ihsanlarda bulunurken ben bir tek elimdeki kitapla geri dönmeyi diledim. Dünyaya sağa salim varmak, geldiğim zamanı bulmayı diledim. Ecenin arkasındaki karanlık güçleri pek deşelemeye de çalışmadım. Alkızı’nun ardından yine yürüye yürüye diyarlar, alemler arasından geçe gide Edirne’ye vasıl oldum. Gördüğüm şeyleri ise hiçbir zaman unutamayacaktım.
            Ama hayatımın tuhaflıkları yeni başlamıştı.
            Olayın ardından birkaç ay sonra, o gölgelere ve tuhaflıklara alışmışken bu sefer bambaşka bir şeyle karşılaşmıştım. Arkadaşlarımla bir barda eğlenmekteyken beni seyretmekte olan biz kıza takılmıştı. Tuhaftı ama oldukça güzel görünüyordu. Koyu saçları ve rengini kestiremediğim ışıltılı gözleri, parlak teniyle üzerindeki neredeyse eski moda denebilecek 1800’lerin elbiselerine benzeyen siyah elbisesiyle oldukça alımlı görünüyordu. Yanıma geldiğinde heyecandan kalbim duracakken birden bire bana Kaf Dağı İhtilal Örgütü’nün son lideri olup olmadığımı sordu. Allah Allah? Bu kız, aylar sonra tuhaf bir şekilde karşıma çıkan bu kız benim Kaf dağının ötesindeki serüveni mi nereden duymuştu? Hemen ayaklarına baktım. Normaldi. Demek ki onlardan değildi. Peki ya o ajan? Acaba beni gören o ajan mı takmıştı peşime? Kıza kim olduğunu sorduğumda ancak takip edersem söyleyebileceğini söyledi.
            İçimdeki tüm korku hissine rağmen kızı takip ettiğimde, girdiğim o eski Osmanlı evleriyle çevrili sokakta karşıma üç kişinin dikildiğini gördüm. Ayakları normaldi, ama ay ışığında parlayan kızıl gözleri ve soluk tenleriyle, dudaklarının kenarından görünen sivri dişleriyle oldukça korkutucu görünüyorlardı. Vampirlerdi. Ama Twilight’takilerden farklılardı. Bana ne olduklarını söylediklerinde pek şaşırmadım. İhtilal örgütünü duymuşlardı ve bir şekilde yardımımı istiyorlardı. Gaflete bulunarak neye yardım edeceğimi sorduğumda şunu demişlerdi:
            “-Gerçek Karanlıklar Prensi’ni hak ettiği yere çıkarmaya!”
            İşte şimdi ben Mahmut ……… ; eski yazar yeni metafizik ve parapsikolojik anarşist, dört tabutla aynı odada bir kargo uçağında yeni kaderime doğru gidiyorum. Uçağın penceresinden dağlar görünüyorken yanımdaki turistin “Karpat dağları” kelimelerini cümlesinin içinde seçiyorum.
            Karpat dağları…. Karanlıklar prensi… Ceza’nın deyişiyle: Tek bir ihtimal var, metafiziksel ihtilal. Ölüme giden atardamar, ne kadar insan ömrü var…

SON
Mehmet Berk Yaltırık
15 Ocak 2011 – İstanbul
Son Not: Beridçilerin başı Celaleddin Zahit’in Ekim 2011’de Kayıp Rıhtım’da yayınlanan “Harekat-ı Garaib-ül Sema” adlı öyküde (bkz. http://oyku.kayiprihtim.org/harekat-i-garaib-ul-sema-wyern/) bir şehzade için peri padişahının kızlarından birini kaçırmalarından bahsetmesi söz konusudur. İş bu hikayede ortada beridçi olduğunu belirtmediğim Beridçiler ile Halil’lerin ekibinin karşılaşması, önceki dönemlerde Berdiçilerin yaptığı bir harekatın konusudur. O da öyküleştirilecektir.

Kanlı Maça Kızı

(İlk Yayınlanışı: Kanlı Maça Kızı, Kayıp Rıhtım, Aralık – 2011, Maça Kızı,
http://oyku.kayiprihtim.org/kanli-maca-kizi-wyern/)

(Haziran ve Temmuz 2010’da Gölge-E Dergi’de yayınlanan “Kanlı Peri Kızı 1-2” isimli hikayelerimden esinlenerek yazılmıştır.)
            Güneşin tüm ihtişamıyla parladığı bir gündüz vaktinde bile, en korkunç kabuslarıyla yüzleşmiş aciz bir insan, gulyabanilerle dolu bir mezarlığın ortasındaymışçasına ürperebilir. Kalabalıkların ortasında, sevgililerin doluştuğu cıvıl cıvıl bir kafedesindir belki ama zihnine bulaşmış iğrenç derecede eski ve tuhaf şeyler seni huzursuz etmektedir. Öyle bir şeyle yüz yüze gelmişsindir ki uygarlığın ve modernliğin ortasında, küf tutmuş ve çürümüş şeylerin zamanının gerçekleriyle karşı karşıyasındır.
Benim gibi bedbaht ve aciz bir edebiyat meraklısının sonu bu mu olacaktı? Hayalperest dimağların kalemlerinden çıkma tuhaf bir ölüm. Köy odalarında ve yurt köşelerinde anlatılan korkulu hikayelerden birisinin parçası olacağımı hiç düşünmezdim. Fantastik edebiyatla alakam yoktur, görmediğim bir şeyi tasvir edemem zannederdim, cehennemi onun gözlerinde gördükten sonra bir anda durumumu tasvirlere boğmam bundandır. Aklımı ve hayallerimi aşan şeyler gördüm ve bunları yazıyorum. Yazdıklarımın ulaşıp ulaşmaması umurumda değil. Tek isteğim yaşadığım korku dolu anları kaleme almak ve daha sonra beklediğim otobüse binerek uzaklara gitmek. Ne ailemin ne geçmişimin beni bulup yeniden bu kasvetli şehre geri getirmesine engel olmak. Çünkü eminim ki sabahın başlangıcında, ışıklar altında oturduğum bu otogar bankında onun yuvasından uzakta olduğum halde, onun menfur ölüm uykusunda beklediğini biliyorum. Sanki hemen yanımdaymış gibi ürkütücü gözlerini üzerimde hissediyorum. Onun var olduğunu bilmek bile ne kadar uzakta olunursa olunsun, yeryüzünde yürüyenler için en büyük korku kaynağıdır. Asırlar ve ölüme meydan okuyan, en karanlık masallardan fırlayıp gelmiş bir varlık, onun gelişini haber eden o fal ve onun evinde bulduğum, şimdi elimde tuttuğum bu eski defterin sayfalarında yazanlar ve bulunanlar… Doğaüstü bir olay yaşayıp bunu sayfalarla ifşa edeceğim aklıma gelmezdi.
            Her şeyin başlangıcında, sıradan bir sınır şehrinde sıradan bir lise mezunuydum. Şehrin mezarlıkla kaplı tek tepesini ve radyo antenlerini gören, eski yerleşimlerle yeni yerleşimlerin arasında bir dershaneye gidip gelerek üniversiteye hazırlanan sıradan bir öğrenciydim. Karanlıkta duyduğum birkaç tuhaf hayvan sesleri ve geceleri duvarda gördüğüm şekilleri tuhaf şeylere benzetme dışında hatırı sayılır bir metafizik deneyimim olmamıştı. Dershaneden arkadaşlarla ders çıkışında gidilen bir kafede astroloji ve fal gibi, karşı cinsin inanmakta bir çekince görmediği konulardan açılmıştı sohbet. Daha doğrusu yine her zaman ki gibi yerel kültürden beslenen batıl inançlı arkadaşlarımın konuyu üç harfli muhabbetlerine (cin yazmakta beis görmezdim eskiden) getirmesi ve metafiziğe inanır mısın inanmaz mısın konulu tartışmaların ardından bu noktaya gelinmişti. Astroloji ve burçların karakter saptamaları gerçek mi bilemiyorum ama yıldızların ötesinden gelen dehşet şeylere son yaşadıklarımdan sonra en az adım soyadım kadar inanmaktayım. Muhabbet burçlardan sonra fala gelmiş ve gerçekten iyi olduğu söylenen Roman bir falcıyı övmeye başlamışlardı. Açık talihi ve yaklaşan felaketi sezinlemek konusunda söyledikleri o kadar övüldü ki sonunda hep birlikte kalkıp falcıya gidildi. Gerçekçi edebiyat üzerine yazıp düşünüyorsunuz ve materyalist eğilimlisiniz bir falcıya başlangıçta ne kadar güvenebilirdiniz? Ben de onlara gönülsüzde olsa katılmak zorunda kalmıştım.
            Şehrin eski evlerinin bulunduğu, birbirine dayanan Osmanlı döneminden kalma harabeleşmiş ahşap evler ve dışına beton sıva çekilmiş eskiden ahşap olan evlerle, sokak aralarında sıkışmış mezar taşları Osmanlıca yazılı altı-yedi mezar taşından ve tepelerinde dikilmekte olan birkaç selvi ağacından ibaret, orasına burasına evliya kabri sanılarak mumlar yakılmış, çaputlar bağlanmış sokak mezarlarının bulunduğu mahallelerden geçtik. Balkan kültürünün ve inanışlarının canlı bir hale yaşatıldığı sokaklardan geçtikten sonra tek katlı müstakil bir eve geldik. Kulübeden hallice, bahçeli bir evdi. Kapıyı açıp bizi bahçedeki geniş masaya davet eden orta yaşlı, sıskalaşmış hiçbir şekilde mahalledeki insanlara benzemeyen biriydi. Zaten yolda arkadaşlarımdan birinin söylediğine göre Romanya göçmeniymiş. Fala bakma metodu oldukça garipti. Elinde el yapımı olduğunu anladığım oldukça kıymetli sayılabilecek ve eski sayılabilecek bir iskambil destesi vardı. Çizimleri elle yapılmıştı ve tıpkı üniversiteli kafe meskunu genç falcıların ellerindeki tarot kartları gibi her bir figür farklıydı. Yani bu desteyle oynamaya kalkılsa, şekiller yüzünden neyin hangi kart olduğunu ilk bakışta anlayamazdınız. Sadece kupa, maça gibi belirli simgeler ve sayılar kenarına özenle çizilmişti. Desteden bir kart seçilmesini söyledikten sonra o kartı yorumluyor daha sonra tekrar karıştırmanızı isteyerek bir başka kart seçtiriyor, bu şekilde üç kart yorumluyordu. Üslubu ve konuşmasından, jestlerinde mimiklerine kadar korku filmlerinde gösterilen falcı-medyum tiplemelerinden daha gerçek, daha inandırıcı biri gibi görünüyordu, ister istemez etkisinde kalıyordunuz. Herkese sırayla baktı kimine sınavla ilgili kimine hayat beklentileriyle ilgili birçok şey söyledi. Başta inanmadığım için falıma bakmasına yanaşmadım ama baktıranların ısrarı üzerine eğlence olsun diye desteyi alıp karıştırdım. O sırada kadının bana bakışları değişmişti. Ya inanmadığımı anlamıştı ya da başıma gelecekleri erken sezinlemişti. Bir kart seçmemi söylediğinde destenin en üzerinde kalan kartı çekmiştim. Çektiğim kart maça kızıydı. Çizim şekline bakarak pekte tekin bir kart olmadığını anlayabilirdiniz. Kırmızısı koyu, neredeyse kanla çizilmiş bir maça kızı. Kumral, parlak saçlı ama kuyu gözleri ve ağzından kan damlar şekilde tasvir edilmiş. En korkutucu yeri o kuyu gibi bakan siyah biçimsiz gözleriydi. Kartın alt kısmında ise aynı tasvirin boyutlarında fakat kara kuru, kuyu gözlü, saçları dökülmüş ne ölü ne canlı diyebileceğim bir tasvirdi. İnsanda korkunç hisler uyandırıyordu. Falcının söyledikleri ise hala aklımdan çıkmıyor. Falcı kadın sanki kartın arkasında bir şeyler görmüş gibi, uçurumdan aşağı bakarcasına gözlerini dikmişti. Bir kadın gördüğünü söyledi. Kumral bir kadın görmekteymiş ve beni bir mutsuzluk beklemekteymiş. Bu kadının hükümet gibi olduğunu, belli bir çevresi ve malı mülkü olduğunu söyledi ama oldukça kötü niyetli olduğunu da belirtti. Sonra durup bu kartın başka bir anlamının da olduğunu söyledi. Geldiği bölgedeki Roman falcıların kart yorumlarına göre maça kızının anlamı bilinenden daha uğursuzmuş. Büyü, lanetlenme veya cin musallatı gibi anlamları varmış. Genel de beklenen bir tehlikeye yorulurmuş. Kart destesini tekrar karıştırmamı söyledi. Sanki maça kızından uzaklaşmak istercesine epey uzun bir süre kartları kardım. Üstten bir kart seçtiğimde istatistiğe ters bir şey olmuştu. Yine Maça kızı çıkmıştı. Kadın hiçbir yorumda bulunmayarak kartları bırakmamı söylemişti. Üçüncü karta bakmaya gerek duymamıştı. Bu ilginç tecrübe arkadaş arasında az biraz konuşuldu sonra unutuldu. Takribi iki gün sonra o şey sınıfımıza geldi.
            İğrenç bir yaratıktan bahseder gibiyim ama onu ilk gördüğümüzde bizi o aldatıcı, sahte güzellik illüzyonuyla kandırmasını bilmişti. Belki gerçekten nefes alıp yaşadığı zamanlarda güzeldi, belki ölümün ve ötesinin bile bozamadığı bir güzelliği vardı. Zaten onu korkutucu yapan temsil ettiği şeydi. Onu gördüğüm süre içerisinde belli bir nefret veya kin gösterisinde bulunduğunu bilmiyorum. İnsani duygulardan eser yoktu, insan değildi, doğası gereği öyle olmuş bir şeydi. Oldukça güzel olduğunu başlangıçta söylemiştim, ondan deli gibi korkmama rağmen onu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bir insanın yeryüzünde görürken görüp görebileceği en görkemli şey de en korkunç şey de onda toplanmış gibiydi.
            Gündüz vakti olmasına rağmen oldukça bulutlu ve karanlık bir gündü. Sabah saatlerinde dershane hocalarından birinin yeni bir öğrencinin kayıt olup sınıfımıza geleceğini söylemesinden yarım saat kadar sonraydı. Hararetli bir matematik dersindeyken sınıfın kapısından içeri girmişti. İçerideki herkesin gözü aniden ona dönmüştü. Ortadan uzunca boylu, soyluymuş gibi görünen yüz hatlarına sahip, aşırı solgun renkli, sırtına kadar uzanan bal rengi saçlara sahip, yürüyüşü ve duruşuyla eski zaman soylularının kızlarını anımsatan birisiydi. Kesinlikle bu dünyaya ve bu zaman ait değildi. Hiç kimseyle doğrudan göz temasına yahut muhabbete girmeden bir köşeye geçmişti. Hoca sorduğunda yeni kayıt olduğunu ve adının Elif Hunaşamgil olduğunu söyledi. Soyadından yola çıkarak köklü bir aileden geldiği konusunda fikir yürüttüm. Ama bu civardan olmadığı kesindi. En azından ben çocukluğumdan beri yaşadığım bu küçük şehirde hiç görmemiştim. Eski İstanbullu, sosyeteye girememiş ama kendi içe kapalı ailelerden birinin kızı olarak tahmin ettim. Nasıl ki ailenin çizgisinin dışına çıkan eski hanedan üyeleri Bursa veya Edirne’ye sürülüyorsa günümüzde de bu eski zenginler ve asiller, sosyete yada magazine konu olan genç aile üyelerini bir süre olaylardan uzak kalması için Trakya veya Ege’deki çiftlik evlerine gönderirlerse Elif’in bu şekilde şehrimize geldiğini zannediyordum. Günler geçtikçe Elif’e dair öğrenebileceğim pek az şey olduğunu anladım. Hepimizin hayallerini süslediği bir gerçekti ve bazı gecelerde benim gibi diğer hemcinslerimin de rüyalarına girdiğini tahmin edebiliyordum. Özellikle ona daha ilk görüşte aşık olup köprü altlarında ve bahçe harabelerinde içmeye gidenlerde çoğunluktaydı. Aşırı derece kibirli gibi görünüyordu. Ama öyle açıktan değil gizliden gizliye ve sanki insanı hareketleriyle, konuşmasıyla, bakışlarıyla ezen bir hali vardı. Tam eski dönem asilzadelerini andırıyordu. Üstelik öyle bir güzelliğe, öyle bir cazibeye sahipti ki insan öyle birisinden hiçbir kötülük beklemezdi. Şehirde kaybolan gençlerden ve ezkaza bulunan cesetlerden böyle bir kızı sorumlu tutmak kimin aklına gelirdi ki?
Bizimle konuşuyordu ama çok fazla laf ettiği söylenemezdi. Oldukça ketum ve sakin bir yapısı vardı. Üstelik asosyaldi. Günlük güneşlik havalarda dershaneye gelmiyor, kapalı havaları tercih ediyordu. Biz bunu teninin hassaslığına yoruyorduk ama asıl mesele türünün güneş ışığıyla arasının iyi olmamasıydı. Bunu sonradan öğrenecektik. Geceleri de çok gezmiyordu hatta hiç rastlamıyorduk. Ne kafelerde, ne partilerde boy gösteriyordu. Kızların pijama partilerine bile katılmışlığı yoktu. Evle okul arasında gidip gelirdi. Özel hayatı yoktu, bilinen bir sevgilisi yoktu. Bir tek vakti zamanında Özel Saim Sırrıoğlu Lisesi’nde öğrencilik yaptığını biliyorduk. Oradan arkadaşlarımızın söylediğine göre Edirne’nin yerlisiydi ama geçen yıldan beri şehrimizde gören yoktu. Onu en eski tanıyan kişi liseden arkadaşıydı ve 2002’de Levent Uzun Kız Lisesi’ne giriş yapmıştı. O tarihten öncesinde okullarda pek gören yoktu. Dışarıda gören ise hiç yoktu. Hayalet gibi gelip gidiyordu. Kızın kaldığı yeri de bu vesileyle öğrenmiştik. Şehrin çıkışında anayolun sağında kalan büyük korunun ortasında bulunan, uzaktan sadece kule gibi tepesi görünen Hunaşamzadeler Konağı’nda kalıyordu. Dört köşe kulesi ve yanındaki gösterişli binasıyla Ortaçağ derebeylik şatolarını andırmaktaydı. Edirne’nin eskilerinden olduğundan yaşlı esnaflara, cami avlusunda gölgeleyen ihtiyarlara sorduğumuzda ailenin burada çok eskiden beri bulunduğunu öğrenmiştik. Doksanüç Harbi zamanında ailecek Balkanlardan gelmişler ve üç-dört katlı şato-kule karışımı bu kasvetli yapıyı dikmişlerdi. Oranın civarından çok geçmiştik ama ismini, cismini bu vesileye öğrenmiştik. Orası bizim için, gizemli prensesin yaşadığı kaleydi. Çevresinde o korkunç manzarasına rağmen tur atanlar vardı ve bazı odalar harici karanlık ve sessiz olduğunu söylüyorlardı. Zaten işin garibi yaşlıların söylediğine göre Hunaşamzadelerin sadece konak dolayısıyla ismi hatırlanıyordu. Ailenin son fertlerinin yaşadığını zannediyorlardı ama Cumhuriyetin erken zamanlarından beridir şehirde onlardan kimse görünmemişti. İstanbul’da zengin hayatı yaşadıklarını söylemişlerdi bize. Bu da sosyete rezaleti tezimi kuvvetlendirdiğinden internette onun adıyla bir araştırma yapmıştım. Okul kayıtlarındaki ismi dışında hiçbir şey yoktu. Vesikalık resmi bile yoktu, toplu fotoğraflarda çıkmış resmi dahi yoktu. Kurumlarda resim yeri eksik çıkıyordu. Böyle saklanmayı sevdiğine göre ailesi gibi gizlici ve ketum olması çokta garibime gitmedi. Aileyle ilgili de ulaşabildiğim tek şey Balkan ayanları arasında isimlerinin geçmesiydi. Edirne’deki ayan, eşraf ailelerini inceleyen bir doktora öğrencisinin tezinde bazı soyağaçları vardı. Hunaşamzade ailesinin soyağacına baktığımda birkaç isimle birlikte 1901 yılında, 18 yaşında vefat eden Elif hanım isimli birisi görünüyordu. Kız adını belki de o büyük halasından alıyordu. Sonradan onun o 1901 yılında öldüğü sanılan Elif olduğunu öğrenecektim. O zamanlar ne olduğunu bilmediğim için kızın ailesini araştırarak bir şeyler bulmayı ümit ediyordum. Kendisiyle yakından ilgilenen biri olarak rakiplerime fark atabilirdim. Ama ailesiyle ilgili bilgiler sınırlıydı. Doktora öğrencisinin çalışmasında bir çok ayan ailesinin son dönem fotoğrafları olmasına rağmen Hunaşamzade’lerin yoktu. Sonradan Elif’in ve onun soyunun fotoğraflarda görünmeyen bir tür olduğunu öğrenecektim.
Bu sırada Elif’in gerçekte ne olduğuna dair bazı şüphelerim onun gelişinden bir-iki ay sonra kendini göstermişti. Elif’in tuhaf bir samimiyet anlayışı vardı. Erkeklerle aşırı samimiydi ama samimiyetten kastım sevgili olmak değildi. Tuhaf bir flörttü. Birisiyle bir hafta çıkıyor sonra bir bahaneyle ondan ayrılıyordu. Sadece bizim dershaneden değil civar liselerden de böyle haberler geliyordu. Üstelik çıktıklarının bir-iki tanesi ortalıkta kaybolunca ister istemez kafamda bir şüphe baş göstermişti. Ayrıca çıktığı kişilerde belirgin bir depresyon ve ruh bozukluğu hali gözlemliyordum. O ceset haberini okuduğum güne kadar her şeyi kendi kurduğum paranoyam sanmıştım. Kaybolan eski sevgililerden birinin cesedi bulunmuştu. Kan kaybından öldüğü yazıyordu. Kaybolmaları da polis müdürü bu cinayete bağlamıştı. Organ mafyası ya da bir başka çete genç erkeklere musallat olmuş gibiydi. Sonradan öğrenecektim ki söz konusu kan kaybından ölen cesetlerse ve ortalıkta esrarengiz bir kız varsa, kimse güvende değildir. Çünkü şehirde geçen yılda benzeri bir-iki kaybolma vakası olmuş bir tane ceset bulunmuştu. İnternet haber arşivlerinde bulunuyordu. Elif’in son geldiği okuldan C.T. (17) ölü bulunmuştu. Çocuğun kanı çekilmiş gibiydi ve kanlarla öldüğü yere bazı harfler yazmıştı.  “Res...Bat....İt...Tar...i...Os..ağ..ki...ap”. Anlamsız görünüyordu ama giderayak bir şifre bıraktığını tahmin etmiştim. Üstelik öyle akıllıca bir şifreydi ki sanki öldürüldüğünde gazeteye en son gittiği yerin yazılacağını tahmin etmişti. Ölmeden önce kütüphaneye gittiği ve o gece kaybolduğunu yazmıştı gazete. Bende bu yazan harfleri alarak doğrudan il halk kütüphanesine gitmiştim. Gittim ama bin türlü ihtimal vardı, cümle olabilirdi, tek bir kitabın ya da birden fazla kitabın adı olabilirdi. Bozuk yazımı bahane ederek kütüphane görevlisine bu harfleri gösterdiğimde tarife uyan iki kitap uyduğunu söylemişti. İkisini de depodan çıkartıp getirmişti. “Batıl İtikadlar-Doktor Resuhi bey” ve “Tarih-i Osmanağazade” isimli iki kitaptı. Kitapların baş kısımlarında kurşun kalemlerle bazı notlar alınmıştı, ama yazılan sayfalar koparılıp alınmıştı. Tesadüfen olduğunu sanmıyorum, muhtemelen arkasında iz bırakmak istemeyen Elif yapmıştı. Sonradan bu paranoyakça düşünce ipuçlarım yetersiz kalınca yerini boş hayale bıraktı. Saçma sapan şeyler uydurmuş olmalıydım kendi kendime. Organ mafyası varken esrarengiz bir kız seri katillik yaparak mı genç erkekleri öldürecekti tam filmlik! Sonradan dünya üzerinde daha eski ve daha karanlık şeylerin dolaşacağına hükmedecektim.
Her şeyden vazgeçmiştim ve diğerleri gibi Elif’le daha fazla samimi olmaya başlamıştım. Belki biraz ketum biriydi ama karanlık bir yönü olamazdı değil mi? Bir gün nasıl estiyse bilmem bizi evine davet etmişti. Öyle parti daveti gibi değildi. Etüde kalmış iki-üç arkadaşla birlikte bizi davet etmişti. Bizde gitmekte bir sıkıntı görmeyerek otobüse binerek önce anayolda indik ardından da evine gittik. Hatta giderken saçma düşüncelerimi ortamda anlatarak sempati yaratmayı bile düşünmüştüm Elif nezdinde. Şimdi düşünüyorum iyi ki yapmamışım. Konağın zindanlarına zincirlenip Elif’in yeni kölesi olmak istemezdim doğrusu. Zaten yaşadığı ortamdan bile bir gariplik olduğu belliydi. Kurumuş ve devrilmiş ağaçlar, yer yer vıcık vıcık yeşil renkli balçıkların göründüğü ufak su birikintileri, yosun tutmuş duvar dipleri ve taş heykeller, ölü bir bahçe ve sarmaşıklarla kaplı kasvetli bir konak. Konağın arka tarafında kümbete benzeyen, ardiye gibi sadece kapısı olan bir taş bina. Birkaç kuzgun ve kötü bakışlı baykuş. Korku filmlerinden çıkma bir yer. Evin içerisi ise en az dışarısı kadar garipti. Yüzyıllık eşyalar, mobilyalar ve tablolar vardı içeride. Birkaç eski koltuk, duvarlara asılı kırmızı renkli kalın kadife perdeler, duvarlardan sarkan kılıçlar, hançerler, yatağanlar, baltalar, tabancalar, kalkanlar, ok ve yaylar, mızraklar ve bazı bazı miğferler ile tam bir müzeydi. Altın işlemeli yada kakma şamdanlar, sedef işleme kutular, billur kadehler ve daha bir nice şey de cabası. Bizi birkaç koltuk, yanan bir şömine ve üstünde kitap rafları bulunan, rafların üstünde büyükçe bir tablo. Ayakta durmuş, asil duruşlu, üzerinde Osmanlı tipi sırmalı kaftan, beli kılıçlı, eli topuzlu, kır renkli burma pala bıyıklı, ve garip bir şekilde uzun saçlı koca sarıklı bir paşa dedenin resmi duruyordu. Paşa'nın duruşu ve bakışları Elif'i andırıyordu ve oldukça ürkütücü görünüyordu. Gözleri çukur kalmış, enteresan bir tipti. Bu odada oturup sohbete başlamıştık ama beni sanki kitap raflarına çeken bir şey vardı. Elif kitaplara dikkat ettiğimi görünce kitaplara bakabileceğimi söyledikten sonra diğerleriyle birlikte bahçeyi gezdirmeye çıkacağını belirtti. Onlar çıkarken ben resme baka kaldım. Resim eski gibiydi, paşa dede diyordum ama yakın döneme ait değildi daha eski gibiydi. Elif resme baktığımı görünce ona dedesi olup olmadığını sordum. Aileden birisi olmadığını ama kendi ailesiyle bir akrabalığı olduğunu, saydığı bir büyüğü olduğunu söyledi. Resmin yan tarafında bazı yazılar vardı belli belirsiz ve buna dayanarak kim olduğunu sordum. Kendisi de bilmiyormuş, tek bildiği Romanya civarından bir derebeyi olduğunu, paşa dedesinin gelirken getirdiği yönündeymiş. Bahçeye çıkınca diğerleriyle içime bir kurt düştü ve neden bilinmez fotoğrafını cep telefonumla çektim. Daha sonra da kitaplara baktım. Sekiz-on tane vardı ve hepsi Osmanlıca’ydı. Bir tanesinin üzerinde çok fark edilmeyecek ölçüde ufak bir kan izi duruyordu. Bu dikkatimi çekince onu açıp baktığımda oldukça ince ve bazı sayfaları dolu bir kitap olduğunu gördüm. Yazıları günümüz alfabesinde yazılmıştı ve günlükten ziyade bir mektuba benziyordu. Kütüphanedeki kayıp kitapların sayfaları burada sapa sağlam günlüğün sayfalarında yazıyordu! Elif’in bile fark ettiğini sanmıyordum aksi halde bunu ortalıkta bırakmazdı. Kimse görmeden çantama attıktan sonra bahçede Elif’lere katıldım. Öyle çok akıcı bir sohbet dönmüyordu ama sırf Elif’in cazibesine yanında sabahlara kadar durabilirdik. Daha sonra ışıkların azalmaya başladığı akşam vaktine doğru eve doğru yollandık. Defterden kimseye bahsetmedim. Eve gider gitmez bilgisayarımın başına çökerek elimde duran karanlık sayfaları inceledim. Bunu yazan kişi Elif’in geçen yıl ki kurbanlarından birisi olmalıydı. Ölmeden önce bulduğu bu deftere son ifşaatını yazmıştı. Ama ifşaatı okumadan önce aldığı kitap sayfalarını okumaya başladım.
(Alıntıdır: Gölge-E Dergi, Temmuz 2010, “Kanlı Peri Kızı-2”’den)
Tarih-i Osmanağazade adlı Edirne şehir tarihinden bahseden kitapta şu kısımlar vardı:
"...Sultan Mahmud Han-ı Sani devrinde Rumeli memleketlerinde envai çeşit türedi ayanlardan biri vardı ki hepsinden daha zalim ve daha melun bir bey vardı. Perioğlu Kasım Bey derler Tuna nehri kıyısında, Vilayet-i Rusçuk'a bağlı Mezarhisar mevkiinin ayanı idi. Bu adamın zalimliğinin ve gaddarlığının ölçüsü hududu yoktu. Köylüden yok pahasına vergi alır, zulmeder, karşı geleni çekinmeden öldürürdü. Bu adama kimse karşı koyamazdı zira o civarda kendisi hakkında anlatıla gelen, aileden gelenlerin dahi kabul ettiği bir rivayet vardı. Rivayet o dur ki Kasım Bey'in babası Rüstem Beşe, bir gün Tuna'nın karşısına geçip Vilayet-i Eflak'ın (Romanya) ormanlarında avlanmaya gider. Malumunuzdur ki bu yöre insanı hortlaklara ve ecinnilere fazlaca itikad etmekte olup (inanmakta) demelerine göre iş bu ormanda Rüstem Beşe bir peri kızıyla bir şekilde münasebet kurar. Denilene göre fırtınalı bir gecede Rüstem Beşe'nin kapısının önünde bir erkek çocuk bulunur. Rüstem Bey o peri hadisesini hatırlayarak periden olma oğlunu kendi ailesine katar. İşte Perioğlu Kasım Bey budur ki lakabı burdan gelir, ailenin kendisi dahi bunu kabul eder. İnsan üstü bir yaradılışı bulunduğundan oldukça heybetli ve korkutucu görülen Kasım Bey'in bir yönü daha vardır ki insan olmadığının kanıtıdır bu rivayeti yöre papazından da dinlemişliğimiz vardır kan içmektedir. Bölgede devlete sırtını dayadığından kimsenin bir şey edemediği bu za
lim böyle kan içe içe bir asra yakın ömür sürmüştür. Ailesinden gelenlerde de bu lanetli hastalığın geçtiği ve onların insan olmadığı o yöre insanlarınca anlatılmaktadır. Bu nedenle o kan içicilere bu anlamda Farisi dilinde (Farsça) "Hunaşam" yani "kan içici, kan içen" denilmiş, o melun ailenin adı "Hunaşamzade" deyu kalmıştır. Bunlar Doksanüç Harbi'nde Edirne'ye gelerek, şehrin çıkışında bu isimle anılan konağı yaptırmışlar ve diğer aileleriyle buraya yerleşmişlerdir. Bu konağın lanetli olduğu ve civarda kaybolan insanların buranın yakınlarında kanları çekilmiş olarak bulunduklarına biz dahi şahitlik etmişizdir. Ama artık rüşvetten mi şeytanlardan ifritlerden yardım almalarından mı bilinmez bu lainlerin, bu melunların hakkından gelebilecek kimse çıkmamıştır. Ailenin üyeleri her ne kadar normal insan olduklarını söyleselerde bizce malumdur ki halkın bu itikadına bizde katılmaktayızdır, bu ailenin soyundan gelenler kan içmekle, periler soyundan geldikleri için lanetlenmişlerdi. Hangi sebeple olursa olsun bu aileden biri masum dahi olsa ölümden sonra hortlamaktadır."
Doktor Resuhi isimli birinin yazdığı “Batı İtikadlar” isimli kitaptan şu kısımlar vardı:
"Batıl addedilen "hortlak" efsaneleri, bugün bile hala Balkanlarda ve bilhassa Karpat dağlarıyla çevrili arazide meskun (yerleşik) bir çok insanlar tarafından derin bir imanla kabul edilmektedir.  Çünkü bu görüşle sabit olmuştur ki bilimin izah edememesine rağmen öldükten sonra yaşayan ve kan emen hortlaklar mevcuttur. Bugün dahi Romanya köylüleri buna inanırlar. Hortlakların bütün gıdasını kurbanlarının kanları teşkil eder. Bazılarının vampir dedikleri bu cins mahlukların köpek dişleri kan gördükleri zaman fevkalade sivrilir ve kurbanlarının şahdamarlarını açarak oradaki kanı emerler. Aynada yansımaları yoktur. Bir hortlağın kanını emdiği insan kadın olsun erkek olsun yeni bir hortlak namzedidir. (adayıdır) Bunlar tıp ölçülerine göre öldükleri halde geceleri mezarlarından çıkarak kanını emecek kurbanlar ararlar. Yarı insan özelliğini taşıyanlar gündüz vakti bulutları kontrol ederek insan gibi gezebilir. Kurbanları adeta hipnotize ve cezb ederek kendi kontrolleri altına alırlar. Hortlakları öldürmek hem çok kolay hem çok zordur. Onlara tabanca, bıçak işlemez. Bir hortlağı kesin olarak yok etmek için kalbine bir tahta kazık saplayıp kafalarını bedenlerinden ayırmak ve ağızlarına sarımsak doldurup tüm cesedi dualar eşliğinde yakmak lazım gelir."
Bizim Elif vampir miydi? Okur okumaz bana da saçma gelmişti. Romanya kökenliydi ve biraz garipti, hatta sonradan bulduğuma göre o tablo diye astığı resim belki mizah belki gerçek bir şeylerin göndermesi olarak tarihi Kazıklı Vlad Drakula’ya aitti. Bu kadar tesadüf üst üste olsa bile Elif vampir olamazdı. Sonra çocuğun yazdıklarını okumaya başladım. Bundan önce adını soyadını internete yazdığım çocuğun geçen Haziran ayından beridir kayıp olduğunu öğrendim. Çocuk Elif’in gelişini, Celal adını öğrendiğim çocuğun ölümünden yola çıkarak vampir olduğunu benim gibi çözmüştü. Hatta başka arkadaşları da ölümleri pahasına olsa çözmüşlerdi ama gördükleri halde ipucunda eksik bıraktıkları bir yer vardı. Ölümlerinin nedeni de bu olmuştu. Çocuk kendi elleriyle bir bilgi yazmıştı: “Bu cinler ve perilerin kılık değiştirmişine dedikleri vampirler, türlerine göre değişmektedir. Bazısı vardır Agval türünden gelir onlara “gul” denir, “gulyabani” misali mezarından çıkar yahut “albastı” olup lohusalara musallat olur. Bazısı ise Saali türü cinlerden olup, Sılat veya peri dedikleri, sihir yapabilen ve diğer cinlerin bile korktuğu büyücü dişi cinler olanların soyundan gelenler ise bir vampirden farklıdır. Değme Cadıcılar ve Hortlakçılar bile onlarla başa çıkamaz. Osmanlı tarihinde adı geçen Eflak Voyvodası Kazıklı Vlad için de halk arasında, dedesi Mircea’nın bu perilerden biriyle evlendiği için soyuna peri kanının karışıp, torunu voyvodanın ölümden sonra mezardan çıktığına inanılır.”
Çocukların atladığı şey buydu. Elif’in gizli bağlantısı. Elif aslında sadece bir hortlak değil, peri soyundan geldiği için belli güçler taşıyan oldukça güçlü bir türdü. Bu da onu diğer vampirlerden daha tehlikeli kılıyordu. Gündüz uyumasına gerek kalmıyordu. Üstelik en kuvvetli imana sahip birisi onu alt edebilirdi. Filmlerdeki vampir avcısına özenen bu gençlerin sonu ölümle bitmişti. Onun bir üç harfli olduğu gerçeğini göz ardı etmişlerdi. Burada ölenlerin isimleriyle o tarihlerde ölen çocukların gazetedeki isimlerini karşılaştırdım, mekan ve isimler uyuyordu. Şizofren birinin düşleri sanmıştım ilkin ama kibrinden dolayı arkasında çok ipucu bırakmış bir vampirle karşı karşıyaydım. Normalde ayna deneyini görsem bile inanmazdım ama başka kanı çekilmiş cesetler vakaları da yaşanmıştı. 1930’lara dek Edirne’de kaybolan cesetler sürmüş, sonraki günlerde yerel gazetelerden dökümlerini çıkarmıştım. 1931’de bir şekilde ardı kesilmiş. Sonra 2002 Eylül’e doğru yeniden bazı olaylar baş göstermişti. Şehirde küçük çocukları Yıldırım mezarlığına çağıran ve ara sıra kaybolan beyazlı bir kadından bahsediliyordu. Acaba bu Elif miydi? Bundan bağımsız başka garip olaylarda vardı. Yine liselerden kaybolan gençlerden bahsediliyordu. Kan hastalıklarından. Elif’in yeniden döndüğü tarihti bu. Okul kaydına başladığı tarihti. Çözemediğim iki nokta var halen. Birincisi Elif’in o Drakula resmi sadece bir mizah bağlantısı değildi. İnternete de düşmüş, Resuhi bey’in kitabında geçen o inanışlarda özellikle Drakula’nın dedesinin bir periyle evliliğinden dolayı vampirleştiği yazıyordu. Aralarında ya akrabasal ya türdeş bir bağ var. İkinci nokta ise şuydu. Kan emme olayları Eylül’de başgöstermişti ama Ağustos’ta verilen bir ölüm ilanı vardı. Kaybolan çocuklar olayının hemen başlangıcında genç bir kızın ölüm ilanıydı. Elif’i birileri 1930’larda ya kapatmış ya öldürmüştü ama 2002’de her ne olduysa bir şey onu diriltmişti. Bu noktayı aydınlatmak benim yapamadığımı yapıp bir sonraki avcı adaylarına kalıyor. Birde neden öğrenci kılığında gezdiği var. Bunları da bulamadım haliyle. Tabi bu defteri bulabilirlerse, yeni avcı adayları benim göremediğim noktaları görebilirler. Ben olayı garantilemek adına ayna deneyini bir şekilde tekrarlayıp müspet sonuç aldıktan sonra tekrar emin olmak için gündüz vakti, hava bulutluyken ve o dershanedeyken evine giderek aile mezarlığı olarak nitelediği kümbete girdim. Issız ve karanlık, yapış yapış güherçileyle kaplı ve tozdan, örümcek ağından geçilmez bir yer altı dehlizine indim. Aile mezarlığında on beş mezar vardı ki ikisi boştu. Bir tanesi ise lahit şeklinde yapılmıştı. Osmanlıca yazılışını gördüğüm Hunaşamzade Elif hanım yazmaktaydı. Eğer mezar doluysa tüm yazılanlar salakça bir uydurma olarak kalacaktı? Peki ya boşsa? Ayna deneyine rağmen yine de güç bela lahit kapağını açtığımda ne bir koku nede bir ceset bulmuştum. Hunaşamzade Elif hanım hortlayalı uzun seneler olmuştu ve aramızda geziyordu. Ya bir gün bana da musallat olursa?
Korkumu o da hissetmeye başlamıştı çünkü. Kokusunu alabiliyordu. Bende bir an önce ondan kurtulmak istiyordum ama nasıl yok edebilirdim? Bende deli olacağımı bile bile bir mail adresi açtım. Adımı gizledim ve “Maça Kızı” takma adıyla çoğalttığım bu günlüğün çekilmiş resimlerini belli yerlere gönderdim. Vampir fun klüplerine, avcı topluluğu olduğunu iddia edenlere, gizli bilim meraklılarına, okültistlere, wicca ve büyücü topluluklarına, dini forumlara gönderdim. Bir ciddiye alan olurda bu iblisi tepeler diye. Gülebileceğinizin farkındayım. Ama emin olduğum tek bir şey var. Tıpkı benim gibi bu konuyu araştıran birileri bir gün yine olacak. Çünkü Elif vampir olmasına rağmen genç ve tecrübesiz ve arkasında hep bir iz bırakıyor. Maça kızının bıraktıkları onu arayanlara yol olacak ve karanlık noktaları onlar çözecekler. Ben ise bunu çoğalttıktan saatler sonra başka bir yerde başka bir hayatta devam edeceğim. Bir sürü kişinin kanına giren o korkunç hortlakla ben bile yüz yüze geldiysem gerçek bir savaşçı muhakkak onun yoluna çıkacaktır.
SON
                             Mehmet Berk Yaltırık – 5 Aralık 2011 Edirne