21 Haziran 2011 Salı

Zamanı Dilde Algılamak




Geçenlerde eski bir kitabı okurken hep gözümüze çarpan ama teşhis edemediğimiz, ya da bildiğimizi sandığımız için pek deşelemediğimiz bir mevzu gözüme çarptı. Zeki Velidi Togan hocanın "Tarihte Usûl" adlı kitabı, 1950 yılında yazılmış, haliyle dili biraz ağır.
Pek tahmin edilemez bir şey değil doğru, nitekim hepimiz "21.yy'daki İngiliz genci, 400 yıl önce yazılmış Shakespeare oyunlarını okuyorda bir Türk genci 80 yıl önceki yazıları anlamıyor" geyiğine aşinayız. En basitinden sınıflarımızda asılı duran İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabeleri hatırlarız. Osmanlıca eğitimi görmüş bir lisan öğrencisi haricinde pek anlamak mümkün değildir hatta metni günümüz konuşma Türkçesine çevirme ödevleri verilir okulun ilk gününde. Siyasi bir mevzu olduğu dillendirili genelde bunun, yani eski Türkçe'nin unutturulduğu iddia edilir. Kısmen doğru olabilir, dilde yenileşme çalışmaları adı altında pek çok kelime bugün kullanımdan kalktı. İddia yine kısmen doğru yani dilin değişmesi, yaşadığım bir olaydan biliyorum. 2009 senesinde İslam Medeniyati Tarihi dersinde vakıflar konusunu işliyoruz. Hocamız Fuat Köprülü'nün ta 1938'de yazdığı vakıflarla ilgili bir makalede sorumlu olduğumuz konular arasında. Metni okuyoruz ama eski lisana en aşina olanlarımız bile zorlanıyoruz. İlk kez başımıza gelmiş bir şeyde değil. Daha birinci sınıfta Eski Önasya Tarihi dersinde Şemseddin Günaltay'ın iki kitabından işliyorduk dersi. Yakın Şark I (Elam ve Mezopotamya) ve Yakın Şark III (Suriye ve Filistin) (Meraklısına Not 1: 2.cilt Anadolu tarihiydi ve Eski Anadolu Tarihi dersini 2.sınıfta gördük. Ama o kitaptan değil Veli Sevin'in Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası kitabından işledik) Kitapları İstanbul'dan bir arkadaşımız Taksim Atatürk Kitaplığı'ndan bulmuşi 87 basımı ama ilk basımları birinin 1938 diğerinin 1947. Aynısı basılmış. Zaten konu karışık birde lisan eski kafamız bir hayli karışmıştı. Gerçi bunları görmek bir anlamda çok iyi oldu ki tarih araştırmacısı anlamında temelimizi sağlam attık. Ama konu bunlar değil tabi.
Benim Osmanlıcayı öğrenmek için ki yazısından ziyade 1980'lerden önceki kitaplardaki hocaların bu Türkçeyi kullanmaları ve şahsen kulağıma estetik geldiği için daha çok kelime ezberlediğim için dilime yansımıştır. Sanat tarihçisi, tarihçi ve meraklısı hariç Osmanlıca'ya takılan insan pek olmadığından ama bir şekilde bize estetik geldiğinden veya merakımız olduğundan bu öğrendiğimiz kelimeleri günlük yaşantımızda da kullanırız. İster istemez dilimize yerleşir. Ama öyle ağır bir eski Türkçe değildir bu. Bazı kelimeleri (gerek yerine iktiza, içerik yerine muhteva, korku yerine vehm, hariciye, dahiliye, müsebbib, muktedir v.b) ve bazı deyimleri, tamlamaları ve atasözlerini (minel bab ilel mihrab (kapıdan mihraba), haşa minel huzur (haşa huzurdan), alamet-i farika (farklılığını vurgulayan işaret), darb-ı mesel (atasözü), Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan çıkar (gerçeğin parıltısı fikirlerin çatışmasından çıkar)v.b sözler) içerir. Kat-ı tarik (yol kesme), mukatele (karşılıklı öldürme), müsademe (çatışma) gibi kelimeleri bilsek bile espri amaçlı konuşma dışında kullanmayız pek. (Meraklısına Not 2: Osmanlıca öğrenmek İngilizceye benzer. Sözlükle gezmek yetmez, sıklıkla geçen kelimeleri bir deftere not etmeli ve Osmanlıca yazılışıyla beraber ezberlemelisiniz. Yine aynı İngilizce gibi günlük tekrar, pratik ve hatırlama amaçlı bazı Osmanlıca kelimeleri günlük yaşamda kullanabilirsiniz, hem kelime hazneniz genişler hem daha kolay öğrenebilirsiniz. Yazısı başta zor gelir ama matbu metin her zaman daha kolaydır. Dönem gazetelerini okumakta zorlatır ama biraz çalışmayla halledilir.)
Peki bu unutuluş siyasi midir yoksa tarihin bir sonucu mudur?
Siyasi bir karar var ama halk arasında neden yaşamadı ve aktarılmadı? Tümüyle yasaklansa 1930'larda 40'larda yazılmış bu kitaplar uzayda mı basıldı? Tarihte de gördük ki merkez yenileşmeyi savunsada uzun bir süre eski lisan kullanılmış. Ama bir dönem adı gibi eskiyince yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş. Zaten 20.yy'dan bir İngiliz'in Shakespeare'i 16-17.yy İngilizcesinden okuyup anlaması zordur. Sonuçta aynı eski kelimeler konusu her dile özgü bir şey.
Dili değiştiren ve zorlayan şey, onu bazen yok olmaya sürükleyen şey zamandır. Yüzeysel bilgi sahibi olan biri bile bilir dilin yaşayan bir organizma gibi olduğunu. Dil insana benzer. Sürekli bir oluş biçimindedir. Argoya evrilir, jargonda yaşar, terim bile olabilir varlığını sürdürür, kayıtlara geçer veya geçmez sonunda yerini yeni bir kelimeye bırakır. Nasıl bir insanın oğlu ve torunu bir şekilde o kişiden bir yüz, bir işaret taşırsa o yeni kelimede öyle bir işaret taşır. Aduk'un ayı'ya evrilmesi gibi. Bu değişim eskiden yüzyıllar alan bir süreçmiş ama günümüzde internet ve kitlelerin hızlı iletişimi hem algılarımız hem dilimizin evrilmesini etkilemede. Aduk Göktürklerde adukken Osmanlı'da ayı olmuştur. Arada nereden baksanız bin yıl var. Oysa günümüzde 1980'lerin sonunda, Çingene dilinde "yoldaş" anlamına gelen konka, kanka olarak kan kardeşin kısaltmasını çağrıştırdığından onun yerine kullanılmış, 90'ların sonunda kanki olmuştur değil mi? Kanka kelimesi en hızlı evrimini 2010 yılında gördü. Kanka 2000'lerin ortasında emo altkültürünün etkisiyle "qanqa" şeklinde yazılırken İnci Sözlük jargonundan hareketle panpa'ya, pampa'ya ve en sonunda zanza'ya evrildi. (Bu emo ve tikylik sayılan aslında ayyar yada apaş hareketi olan mevzuda ayrı bir yazımın konusudur.)
Yani şu bir gerçek, ben nasıl 1950 yazımı Z.V. Togan hocanın kitabını okurken zorlanıyorsam, bugün Kayıp Rıhtım'da, Kayıp Dünya'da ve Gölge'de yazdığım hikayeleri 2050 yılındaki muhtemel torunum anlamayacaktır. Zamanı aktığını ve değiştiğini en çarpıcı bir şekilde dilde görüyoruz ve dilde algılayabiliyoruz. Ama çok belli etmiyor kendini, misal on yıl önce yazılmış bir köşe yazısında farketmezsiniz. Ama yirmi yıl önceki gazete başlıklarına ve yazılarına bakarsanız, aradan başveren bir kaç argo kelimeden farkedersiniz. Elli yıl öncesini zaten başta belirttim, meselenin başına geliyoruz yani sonuçta. Bizimle beraber yaşayıp ölüyor o da.
Belki internette görmüşsünüzdür, bundan bir kaç yıl önce Ubıhça'yı konuşan son kişi vefat etmişti. Gazeteye sağken verdiği bir röportajda şöyle bir cümle kurmuştu: "Dün bir rüya gördüm, ama şimdi anlatsam kime anlatabilirm ki?" Düşlerimiz ve algılarımızla şekillenen dil onlarla birlikte yok oluyor kaydedilse bile.
Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Yüzyıl sonrasında ancak sözlükle okunabilecek metinler yadığımızı bilmek. Geleceğin müzesinde bir tarihi eser sergisi olmak. İşte bütün mesele bu.

2 Şubat 2011-İstanbul

Tarihe Çok Yönlü Bakmak




Tarih bir acayip ilimdir. Her bir duvarı, her birinin akli dengesi bozuk yapı ustaları tarafından dikilmiş, farklı açılardan bakılmadan bütünü anlaşılamayacak bir binaya benzer. Ama o binanın bütününe bakmak, bütünü kavramak zor iştir. En zor yeride o duvarın o tuğlasının hangi dönemde niye konulduğunu bilmek. Onu çözemeyen adam bütünüyle yanlış görür, yanlış anlar, yanlış bakar. Bütüne birden bakmak lazımdır. Bir tepenin üstünden, bir tepenin ardından, bir karşı taraftan bakacaksın birde gözünü takvimden ayırmayacaksın, zamanın ruhunu anlayışını aklından çıkarmayacaksın.
Örnek verelim hocam;
Elimizde üç ayrı tip var. Üçüde bizim buralardan, zamanda 1999 olsun.
Birinci tip, 99 aldığı için ağlayan tip, “Neden 100 değil de 99?” diye kafayı takan potansiyel psikopat. Ha böyle çok adam var bizde takabiliyoruz neden 70 değil 65 diye de bu kafa apayrı. Bu kafa bundan dolayı ağlayan, arızaya bağlayan tip. ÖSS’ye çalışırken partiye giden arkadaşlarının ardından “kaybedecekler” diye sevinen, iyi bir dershane içindeki şampiyonlarla birlikte yıkılsa “potansiyel rakiplerimden kurtuldum” diye sevinebilecek olan, üniversite koridorlarında sıfırcılardan daha fazla küfür yiyen bir iflah olmaz. Çok çalışmaktan değil işi psikopati derecesine dayandırdığı için sosyal hayattan koparak "Ulan kız arkadaşım yok ama çok çalışırsam hiç yoktan şu boş gezen tayfayı geçerek yükselirim" psikolojisine giren insan tipi. 99 alma olayı ona göre komplo ve ayak oyunudur. Öğretmenler bilerek notlarını kırıyordur. Diğerleri gibi öğretmenler veya hocalar bile onun dehasını kıskanıyordur ve bundan yapıyordur gibi saçma komplo teorilerine inanan bir manyak. Çalışmadığı halde "neden düşük aldım" diye soranlarla karıştırılmamalıdır, bu iflah olmaz psikopat yarının Hitler’i, Napolyon’udur. İçindeki hırs seni beni yakar.
İkinci tipimiz bir satanist. Televizyonlarda haber kanallarına sıkça çıkan elemanlar. 1999 yılında deniz manzaralı bir mağarada,loserın sancaktarı üç gençin şarap çekip aldığı karar ve işlenilen bir cinayetle muhabbet konularına giren insanlar. Her haber kanalında rock konserlerinin görüntüleri eşliğinde bahsedilen adamlar. Metal müzikle rock müzikle pek bir alakaları olmadığı halde değişen bir kuşağın önyargılara kurban olmasına neden olan elemanlar bunlar. Hayat boş, ders boş, aile boş. Kız arkadaş yok, gençliğin bunalımlarının pençesinde, müptelay-ı bar hayatlarda ömrünü sürdürmede.
Üçüncü tipimiz “Of ya bir üniversiteye geçsem” diyen adam. Yani sen, ben. Yani biz. Herkes tarafından öyle bir şartlandırılmıştır ki üniversiteyi okyanuslar arkasındaki ütopya adası olarak görmeye başlar... Herkesin boğulduğu bir denizden kurtularak karaya çıktığını sanır ama ilk vizeyle birlikte aslında yamyamlarla dolu bir adaya geldiğinin farkına vardığında iş işten çoktan geçmiştir... Zeki Müren’in “Gitmek mi zor kalmak mı zor” şarkısındaki hissiyatı taşır bunlar. Yine de kalır. Sen bendir. Orta yoldan gider. Suya sabuna bulaşmaz.
Bu üç tip nasıl biridir diye sorsam? İyi mi kötü mü vasat mı desem nasıl puanlarız?
Tarih burada devreye girer. Der ki: “Birincisi iyidir. İkincisi kötüdür. Üçüncüsü vasattır.”
Nasıl yani? İnekleri övdüğümü, satanizm suçlamasıyla anılan insanlara baştan kötü damgası vurduğumu, sıradan olmayı aşağıladığımı söylüyorsunuz değil mi? Yanıldınız beyler bayanlar.
Yazının başını hatırlayın. Binanın birden fazla duvarı var dedim, farklı dedim. Etikete takılmayacaksınız bu bilmecede. Etiket yani tipler bilmecenin aldatmacasıdır. Karakterlere bakın. En görünen en objektif yönleri ne? Birincinin hırsını ilah kabul etmesi, herşeyi savaş sanması değil mi? İkincisinin en temel en objektif yönü herşeyden vazgeçebilecek intihara meyilli olması, yani aşırı uçlardan en beterine saplanması. Üçüncüsü ne? Üçüncüsü de vasattır fazla söze gerek yok.
Sorunun ikinci kısmı? Tarihi kimler oluşturur.
Cevap: Üçüncüsü hariç hepsi. Çünkü vasat adam tarih yazmaz… Kaybeden bile tarihe kaybeden diye geçerde vasattan bir bok olmaz. İhtilal ve savaş resimlerindeki duran adamdır o. Uzaktan bakar. Hangisi tarih yazdı, konjonktüre göre, hangisi tarihe geçer? İyi vea kötü kahraman veya kurban denkleminde tarihe geçer ama üçüncü adam olmak vasatlıktır…Ya kafayı çizeceksin yükselmekten kendini bitireceksin ya ikinci tip gibi böyle olup iyice dibe düşeceksin.
İyi veya kötü birinden biri tarihi yazar.
Bu tiplere arıza mı dediniz arızalar mı tarih yapar dediniz?
Yazının başına dönün ve mimarlarla ilgili açıklamayı tekrar okuyun.
Post Scriptum/Dipnot/ Hamiş/Derkenar: Tarihin yapısını çözdüyseniz yola devam edebilirsiniz…

16 Ocak 2011-İstanbul

Karahisar Kalesi Efsanesi Üzerine




Karahisar Kalesi’ni bir Afyon’dan biliriz, bir de Kıraç’ın da yorumladığı meşhur türküden. (Okurken herhangi bir yorumu açıp dinleyebiliriz tavsiyem Kıraç yada Hüseyin Turan yorumudur)
Peki adı nereden gelir? Renginden mi? Eski Türkler kuzey’e kara dermiş oradan bir bağlantı mı? Pek işitilmedik bir efsanesi vardır aslında. Üstelik bizim iyi tanıdığımız bir hayal kahramanının da öyküsünü barındırmaktadır.
Raviyân-ı ahbar ve nakilân-ı âsar’a göre; Abbasi Hilafeti’nin ilk senelerinde, Araplar’ın Anadolu sınırlarındaki Avasım bölgesi üzerinden Anadolu’ya akınlar yaptığı, Doğu Roma ordularının da karşı akınlarda bulunduğu dönemler. Arap ordularının arasında Battal Gazi isimli bir komutan vardır. Filmlerden tanıdığımız bu şahsiyet aslında tarihte o bölgede çok isim yapmış, hakkında yazılan hikayeler toplanarak Battalname ismiyle kitaplaştırılmış, bunların türlü çeşidi vasıtasıyla Yeşilçam’a kadar uzanmış bir komutandır. Muhteremin efsanelerdeki yaptıkları ve hikayeleri zaten filmdekini aratmaz ki Cüneyt Arkın filmlerinin senaryosu bu anlatılarla birebir uyuşur. Kayseri’de, İstanbul’da, cümle Rum diyarında Battal Gazi’nin sızmadığı kale, kaçırmadığı tekfur kızı yok gibi bir şeydir.
İşte saldırıların o denli yoğunlaştığı bir dönemde Doğu Roma (Bizans) İmparatoru, komutanlarına bir emir verir. “Arapların ordularında süvari çoktur. Her yerden gelirler” der ve ekler: “Tüm Anatolia’yı gezin. Öyle yerler seçin ve öyle kaleler inşa edin ki Araplar buraları alamasınlar, böylece gözleri korksun bir daha saldıramasın!”. Komutanlar emri alır. Binerler atlarına dağılırlar Anadolu’ya. Böylece bir çok yerde kaleler yükselir yüksek dağ yaylarında. Bunlardan biri de günümüzdeki Afyon o zamanki adıyla Akroenos şehrinin yakınlarına, bir yükseltinin tepesine kurulmuş eski bir Hitit kalesinin harabeleri üzerine dikilir. Araplar akınlarına devam eder ama bir türlü bu kaleyi sindiremezler, bu kalenin adı çıkar. Durum üzerine o mıntıkada ünlenmiş Battal Gazi, çevresine askerlerini toplayarak belki de gurur yaparak kaleyi kuşatır. Normal şartlarda kaleye sızarak kale fetheden bu cengaver, bu kez neden stratejik bir hata yapıp kaleyi kuşatır kış günü kimse bilmez, derler ki nefsine uydu, gurura geldi. Kuşatma uzar da uzar, inada biner. O inat kuşatmanın da Battal Gazi’nin de sonunu getirir. Saldırıların birinde efsanevi Battal Gazi öldürülür. Cenazesi sırasında da yağmur patlak verir, kale yolunda tufan olur ordu birbirine karışır dağılır. Arap ordusu öyle bir geriler ki kaleden çıkan Bizanslılar onları Malatya’ya dek kovalar, Battal Gazi’de oraya defnedilir. Bu uğursuz seferden dolayı Avasımlı Türkmenler, uğursuz bir renk saydıkları siyaha binaen “Kara Hisar” derler. Bu ad söylene söylene ta Selçukoğullarının zuhuruna dek gelir.
Efsaneyi türküden yıllar sonra öğrenmiştim ama gerçek ama doğru bilinmez. Türküsünün hikayesini bilmem ama bir tarihçi olarak acı bir hatırası vardır. 2002 yılında haberlerde Arabistan’daki Ecyad Kalesi’nin yıkılacağı haberleri sırasında, bir televizyon kanalında skeç yayınlanmıştı. Detaylarını hatırlayamıyorum ama kahve ikram eden yeniçeriyle kaleyi yıkmaya çalışan bazı tipler vardı. Skecin sonunda Kıraç’ın yorumladığı bu türkü çalmıştı. Seneler geçti. Ecyad yıkıldı turizm mi siyaset mi bilmem sonuçta tepesine otel dikildi.
Ne zaman dinlesem aklıma düşer Ecyad Kalesi’ni anlattıkları o skeç. Köroğlu zamanının yiğitlerini avlayan tüfeklere karşı, “Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu” demiş ya Köroğlu, kim bilir ömrü meydan savaşlarında geçen Battal Gazi’de “Karahisar icad oldu” temalı bir söz söyleyemeden tarihe karışıp gitti.
Bir tanesini yitirdik, umarım ötekisi sağlam kalır….

16 Ocak 2011-İstanbul

Ya Paralel Evren Ya Rüya Tam Bilemedim Şimdi

Paralel bir evrendeyim... Yine Edirne'deyim. Yine ben, ben'im. Boy, kilo, saç, göz, kaş, bilinç, fikir, huy ve fıtrat aynı. Olaylar aynı, anılar bilindik. Düşler, şizofrenik fanteziler, yazılar, çiziler, yaptığım her şey içinde bulunduğum gerçekliğin aynısı. Hani her şey aynı, tek fark pararlel evren olması. Rüya olmasıda ihtimaller dahilinde tabi ama her rüyada kendimi cins cins olayların ve farklı kişiliklerin içinde gördüğümden, bunda ise herşeyin normal ve tek düze olmasından anlıyorum, paralel evrenlerden birindeyiz.
Hah farklı gerçeklik muhabbetti işte... Sorular pusulardan fırlıyor..."Her şey aynıysa paralel evren muhabbeti ne ayak? Niye anlatıyorsun? Olayı ne?"
Dur bi dinle şimdi...Hah...
Ben yine aynı benim demiştim di mi? Yine bu zamanlar. Eylül. Edirne'den gitme ihtimali var öyle yada böyle. Hani şehirle irtibatım kesildi kesilecek, ne havasında ne suyunda tad yok, nefes alamıyorum, bağrına basmıyor, her geri dönüşümde "Kadersizliğime geri döndüm" esprisini yapıyorum gülmüyor Edirne.
Paralel evrendeyiz ya... Bir cafeye gidiyorum. Ayşekadın'da. Ama hangisi göremiyorum tam. Biri bekliyor beni. Bir kız. Şimdi şeklini tarif ederim ama tanıdık desem değil tanımadık desem değil, hem geçmişten hem geçmişten değil ama gelecekle de alakası yok öyle birisi. Güzel mi? Beğendiğim için objektif davranamayacağım kadar. Ama daha ziyade hoş, sempatik diyebileceğimiz türden. "Muhabbeti güzel". Hay ağzına sağlık, aynen öyle!
Gidiyorum. Gülüyor. Paralel evren olduğunu anlıyorum. Harbi diyorum bak kesin paralel. Normal gerçeklikte beni görse engizisyon mahkemesinin kaldırıldığı için benim canavar sanılıp yakılamama ihtimalime üzülür, Osmanlı ordusu bu tiple "Deliler" bölüğüne koyup düşman üzerine uzaklara salmadığına dair hayıflanır. Ekserisi üç kulhü bir elham okuyor görünce ama bu kız daha farklı düşünür herhalde, zıttım gibi bir şey. Gibisi yok lan tipik güzel çirkin olayı. Hani evlensek "gelin güzel-damat maymun" klişesini birebir yaşar ve yaşatırız..
Neyse gidiyorum. Gülümsüyor. Yanına oturuyorum. Kaçmıyor. Yok diğerleri gibi ayaklarımın ters olup olmadığını da kontrol etmiyor. İfrit'e benzetenler oluyor bazen ondan şaşırdım. Ben neresindeyim olayın tam bilemedim şimdi ama galiba oradaki benle aynı bilinçte olsakta kenardan izliyorum. Utangaç değilim. Normal duruyorum. Sohbet ediyoruz. Tarih anlatıyorum, komik anılarımı anlatıyorum, o anlatıyor, bir tespit yapıyorum, gülüyor, sonra o bir tespit buluyor. Sohbet yavaş yavaş başka mecralara kayıyor.
İçten içe tırsıyorum seyrederken. Saptıkları yer mayınlı arazi. "İnce mevzular". Hani bu cüsseyi taşıyamayacak mevzular, kaldıramadığım mevzular.
İnanmayacaksın kız galiba seviyor. Bu noktaya rüyada çok tesadüf ettim ama bu kadar sarih değil, doğrudan yaşanıyor olay. Paralel evren tezim kuvvetleniyor. Dur devamını dinle. Benim sözlerim ise işin rengini kaçırıyor. Hem kızı üzüyor, hem beni. Acı sözler sarfediyorum.
Şaşırdın di mi? Kıyamet alameti sandında güneşin doğuş istikametini kontrol ediyorsun internetten di mi? Yok lan vallahi billahi istemeyen taraf bu sefer kendim. Yani paralel evrendeki ben. Kız üzülüyor, sinirleniyor.
Sonra kız soruyor. "Neden istemiyorsun?" diyor.
Kendim hayatım boyunca duymaktan nefret ettiğim, korkudan sesimi çıkaramadığım şeyler söylüyor. Neymiş efendim hazır değilmişte, başlayamazmışta, istemiyormuşta. Ağzını burnunu kırasım geliyor. Sokakta kavga eden çift görünce "Ulan benim bir günümü yaşasalar koşa koşa birbirlerine sarılırlar" diyen adamın edeceği sözler değil.
Bahanesini söylüyor kendim sonra. Edirne'den gidilecek. Burayla bağ kalmayacak.
Kız ağlayacak nerdeyse. "Allah belanı versin lan" diye beddua ediyorum. Duymuyorlar. Durumun komedisine boyut şeytanları gülüyor. Kız sesi titreyerek: "Mesafeyi mi sorun ediyorsun?" diyor. Yok lan ben mesafeyi sorun etmem. Platonik deneyimde üstüme adam tanımam, iki yıl, beş yıl, on yıl gider öyle.
Kendim "Yok" diyor, "Mesafeden değil." diyor. Kız nedeni soruyor. Neden herşeyi bitirdiğini soruyor olanca masumiyetiyle.
Kendim olanca yavşaklığıyla, iticiliğiyle ama bir o kadar da haklı şekilde, yıllarını cephede geçirdikten sonra boşa savaştığını idrak eden savaşçı gibi, hak verilemeyecek gibi olmayan bir halde diyor ki:
"Şimdi canım. Ben on yıldır bu şehirdeydim. On yıl cefasını, sıkıntısını gördüm. İyiliğini de gördüm. Şaşıracaksın belki. Yıllardır yalnızım, karşıma sen çıkıyorsun, kendi ellerinle bana aşkını sunuyorsun. Evet redd ediyorum. Neden biliyor musun? On yıldır bana gün yüzü göstermeyipte gidişimden bir hafta önce hayatımın ilk aşkını gönderen bu şehrin salak ve kötücül espri anlayışına kızıyorum!"
Masadan kalkıyorum. Kız ağlıyor. Cafe'den çıkıyorum. Kız bakakalıyor ardımdan.
Ardıma dönüyorum. Ağzımdan çıkan söz çift yüzlü Acem kılıcı gibi bir tokat. Bir yüzü bana bir yüzü Edirne'ye çarpıyor:
"Canım. Ben zamansız gelen aşkın ancak üstüne s.çarım. Sende sıç"
---------------
Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Mevzu bahis şahıs bunları anlatırken bilinci son derece açıktır. Alkol almamıştır (Ramazan dolayısıyla alkol almadım gençler) Ha bunları ne ara gördü, ne ara yazdı, çaktırmadan boyutları mı aştı paralel gerçekliklere yatay geçiş mi yaptı bilemiyoruz. Adamın namı gulyabani. Lakabı da kendi de tekinsiz. Bulaşmamak lazım. Deliyle deli olun. He deyip geçerseniz müteşekkir olurum.


Mehmet Berk Yaltırık
6 Eylül 2010 – Edirne

Üniversiteye Dair




Üniversiteli Olmak öncesinde biraz efsanedir, sonra yegane sebeptir, yaşam amacıdır, o olununca her şeyin bitmesidir, nirvanadır. Bir vize gecesi dostlarla şarap şişesi elden ele dönerken, ertesi gün sınav olacağı gerçeği kafaya dank ettiği zaman farkedilir, anlaşılır. Kadim zamanlardan bir rehberlik hocasınında dediği gibi: "o ortamı en azından görün!"dür.
Fırsatlar değerlendirilir, göz açılır, kafa kullanılır, kişi kendini geliştirebilirse, yaşanan acılar ve sıkıntılar deneyim olarak döner, gerçekten yaşanılası bir deneyimdir, aşk, dostluk, hayat gibi temel alanlarda hayata atılmadan önce en sağlam deneyimleri yaşayabileceğiniz bir şeydir üniversiteli olmak. Aslında biraz lise kafasındadır. Yaşarken çok sövülür ama ayrıldıktan sonra da fazlasıyla özletir kendini. Girmeden önce "dünyanın dört bir köşesinin kralı" olmak, girdikten sonra "feleğin çemberinden geçmekte olan serdengeçti" olmaktır.

Yaşanılasıydı kısacası.

Ve Sonunda bitti. Mezuniyetime daha dört gün var. Finallerin bitişinin okulun bitmesi olarak algılamaya alışmış bünye ya, geçen cuma finaller bitti, mezuniyete dört gün var, ne öğrenci ne üniversite mezunu diyebileceğim iğrenç bir dönemde ve süreçteyim. Üniversite bitiyor, hayata atılacağız insan biraz merak eder garipser durumu ama bende tık yok. Zaten iyi kötü bir dört yıl geçirmişim iyi şeylerde güzel şeylerde yaşamışım az biraz kötü şeylerde ama güzel bir ortam, güzel insanlar ayrıca dört yılın sonunda diplomanın verdiği çocukluk hayalim olan “tarihçi” olmanın gerçekleşeceği mezuniyet beni sevindiriyor. Neyse bunlar başka mevzulara ait şeyler ben yine konuma döneyim yani üniversiteye. Baştan söyleyeyim bu dört yılımın olaylarını anlatan bir günlük ya da “Bir Öğrencinin Anıları” tadında tarihte yan rol oynamış eski politikacı tadında bir yazı değil. O nedenle “Benden bahsetmiş mi?” hevesi ile okursanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Belki birkaç anekdota veya anlattığım anıda kendiniz görebilirsiniz, ama bu bir ifşa yazısı değil.

Mezuniyetin kapıma dayandığı şu günlerde, kendimi 2002 Haziran İlköğretim mezuniyeti, 2005 Haziran Lise Mezuniyeti günlerine yeniden götüren bu süreçte dört yılımın ne olduğunu, ne beklediğimi, neyi gördüğümü, neyi bulduğumu anlatacak olan bir yazı. Üniversite'ye yeni başlayanlarınız için bir istihbarat raporu, bitirenler için bir anı. O yüzden lafı uzatmadan, meslekten bir tarihçi tadında başlayalım hikayemize.

Sizi bilmem de bana “üniversite” nedir diye soracak olunursa, aklımda uyanan ilk imge ve bana her zaman üniversite imajını hatırlatacak şey, 2006'da ÖSS'ye hazırlanırken duyduğum ve kafamdaki üniversite imajını uyandıran, 2005'te “Hayalet Kız”, “şarkı yazdı intihar etti”, “bizim üniversitedendi” denilen Hukuk öğrencisi İrem'in “Kölem Ol” şarkısıdır. Hani “Hayalet Sevgilim” şarkısı olan, sakın ha “Sazlıklardan Havalanan”ı söyleyen İlhan İrem'le karıştırmayın konu acayip kaçabilir. Aşağıda link var isteyen dinleyebilir. O zamana kadar kafamda üniversiteyle ilgili belli bir imaj yoktu. Hani üniversiteyi biliyoruz ama üniversite denilince aklımıza gelen tek şey ÖSS sınavı. Malum zor dönemlerden geçmiş bir toplumuz, haber kanalları da sağ olsun zihnimiz doğrudan doğruya olumsuz şeyleri kavramaya alışmış. İnsanın kafasında en azından 2003 dizisindeki Kampüsistan dizisinden bir kıvılcım olur bir fikir olur değil mi? Bizde çimlerde oturup eli gitarlı insanlar bile yok sadece ÖSS var. O da bir imge değil, aklımıza geldikçe zoraki test çözdürten bir şey net bir tanımı yok kafamızda.

Zaten üniversiteyi de tanımışlığım yok. Benim için üniversite kavramı ilkokul sıralarında, arada TRT'te yabancı dil derslerinde konuşma – diyalog canlandırmalarında gördüğüm gözlüklü insanlardı. Bunları hatırlayanınız çıkar, eskiden Ali Kırca'nın “Siyaset Meydanı” programlarında gözlüklü, eli çenesinde, zor soran akademisyen modunda öğrenciler vardı. Zaman içerisinde eğitim sistemi laçkalaştıkça biz de bozulduk, dolayısıyla o gözlüklü öğrenciler, elleri çenelerinde tarihe karıştı, meydan Abbas Güçlü'yle, Okan Bayülgen'in derste konuşanı uyarır gibi yarım saatte bir dürttüğü gürültü çıkaran gençliğe kaldı. Neyse lafı dolandırmayayım, 6.sınıftan sonra kafamda yine belli başlı bir imaj yoktu. Benim için üniversite, sürekli tarih çalışabileceğim sayısalla yüz göz olmayacağım bir alandı. Lise de de bu yöndeydi. Lise de lafı çok geçti ama yine kafamızda somut bir fikir yoktu. Lise son'da da üniversite hedefimizi belirginleştirmek adına bizi İstanbul'a götürdüler ama orda da sadece kantinde oturup akşamına Taksim'i dolanıp, o dönemde yeni çıkan “GORA” filminin sahnelerini, repliklerini tekrar tekrar konuşup gülmekten başka bir şey yapmamıştık.

İlk ÖSS'mi kaybettiğimde sistemin kaldırılması için dua eden, Aysun Kayacı'nın bile “Tarih “ bölümüne girdiğini gazetede okuyarak depresyona girmiş talihsiz bir bireydim. O yaşlarda kızlardan dolayı depresyona girilir anlarımda kafanda belirgin bir şekli, hedefi olmayan ben bu nedenlerden ötürü depresyondayım. Ama insanların “Gir ve kurtul” dediği bir yer benim için. O dönemler kafamızdaki en belirgin düşünce şuydu. Lise sonrası hayat batan bir gemiydi. Bu yüzden ÖSS filikalarına atlayarak puanımıza göre bir adaya çıkmamız gerekiyordu. O nedenle dershane kapılarına kapılandık çiftbozan leventler misali. Bizde o psikolojiyle hareket ediyoruz, kaybedince depresyona vuruyoruz. Öyle bir düşünce ki belli bir hedefimiz yok. Tek görev tanımı var: “Neresi ve ne olursa olsun kazan, kapağı bir yere at.” Hani o dönemlerde hiç birimizi durup ta “Ya ben bu kadar arzuluyorum ama bana mutluluk getirecek mi?” diye sormadık. Sormaya fırsat bulamadığımızdan değil, büyüklerimizden gördüğümüz gizli bir “iş ve maaş” korkumuz vardı. Ama bu korku bile o psikolojinin yanında zayıf kalır. Bu soruyu ben kendime o dönemde sorduğumda “Her halde lan” diye yanıtlamıştım kendimi. Dershane dönemindeyiz, her gece her gün test çözüyoruz, kafa zombi beyin pekmez kıvamına gelmiş, Hasan Sabbah'ın cennet fedaileri gibiyiz. Vermişler kafamıza cennet bahçesi yerine üniversite bahçelerini, huri hayali yerine genç kız düşlerini felan o kafaya biri “Seni üniversiteye gönderirim” dese hançeri çekip tek başına Selçuklu ordusuna da dalarsın, Alamut kalesinden aşağıda atlarsın o derece.

Dershane kafası ve psikolojisi de ayrı bir acayip. ÖSS'ye hazırlanıyorsun, rakibin saydığın adamla geyik çeviriyorsun. Bu nedenle içinde garip bir his var, test çözmek için teste oturup hayal kurarken değilde, arkadaşlarında sohbet ederken sızlayan acayip bir vicdan mekanizması geliştiriyor bünye. Sinemaya, bara giderken Ya da kitap okurken felan sanki içten içe “ailesinin parasını kumarda kötü alışkanlıklarda yiyen 80'li Türk sineması gençliği” gibi hissediyorsun kendini. Garip bir duygusal durum yani. Düşmanınla dertleşiyorsun, o gün dershaneye gitmeyince ailenle tartışıyorsun, milletin oğlu kızı sana övülüyor iğrenç rezil bir durum. Benim durumum ise biraz trajikomikti. Bunlar yine var bende ama her gün dershaneden çıkıp bilen bilir şehrin içindeki yerleşkenin önünden geçip eve öyle gidiyoruz. Yol arkadaşım karşı kaldırımdaki kafelerdeki kızlara ve muhtemel avlarına bakıyor. Ben ise üniversite tarafına. Bir binadaki kırık camları görerek “Bu mu üniversite?” diyorum. Bir yandan rehberlik hocamız bizi daha iyi güdülemek adına “üniversite kafeteryasında kız kesmenin dayanılmaz hafifliği”ne dair anektodlar veriyor, ergen bünye acayibe bağlıyor böyle günlerimiz geçiyor.

İşte o buhranlı günlerde sanırsan 2006'nın bir Nisan gecesi, hayalet kız İrem'in “Kölem Ol” şarkısı benim kafamda ilk kez, kendime göre ideal bir üniversite imajı oluşturuyor. Ondan önce kafeteryada kız kesme anektodları var belki ama biz bunu zaten lise de de yaptığımız için üniversitede yapmakla aynı şey sanıyoruz. Bünye yukarıda bahsettiğim gibi pekmez kıvamında bir beyinle olayın ayırdına varamıyor. Ama bu hedefe ve koşullamaya dair ilk ve keskin imaj bu şarkıdan sonra oluşuyor. Şarkı ilham gibi giriyor beynime, onu düşünüyorum, ögelerine ayırıyorum. Sözlerini sallayın gitsin iç unsurlarına bakın. Şarkı stüdyo veya oda kaydı değil salon kaydı. Salon'da kaydedilmiş. Bir öğrenci evinin salonunda. İşte kafamda ilk oluşan imaj. Bir öğrenci evi. Kızlı erkekli sesler geliyor, arada televizyon var yani her türlü özgür bir ortam. İster kızlarla şarkı söyle, ister arkada “bar depresifi” tadında televizyona takıl. Sonra durum netleşiyor. Arada kızlar eşlik ediyor, gitar sesi, erkek sesi geliyor, eğlenceli bir ortam var belli. Hatta İrem bir ara tonlamayı şaşırınca erkeklerden biri takılıyor (bizim üniversitede yaptığımız sayısız komplimanlardan biri belki de kim bilir) esprisi giriyor, şarkı devam ediyor. İşte kafamda üniversite tanımı yerine oturuyor. Eğer o şarkıyı duymasam ben yine üniversiteye girerdim ama kafamdaki o tanım olmadan girerdim ve bir çok şey eksik olurdu. Dedim ki kendime “Üniversite: Kızlı erkekli, eğlenceli, şarkılı, türkülü ortam”. Ortam kelimesi asosyal bir birey olarak umurumda değil ama asosyal bünye eğlenceye aç, gün gece demeden çalışmakta, yarış var, onun bunun çocuklarıyla (küfür olanı değil) karşılaştırılmak var, mecburen çalışmasının ödülünü almak istiyor. Hani gelenekçi toplumdan geliyoruz, ilahi bir adalet mekanizmamız var zihnimizde her çekilen acı ödüllendirilir düşüncesi var kafamızda.

Zorlu bir süreçten sonra ÖSS'ye girdim. Kazandım. Yalnız ortada ters giden bir şeyler vardı. ÖSS sistemi ve önceki süreçten bahsettim kafa sürekli olumsuza odaklanmış ya yine bir yerlerden bir şeyler bekliyorum. İstediğim bölümü ve istediğim üniversiteyi kazanmama rağmen gram sevinç yok. Hani şaşkınlık durumundan olsa gerek. Yaşıtlarım eve geldiğinde şaka yollu “Artık bize üniversiteden hatun ayarlarsın” diyorlar, göz kırpıyorlar, “Kendimi kurtardım da sizi aradan çıkarması” kaldı diyerek baştan savıyorum acayip bir dönem. Psikolojik durumumuzun getirisiydi bu. Kafamızda öyle bir üniversite koşullanması yaratmıştık ki girer girmez her şeyin ayağımıza getirileceğini sanıyoruz. Serde bir züppelik var, üniversiteye girdim havası var. Bir acayip dönemi böyle açtık, öyle böyle dört yılda şükür kapattık.

Üniversite başladığında ilkler gerçekten acıydı. İlk vize, ilk final vesaire bir çok ilki buna katabiliriz ama görece güzel bir yaşantı oldu. Çimlerden sahneye, kütüphaneden sıralara, gezilerden tozulara, şenliklerden finallere bir dört yıl iyi kötü geçti. Bir nefeste geldi geçti ve şimdi olduğu gibi mezuniyet kapıya dayandı. 2002 Haziran'ın da lisenin, 2005 Haziran'ın da üniversitenin heyecanı vardı, merakı ve sıkıntısı vardı, LGS sancısı, ÖSS acısı vardı, sonrasında vizeyi, finali, tek sınavı, yaz okulunu gördük sıra arkadaşlarımızla. İnsanın ders, aşk ve hayat zorluklarıyla en hemhal olduğu dönem olmasından dolayı alkolle haşır neşir oldu bünye. Sahne tozuyla, alkış sesiyle asosyal canavarı tarihe gömdük, yeni bir çağ açtık. Final sabahında sövdük, isyan ettik, gazlandık, içimizdeki şeytanlara ders notlarını bükerek giriştik. İlk dönemde Osmanlıca okuduğumu görebilen dedeyi toprağa verdik. İlk amatör hikayelerimi yazıya geçirdim, ilk oyunumu yazıp sahneye koyduk, ve ilk kez kendi yazdığım bir karakteri oynadım. Kısacası dört seneyi iyisiyle güzeliyle bitirdik. Bir dönemi de böyle kapattık işte.

Üniversiteyi boş geçmemek lazım. Topluluklara katılın, tiyatro yapın, şiir yazın, öykü yazın, dergi çıkarın, Hiçbir şey yapamıyorsanız zaten inekler kadar not alamazsınız iki haftalık çalışmada yeter eğlenmekten, okumaktan, gezmekten, görmekten, sevmekten çekinmeyin. Dört yılın getirisi kadar götürüsü de çoktur, ne kaparsanız o yanınıza kar kalır. Ben bunu ilk senemde fark ettim. Bu şarkı sayesinde oldu bu. Sözlerini boş verin arka fona odaklanın. Şarkıyı söyleyenler gibi çimlerde öylesine takılıp gitar çalana şarkı söyleyenlere de eşlik ettim, şarkının arka fonunda sohbet edip gülüşen tayfa gibi her türlü muhabbete de girdim, gitar çalamasam da sahneye çıktım, yeri geldiğinde bar depresifi gibi trip yapıp kendimi odaya kapatıp televizyona kitaba gömdüm kendimi. Kısaca kafama göre yaşadım. Şarkının o saydığım öğeleri de mesajı da buydu dinleyince anlayacaksınız. Yani sözün özü kafanıza göre yaşayın, kendinizi uykuyla, merkez kantinde karpuz büyütmekle sınırlamayın, kafadan girin üniversiteye, sınav zamanı ders notunu, sonrasında eğlenmeyi unutmayın. Şu dört yılı sıkıcı bitirmekte var, hatırladıkça özletir gibi bitirmekte. Marifet ikincisi gibi bitirmekte. Alttan dersler olsa da, yaz okulu olsa da işkenceye çevirmemenin sırrında yatıyor.
Beş yıla, altı yıla uzasa da bir kere kep attıysan ucu geliyor her güzel şey gibi.
Devran geldi çattı. Üniversite bitmek üzere. Hep derim, alttan ders kalsa da dört yıl kafada bir dönem olur, onun hissiyatı ayrıdır. En iğrenç dönem şu içinde bulunduğum geçiş dönemidir. “Keşke cuma günü mezun olsaydık, şimdi törene kadar öğrenci desen değil mezun desen değil. Böyle "tövbe estağfurullah bişey" olduk” hissiyatı var bünyede. Atlatılır gider. Her şeyin sonunda şu dört yılın muhasebesini yapmaya kalkmanızı hiç tavsiye etmem. Elde ettiklerinizin yetmemesi aklınızı kesmemesi de var, hiçbir şey elde edemeyip kafayı çizmekte var. Bir Tatar atasözünün dediği gibi “Bir ölüyü çok kıpırdatırsan, ya osurur ya s.çar” diyerek mevzuyu deşelememek, güzelliklere, zafere ve uzasa bile mutlaka bitişe odaklanmak gerek.

Bir devir kapandı. İrem'in şarkısının devri geçti. Artık yeni bir dönemde yeni bir şarkı bulup, yeni hedeflere ve yeni anılara, yeni ortamlara el atmalı. İyisiyle kötüsüyle üniversite maceramız burada kapandı. Atımıza atlayıp yeni maceralar için yol alma vakti geldi artık. Hayata atılma vakti geldi çattı. “Mızraklarınızı alın, kılıçlarınızı çekin! Göğüs göğüse çarpışacağız!”

7 Haziran 2010 Pazartesi - Edirne

Son Gulyabani Kimdir?





Gerçekte kim olduğunu, neci olduğunu çok az kişi bilir...

Rivayetlerde çeşitli isimlerle zikredildi. Wyern, Gece Gezen, Leyl-i Namevtiyân, Mezar Uğrusu, Seyyah, Büyücü, Şaman, Efrasiyab, Yaltorok, Muhayyel...

Hakkında çok şey anlatıldı. Kimi uzaylılar yahut Annunakiler tarafından işgal öncesi gönderilen bir istihbaratçıdır tarih okuması, siyasete merakı, gözlem yapması bundan dedi...

Kimi insan kılığında Kaf Dağından dünyaya sürülmüş bir ifrit olduğunu, yüzlerce yıl ömür sürdüğünden tarihi bundan bildiğini, pek çok kılığa büründüğünden dolayı birden fazla rol yapıp farklı karakterlere bürünebileceğini söyledi...

Kimi geçmiş zamanlarda kendi zamanını ararken talihsiz bir şekilde karanlık çağlardan günümüze gelen bir zaman gezginidir, zaman makinesini icat ettiğinden tarihi yaşarmış gibi anlatması doğaldır dedi...

Kimi son büyücülerdendir, gücünü harcamaz kendini göstermez her altmış yılda bedenini yeniler, hem tarihe hem gizli bilimlere merak salması bundandır dedi...

Kimi Kırım'ın kuzeyindeki Tatar bozkırından gelme bir şamandır, ruhlara hükmeder, tarihten istediği ruhu getirip yaptığı şeyleri anlattırır yaşarmış gibi anlatması bundandır, rol niyetine kişinin ruhunu işler, ruhunu bedenlere taşır yeniden doğup durur dedi...

Kimi hüküm zamanını bekleyen Efrasiyab Kağan'dır, dünyayı fethetmesi Azrail Koca’nın takdirine neden olmuş, ona ömür verilmiş, yeniden ordularının gelişini bekler sevkül ceyş ve tabiye ilimlerine merakı bundan gelir dedi…

Kimi basit bir gezgindir, Seyyah der kendine gittiği yerdeki duyulmamış işitilmemiş hikayeleri alır toplar, oradan oraya savrulur dedi…

Kimi alelade bir masalcıdır, hikayeleri ve rivayetleri duyar, kendince evirir çeviri hikaye yazar, onları anlatır, meddahlık eder dedi…

Kimi Wyern ismiyle basit bir fantastik edebiyat meraklısıdır, hayalperestliği buradan gelir dedi…

Kimi Gece Gezen namıyla maruf bir vampir’dir, geceleri mezarından kalkıp gezer, nice ömür sürdüğünden duyduklarını değil yaşadıklarını anlatır hatta hortlak kere hortlaktır dedi…

Kimi Muhayyel’dir, hayalperesttir, hayal kurar, duyduğunu gördüğünü değil kafasında kurduğunu anlatır bir garip uydurukçudur dedi…

Kimi Yaltorok adıyla kuzey bozkırından gelme bir savaşçı olduğunu, solucan deliğinden ve dahi paralel evrenlerden geçerek, zamanı ve mekanı delerek günümüze geldiğini, eski kafalılığı ve geçmişe meyli buradan geldiğini  söyledi…

Kimi Leyli Namvetiyan diye, bir şekilde insan gibi davranan mezardan gelme zombi olduğunu, eskiden beri yaşadığından dolayı tarihe, büyüyle diriltildiğinden dolayı da gizli bilimlere ilgi duyduğunu söyledi…

Kimi de diyardan diyara kısmetini kovalayan bir mezar uğrusu olduğunu, çokça yer gezerek tanınmamak için birden fazla karakter uydurabildiğini, uydurukçuluk kabiliyetini geliştirerek değme meddahlara taş çıkarabildiğini, kılıktan kılığa girmesinin nedeninin bundan olduğunu söyledi…

En bilineni yeryüzünde yürüyen Son Gulyabani olup kendi aleminin hikayelerini anlatan tekinsiz bir masalcı olduğu yönündedir. Kimsenin göremeyeceği ama sürekli yanında taşıyarak içindeki hikayeleri kimse görmeden biriktirip okuyabileceği bir sihirli çuvalı vardır. Sihirli çuvalında yaramaz, uykusuz çocuklar yerine hikayeler ve masallar taşımaktadır. Dört bir yanı gezerek öyküler, olaylar, masallar, efsaneler, rivayetler, söylentiler toplar, sonra bunları alır kendine göre işler kafasındaki kurgu imbiğinden geçirir hikaye yapıp saklar. Arada bir çuvalını açıp hikayelerinin paylaşır, bencil değildir “Hikayeler anlatılmak içindir” der. Ömrünü böyle sürdürür.

Pek çok kişi sormuştur ki suretiyle ademleri korkutan bir gulyabaniyken, bu masalcılık mesleği nereden çıktı? Derler ki kendisi kalan son gulyabani olduğundan zamanla suretinin eskiyeceğini, korkutamayacağını, unutulup gideceğini anlamış. Bu nedenle insanları korkutmak için evveliyatında kendine dair hikayeler anlatmaya başlamış. Yürüyen kalesinden, her kapıyı açar tılsımlı odasından, korkunç suretinden bahsetmiş. Onu görenler korkarmış ama öykülerini duyanlar daha da korkarmış. Bu nedenle hikayeciliğe merak salarak çuvalına toplamış hikayelerini. Sonra korkutmak kadar, güldürerek yada şaşırtarak da cazip olabileceğini görmüş, hikayecilik onda müptela olmuş. Bundan başka tarih ilmine ve bir nice gizli ilime dair bilgileri de toplamaya başlamış.

Zaman içerisinde çuvalın içindeki hikayelerin hepsi birbirine karışmış. Öyle ki artık hangisini kendi yazdı, hangisini duydu, hangisini uydurdu veya o an aklına getirdi bilemez olmuş. Bu nedenle çuvalındaki hikayeleri çıkartarak orada burada anlatmak yerine yazmaya karar vermiş.

Aslını neslini bilen çoktur. Kimi Kırım’dan gelir Tatar’dır der, kimi Konya havalisindendir der, kimi Adanalı’dır, kimi Edirne’lidir, kimi göçmendir, kimi yörüktür der. Doğum yılı bile ihtilaflıdır. Kendi demesiyle seksen yedilidir ama seksen beşli, seksen üçlü diyende çıkar. Sakallarından, saçından gören insanı yanıltır, yaşı tam bilinmez ama ihtiyar görüldüğünden ihtiyar bilinir.

Tarih-i Yaltırıkzade’den

21 Ağustos 2010-Edirne


Görmezden geldiler beni,
Duymazdan geldiler sözlerimi.
Ben yokmuşum gibi,
Ben hiç varolmamışım gibi davrandılar.
Ama Son Gulyabani olarak yarı gerçek yarı hayal yürüdüm yeryüzünde,
Sırtımdaki çuvalda korku hikayeleri taşıdım.
Gerçek gibi reddedildikçe güçlendim,
Beni her yokedişlerinde,
Yorgan altında korkudan titreyen kurbanlarımın kabuslarında dirildim.
Son Gûlyabani...
Gulyabani deyip geçme, hayalî bir anti kahraman olarak görmek lazım...
Varla yok arası bir şey işte...
Ama sen istediğin kadar yok de, hayal de.
Ben yine köşedeki eski Osmanlı mezarlığından hortlar gelirim her gece.

15/8/2010 Edirne

Manzara-i Umumiye yada Değişen Dengeler Üzerine-2

Bir kaç ay önce durumumun teşhisini koymuştum. Pardon, durumumuzun.
Ne demiştim?
"İçinde bulunduğumuz durum, ELİ AYAĞI DÜZGÜNLERİN SALTANATI'ıdır!"
Ama ne ara neler oldu bitti bakıyorum ortalığa her bir şey çökmüş.
Biz yıllarca kendimizi, gereksiz bir soğuk savaşa kurban etmişiz, kalbimiz sol, beynimiz sağ, sol lob oportünist, sağ lob liberal birbirimize girmişiz....
Eli ayağı düzgünlerin saltanatı hiç olmadı. Varsa bile bu gece çöktü...
Eve Son Gulyabani'nin müridleri, son manzara-i umumiye budur...
Aerodinamiğini kerttiğimin dengeleri yine bozuldu, bana kalırsa coğrafyadan oluyor, Ortadoğu jeostratejisi kötü örnek oluyor...
Bu ne demek?
Şu demek. Artık yıllarca kurduğumuz A,B,C Planları, x,y,z olasılıkları, teoremler, komplo teorileri, stratejiler, taktikler iflas etti. Her şey baştan aşağıya değişti. Yeni bir dönem başlıyor ve yeni bir denge kuruluyor. Güçler dengesi ayvayı yemiş durumda.
Aktörler, vektörler, sektörler, elektörler değişiyor, değişiyor, değişiyor... Baş döndürücü bir hız, mide bulandıran bulanıklık, anlaşılmaz sesler-sözler... Zihin? Ha bak o sağlam analitik y.vş.k...
Tek bir mesele var şimdi...
Değişen durum karşısında ne yapacağız? Yeni strateji, taktik, planlar, olasılıklar, tanımlamalar lazım. Aktörleri rakipleri, dost ve muhasım kuvvetleri çözmek lazım, yeni istihbarat kaynakları ve yeni veriler lazım... Ama ne yapacağız? Neye göre yapacağız?
Eli ayağı düzgünlerin saltanatını yıkan yada en azından bizim zihinsel paradigmalarımızın ağzına s.ç.n bu değişime ayak uydurup, ona göre şekillenip, şekillendirip varlığımız sürdürecek miyiz?
Yada yobaz, yoz, dogmatik bir direnişle eski sistemde eski stratejide kalmayı sürdürüp, Hun atlılarının tepelediği Roma lejyonlarına mı dönüşeceğiz? Tarih değirmeninin taşı bizi öğütecek mi?
İşte bütün mesele bu.
Ne yapıcaz ulan biri akıl versin!
İstihbarat raporlarını masama bekliyorum...
3 Ekim 2010-Edirne

Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz



Sene 2008. Aylardan Şubat. Yaşam Sahne'sinde ikinci senem. Üzerimde yedi yıllık eski evimden taşınmanın ağırlığı var. Eskilerden yadigar, masalların geleneğinden el aldığım dedeyi Balıkesir'de bırakmışız. Yaşam Sahnesi'nde eskiler yeniler karışık. Canavar gibiyiz. Bir hafta sonra yarıyıl tatili başlamadan Edirne'ye gelip çalışmalara başlıyacağız. Balıkesir'deyim. Bir haftalığına İzmir'e gidiyorum. Mastema'yı ilk kez görücez. Daha önce buluşacaktık ama dedemin son zamanları özlerim diye vazgeçtim. Sonrasında vefat ve alkollü bir 2007. Atlattık o günleri neyse. İzmir'e girerken Manisa dağlarından geçerken başka duygulara kapılıyorum. Karlı dağlarda eskinin efeleriyle zeybekleri geliyor aklıma. Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Halil Efe, Çakırcalı Mehmet Efe, Ahmet Efe, Kör Arap, Hacı Mustafa, Gökçen Efe, Atçalı Kel Memed Efe. Ruhi Su'nun sesi çınlıyor kulağımda. kimileri zeybekler için:
"eski bir halkın kalıntısıdır" dedi.
kimileri:
"selçukluların kurduğu bir örgüttü" dedi.
kimileri "osmanlıydı",
kimileri de "korsandı" dedi.
kendilerine sorarsanız:
- bu dağların sahibi kim?
- emmi.
- yiğit kime derler?
- sözünde durana
- insan bu dünyaya niçin gelir?
- ölmek için
- şeytana inanır mısın?
- yardımcımızdır, derler törelerinde.
böylece arkalarında kimi zaman ürpertici,
kimi zaman özendirici,
kuvayi milliyeci, beratlı, madalyalı, bir sürü söylence bırakıp giden bu adamları bir de türkülerden dinleyin...

Ruhi Su'dan Kerimoğlu kulaklarımda çınlarken, ben eskinin pusatlı, palaskalı, yatağanlı, mavzerli martinli adamlarını düşünüyorum. Dedem düşüyor aklıma. Dağlar, dağ adamları, dağ kanunları üzerine hikayeler. At sırtında geceleri, kurda hayduda rağmen dağda gezen adamlar. Sırta saplanan hançerler, sırtından vurulan zeybekler, ve dedemin dediği: "Bizim kuşaktan yetişipte yatağında ölen çok azdır" sözleri. Yatağında bıraktığım bir eski dağ adamı. Anılar, türküler, efsaneler. Birde bizim oralardan Kırım ellerinden efe olmasada pomeşçiklere, mirzalara, Çarlık kuvvetlerine kök söktüren, Nogay balası, Köprüköy'den Alim Azamatoğlu geliyor. Yiğit adamdır, kahraman adamdır.
Düşlerimi yorgan yapıp sarınırken İzmir'e giriyorum zeybek ve efe hayaletleriyle. Ayrılırkende varlar. Bergama dağlarına kadar yanımdalar. Güzel bir haftayı geçirdim İzmir'de. Ama yine de içimde kaldı. Gider ayak otobüsün önünden Çakırcalı Mehmet Efe'yi görsek fena mı olurdu hani?
9 Eylül 2010-Edirne

Değişen Dengeler ve İstemsiz Tutan Beddualar Üzerine


Bir zamanlar hayli bedbaht bir ruhtum ve yüreğim karanlıklarda takılmaktan mütevellit öylesine kör olmuştu ki onu ışığa çıkarır çıkarmaz gözleri kamaşıyor, korkuyla tekrar karanlıklara geri dönüyordu. İnsanlığa inat gulyabaniliğe oynadığım, tutunamayan edebiyatının yaygınlaşmadığı o dönemde sürekli kaybedişlere endekslendiğim bir dönem değildi ama öyleymiş gibi yapmak bana bir fayda getirmese de hiçbir şey yapmamak ve olmamak işime geliyordu. “Acıtasyon”dan tiksinirim ama söylemezsem asıl anlatmak istediğim şeyi anlatamayacağımdan korktuğum için hiç yoktan değineceğim, psikologların çocukluk çağı olarak adlandırdığı o dönem benim gibi birisi için pek hoş anılarla geçmemişti. Alaycı ve acımasız yaşıtlarımla yüksek duvarlı kalelerde alıkoyulmak yetmiyormuş gibi birde bu zindancı sıfatlı yaşıtlarımla didişmekten daha o zamanlarda herşeyden bıkmış, herşeyden tiksinmiş, “Ferrarisini Satan Bilge”den önce kendi kendimi satarak kendimi hiçliğe vurmuştum.
Dış görünüşümden şikâyet etmek yerine düzeltmek elimdeydi ama dediğim gibi kendimi nihilizme vurmuştum bir kere ve geri dönmeye niyetim yoktu. Belki gelecekte yapacağım kötülüklere zemin hazırlamak adına, kendimi mağdur göstermek için o zamandan malzeme topluyordum kim bilir? Bu tür özeleştirilerden alabildiğine uzakta olduğumdan, her şeyin suçlusu ben olduğum halde ötekilere bedduaları, küfürleri ağız dolusu sayar dökerdim içerden. Normallere, vasatlara, dünyaya, kısaca kendi dışımdaki çoğu şeye her gün ve her gece beddualar saydırırdım. Müspet sonuç alamasam da bıkmadan usanmadan bunu yinelerdim. Benim için bir çeşit deşarj yöntemiydi.
Sonra aradan yıllar geçti, düzelmeye başladım. İnsanlıktan uzaklaştıkça asıl insanlığı buldum. Depresyon ordularıyla savaştığım günler, depresyonla bir türlü yenişmemizden ötürü iki taraflı barış ilan edip geri çekilmemizle geride kaldı. İçten edilen beddualar tutar derler eskiler de benim ettiğim bedduaların, bu denli geniş kapsamlı olduğu halde tutması nasıl oldu neden oldu hiç bilemiyorum. Şaşırdığım da bu zaten. Bir zamanlar beddua ettiğim kuşaktan sonrakiler bana o kadar çok benziyor ki, benden nefret eden kitleye gazap olarak, onların devamcıları bunlara nispet yaparcasına bana benziyordu.
Başkası istediği açıklamayı yapıp istediği tezi öne sürebilir ama bu böyle biline. Bir zamanlar beddua ettiklerim aynı bana benzemeye başlamışlar. İlkin geniş çaplı, iğrenç bir Nisan Bir organizasyonu sandım ama değildi. Bana yıllarımı kâbus eden normallerin ardılları bana benzemeye başlamıştı. “İstemsiz Tutan Beddualarımın” hedefi olmuşlardı. Yüzlerce yıl, o kadar büyücünün, imparatorun, diktatörün yapamadığını ben “düzenli beddualarımla” gerçekleştirmiştim. “Hadi ya olmaz öyle şey” diyenlere nispet olarak beddualarımın tuttuğu haberi dört bir yandan geliyordu. Artan obezite, iletişim bozuklukları, artan depresyonlar, insanların kendi iç dünyalarına kapanmaları ile ilgili haberler geliyordu medyadan.
Normalde o yıllarda başıma gelse sevinçten geberirdim ama bulunduğum dönem itibariyle bu normalleri takmayı uzun süre önce bıraktığım için hiçbir şey hissetmiyordum. Biraz acıma hissediyordum zira o kadar zaman saltanat sürüp benim gibi bir acizin bedduasıyla kahrolmaları hakikaten ne denli kokuşmuş bir yapı temsil etiklerini gösteriyordu. Hatta sırf bu yaşayan ironi nedeniyle karnımı tuta tuta gülüyordum onlara. Ama bu zafer kahkahasından ziyade herhangi bir komik olaya verilebilecek bir tepkiydi. Neticede o yıllarda o dönemin şartlarına rağmen beddualarım istemsizdi şimdi neden zafer kazanmış komutan edasıyla ortalıkta gezinmeliydim. İşte bu sorgulama anından sonra dengelerin artık değiştiğini fark ettim.
Bu noktaya kadar geyik yaptım belki ama ciddice yaklaşırsak olaya sağlam bir tehlikeyle burun burunaydık. Ben ve benim gibiler artık azınlık durumundan çoğunluk durumuna yükselmiştik ve bu tehlikeliydi. Artık depresyondan kafayı çizmiş obezler çoğalmıştı ve belki de beni bahane ederek gezegeni işgal edip son normalide yok edeceklerdi.
İnsanlar nasıl bu hale gelebilirdi ki? Benimle alay ederlerken kendilerinin değerlerinden dem vururlardı, onlar gibi olamamaktı suçum. Şimdi nasıl göz göre göre bana benziyorlardı? Bu işte bedduadan başka bir şeylerin parmağı olduğu kesindi. Zira en zalim beddua bile bu eskinin şövalyesi normalleri bu hale getiren şey karşısında masum kalırdı.
Hem böyle beddua mı olurdu? Bunların hepsi bana benzese ortada anormal bir durum kalmaz yine kendi sistemlerini kurarlardı. E o zaman hani lanet, hani beddua? Ortalıkta buram buram siyaset kokuyor. Dengeler değişiyor. Ama kimin lehine? Kim el attı kim etki etti? Eski normallerle yeni normallerin kapışmalarını seyrederken, çatışma alanının salt benden kaymasına bizzat sevinmeli miyim? Biri bana neler oluyor açıklayabilir mi?

18 Ekim 2009-Edirne

Çirkin Şansı

Yeryüzünde kuşkusuz akıl sır erdirilemeyen bir sürü şey vardır, olacaktır da ama kuşkusuz bunlardan en anlaşılmaz olanı, İsviçreli bilim adamlarından Praglı simaygerle kimsenin çözemeyeceği şey “çirkin şansı”dır. Belki biraz karanlık bir tınısı var ama herkesin beğendiği, “bende olsa var ya” dediği türden bir kavramdır “çirkin şansı”. Ama kestirilemez yönüyle de bir o kadar rahatsız edicidir, korkutmasa da insan hafiften bir huzursuzluk hisseder.
Pek araştırmadım, okuduğum kitaplarda rastlamadım ama tahminlerime göre eski zamanlardan sağlam bir büyücünün işi olmalı. İlahi bir şey değil çünkü biraz şeytani ve hilekâr bir kavram. “Ulan yanındaki kıza bak birde şu öküze bak!” cümlesinin ortaya çıkışının nedenidir “çirkin şansı”. Adaletsizdir.
“Anti-Hero”, “Tutunamayan”, “Kaybedenler Kulübü” triplerine yatarak ufak çapta Haçlı Seferlerine girişen hemcinslerimi ayrı tutarsak bizim gibi daha kenarda kalmış tipler, bizden daha iyi görünümlü birini gördüğümüz zaman “İyi gen-kötü gen” kavramlarına rağmen bu durumu hep bir adaletsizlik olarak algılarız. Onlar mücadeleye daha 1-0 galip başlarlar, stratejik noktaları işgal etmiş inisiyatifleri elinde tutan muhasım kuvvetler gibidirler. Karşı çıkarız, içimizdeki muhalif uyanır. “Onun ayrıcalığı ne, ama bu haksızlık” diye söyleniriz. Zannımca bu adaletsizlik ilahi bir karar olmalı ki geçmişten günümüze ideal kadın tipi değişse de ideal erkek tipi belli değiştirmelere rağmen hep aynı kaldı. Bu daha çok önceden kurulmuş bir oyun gibidir. İşte “çirkin şansı” dediğimiz bizlerin çıkış noktasıdır. Bizleri es geçen bu oyunda hayta kalmamızı sağlayan yegâne şeydir belki de şeytanın bizzat kurguladığı bir hiledir kim bilir?
“Çirkin şansı” öyle değişik, öyle acaip bir şeydir ki kesin sınırlarını belirleyemesek bile hem bizlerden, hem onlardan sıklıkla karşılaştığımız bir şeydir. Öyle şeyler yapar, öyle zamanda size öyle fırsatlar sunar ki, iyi gen taşıyan ebedi galipler “Ama bu haksızlık, çirkin şansı işte” diye çemkirmeye başlarlar. İsim olarak bu adı onlar koymuştur. Bir aşağılama vardır apaçık “Çirkin şansı” diyerekten ama bu aşağılamaya rağmen arzulanan, istenen bir insanı gerçek adaletsizlik duygusunu yaşatan bir kavramdır.
Ben başta büyü müyü diye geveledim ama biraz inceleyince aklıma başka teorilerde geldi. Belki de bizler dış yönlerimizi fazla kullanamadığımızdan, sürekli içyapı teyakkuzda olduğundan zaman içerisinde her türlü fırsatı değerlendirecek hale gelen, stratejik düşünebilmeyi başarabilen taktisyenler haline geliyoruz ve bunları yapamayanlar hem çirkin hem şans diyerek aşağılıyorlar ama içlerinden kendilerinde olması için delicesine bir arzu duyuyorlar. Bence asıl sebep bu olabilir ama bu gözler öyle şeyler gördü ki “Kesin büyü var lan bu işte” diyorum orta çağlı atalarım gibi.
Bir gün oturup bir kâğıda “çirkin şansı”nı yaşadığım olayları yazdığımda bunun taktisyenlikle alakalı olmadığını, daha girift ve daha garip bir kavram olduğunu gördüm. İnsanların neden bu denli arzuladığı bir şey olduğunu anladım.
Çirkin şansı özenilecek bir şey olsa da biraz da huzursuz edicidir. Çünkü kestirilemez. Olmayacak yerde vuku bulurken, en ihtiyaç duyulan anda terk edebilir. Belki de “çirkin şansı” dediğimiz “koruyucu bir ruhtur” ve bize yardım etse de arada bir geldiğimiz yeri unutmayalım diye bizi yalnız bırakmaktadır. (Şamanlara sormalı…) Bu yönüyle korkutucu görünse de aslında bizim gibiler için bir ödüldür. Belki gerçekten bu da ilahidir. Herkesin ayakta kalması için direnebilecek bir şeyi vardır ve bizim gibilerin tek dayanak noktası “çirkin şansı”dır kim bilir?
“Çirkin şansı” bizim gibiler için bir lütuftur ama vampirlerin laneti gibi bir şeydir aynı zamanda. “Çirkin şansı”yla her kapı açılabilir, hükümdarlığa kadar oynayabilirsiniz ama tek püf noktası vardır. Nasıl karşı tarafın elde edemeyeceği şeyler sizin elde edebileceğiniz şeylerse, aynı şey bizlerin elde edemeyeceği şeyler için de geçerli. Onların doğal kazanımları, bizim için hayali bile imkânsız bir güzelliktir. Bunu onlar elde edebilir ama ister büyü, ister koruyucu ruh, ister taktik zekâ sonucu fırsatları değerlendirme deyin, bizim gibilerin pek elde edebileceği bir şey değildir. Onlar gibi olamadığımız için “çirkin şansı” bile aciz kalacaktır her daim. (Ne olduğunu yazmayacağım zaten anlamışsınızdır)
Bence her iki taraf içinde adaletli olmasa da, kendi içinde adil bir denge söz konusu. Onların sahip oldukları şeylere biz sahip olamıyoruz, bizim sahip olduğumuz şeylere onlar sahip olamıyor. Bir tarafta Eros’lar, Afroditler, Umay’lar, diğer tarafta Hades’ler, Lilith’ler, Erlig’ler… Yeraltıyla, yeryüzünün ebedi mücadelesinin farklı bir cephesiyiz sadece. Hepsi bu. Tek yapabileceğimiz elimizdekilerle yetinmeyi bilmek ve karşı tarafın zayıflıklarını kendi lehimize kullanarak nemalanmak. İnsanlık yaşadıkça bu mücadele farklı isimler altından ve farklı kavramlar üzerinden sürecek. Bir taraf bir tarafı ebediyete dek yok edene kadar sürecek bu ve bizler “Ama onlar iyi gen’e sahip, haksızlık bu” demeye, onlar da “O tiple nasıl becerdi? Çirkin şansı işte…” demeye devam edecekler.
Ve o zaman geldiğinde kimin galip geldiğini anlamak için tarihi yazanlarla bakacaksınız. Tarihi, Olympos kumsalında gitarlarıyla ateşler etrafında oluşturanlar, savaşçı şamanların eski geleneklerini tamamen sildiğinde ya da eskinin hortlaklarının uygarlığı tamamen boğduğunda…
Size söyleyebileceğim son şey, elinizdeki hediyeye sahip çıkmanızdır. Böyle bir savaşın galiplerini belirlemeyecek kadar aciz de olsak en azından yaşadığımız anın tadını çıkarmak güzeldir.
Deli şaman böyle söyledi, böyle de yazıldı…
14 Ağustos 2009-Edirne

CER(e)N yada Atlas Deneyi



(Yazım hatalarını mazur görün, 2008’de yazıldı. Y.D.T’den Efe ile o meşhur yapılmamış şaka hakkında konuştuğumuz (kısmen Eli Ayağı Düzgünlerin Saltanatı başlıklı yazıda bahsettim) günleri takip eden günlerde.)

"İşte dünyanın sonunu getircek kara deney!"
Meşhur deneyin başlamasından bir ay önce bir kanalda spiker Atlas Deneyinden bu şekilde bahsetti ve ilk kez duydum. Normalde tarihle ilgilenen birisi olarak ilgimi çekmedikçe son bilimsel gelişmlerle pek ilgilenmem ama "kara deney", "dünyanın sonu" gibi kelimeler bir cümlede üstelik bir film yada kitap dışında bangır bangır bir haber stüdyosunda söylenince ister istemez dikkat kesildim.

Gecenin dördünde maksat ekran dolu görünsün diye verilse bile dikkatimi çekmişti. Uykusuzluğumun zirvesinde, ekranda deney namına fonda Copolla'nın Dracula'sının giriş müziği eşliğinde Frankenstein filmlerinden arak ölü diriltme sahnelerini görünce ister istemez o kafayla "Ulan Dr.Frankenştayn herhâlde ölümü hakikaten yendi, kadınsız üremeyi buldular, kadınlar tedavülden kalktı, apaçiler ve abazanlar şokta" diyerek dalga geçecektim ki Cern'den Atlas'tan protonlardan ve kara deliklerden bahsedince ister istemez dikkat kesildim. Her ne kadar ortalama bir sözelci olup, lise bir de fizik dersinde fantastik kurgu romanlar okumuş biri olarak konuya vakıf olamasam da belli ki korkunç bir şeyler olmalıydı.

Ciddi ciddi kafayı taktım ve her yazar gibi hayal ettim. Dünyanın sonu mu geliyordu gerçekten? Olabilecekmiş gibi ve gerçekten dünyanın sonu gelmişçesine hayallere dalarak konuya eğildim. Gerçek bir filmin içindeydim. Hani Emerich tarzı filmler olur ya tek bir kahraman her şeyin farkındadır dünyanın sonunu bir o anlamıştır. Aynı o filmlerin başlangıcı gibiydi. Sonradan yaşadıklarımı görünce de haksız olmadığımı anladım zira yaşadığım şeyler artık klişeleşmiş Amerikan felaket filmlerinde farklı değildi. Nasıl bir klişeyse okuduğunuzda göreceksiniz birebir yaşadım!

Ciddi ciddi düşündüm dünyanın sonunu. Çılgın deneyler yürüten bireysel profesörün değil daha toplu bir çalışmanın kurbanıydık bu sefer. O gün oturup sabaha kadar internette bu deneyle ilgili araştırmalar yaptım. Ama hiçbir şey anlamdım. Anladığım şeyler başka şeylerdi. İlkin tarihle ilgilenen birisi olarak insanlığın yazıyı bulmasından yani bilgiyi aktarmasından itibaren geçen 5000 yıllık süreçte geldiği nokta şaşırtıcıydı. Taşları işleme evresinden yaşadığımızı evreni bitirme noktasına gelmiştik. Hatta habere göre ve internette okuduğum kara delik menkıbelerine göre yok olmak mümkündü.

Ama asıl mesele bu değil. Bu bilgilere ulaşabilecek insanları gözlemlediğimde insanları oldukça sakin ve her şeyi kabullenmiş bir şekilde gördüm. Dünyanın sona ermesine değil de asıl şuna şaşırıyor ve sinirleniyordum. Kime sorsam ya bilmiyordu ya boş veriyordu. Genelde herkes "bi şey olmaz be" diyordu. Böyle fizikçi gibi değil de elden ele karpuz atan karpuzcunun karpuza yaklaştığı gibi dünyaya o gözle bakan insanlara şaşmıştım. Sonra eve gelip internetin başına yine çöküp önce vikipedia'ya sonra sözlüklere baktım. Çoğu insan uygarlığın çöküşüyle dalga geçiyordu! Tamam, uygarlık savaşı falan getirmişti, hepimiz bir gün ölecektik ama bunun topluca ve karanlık bir çukur tarafından yutularak olmasının nesi komikti anlayamadım. Kimi de fizik bilgilerine dayanarak aslında basit deyip bir şeyler yazıyorlardı. Gerçekti kuşkusuz da anlamamıştım. Neticede sözelciydim bu konularda hiç bir bilgi birikimim yoktu.

Bende gidip sayısalcı bir arkadaşıma danıştım. Eve gittim yoktu. Kahveye gitmiş. Öztürk kıraathanesinde okey oynuyordu. Ona sordum. Oda takma böyle şeyleri felan dedi. Meşgul görünüyordu. Yoldan bir kız geçti gülüştük. Bir başka kız kahve yönüne baktı iki kişi kendisini kestiğini, bir ise aşık olduğunu söyledi. Aslında filmde pardon olayda şu noktayı belirtmeyi unuttum. Bu soruları sorduklarım yaşıtlarımdı (en büyüğü 86’lı LGS’yi gören kuşak) ve hepimiz meşguldük ama C(e)ren yada Merve deneyleriyle meşguldük biz. Sıtkım sıyrıldı. Tövbe tövbe! Uygarlık bitmeye yakınken bir ben umursuyordum bunu lan koca memlekette. Aha işte mevzunun Hollywood’un felaket filmlerine döndüğü mevzur burası. Klişenin dibini bulmuş bir Amerikan felaket filminin tam ortasındaydım, derdini anlatamayan profesördüm.

Ama sonra ünlü yorumlarını okuyunca işin seyri değişti. O zaman bildiğin ZAZ ekolünden absürt bir komedi filmine dönüştü. “Dünyanın sonu geldi, Marduk’un seksi resimleri için tıklayın” başlığının beklentisi içinde Hürriyet arşive girip mevzuyu kurcaladım. Gazeteciler mizahın damarını iyi biliyor, olabilecek en sansasyonel bilgileri(!) verebilecek ünlülere mikrofonu çoktan dayamıştı.

Mehmet Ali Erbil: "Bu bilimsel bir olay ve bilim adamları bilmediğimiz bu şeyin sonuçlarını herkesle paylaşacaklar. Herkes için hayırlısı olsun diyorum. Yeter ki dikkatli olsunlar da dünyayı patlatmasınlar da o bilim adamları! Bir de Stephan Hawking deneyin sonuçlandırılamayacağına dair 100 dolarlık bahse girmiş. Sonuçlansın, ben 1000 dolar vereceğim." Uygarlığın çöküşüne at yarışı misali yaklaşım... Mahallenin çocukları da pepsisine iddiaya girebilirler o zaman...

Tuba Özay: "Einstein teorisi nasıl Newton’u geçtiyse, şimdi de Einstein’ın teorisini çürütmeye çalışıyorlar. Ben Einsteincı olarak evrenin sonsuzdan gelip sonsuza uzanan bir yapıda olduğunu düşünüyorum. Kara deliklere ve “dünyanın sonu geldi” lafına inanmıyorum. Dünyanın sonunu yine insan getirir." Deneyi yapanlar insan değil mi?

Ve üstadı azam Mustafa Topaloğlu: "Bu deney bigbang (büyük patlama) teorisiyle mukayese edilemez. Zararlı bir şey olacağını sanmıyorum ama çok faydalı bir sonuç da çıkmaz. Çünkü kâinat kendi sırrını içinde saklar. Dünyanın son günüde olsa olacaklar kaderdir. Alın yazısı bir yazılımdır, yazılım da kaderdir. Kadere inanmayanlar ise aptal insanlardır." Uzaylıyım filan diyordu bir bildiği vardır dedim ses etmedim.

Helin Avşar: "Ben bu deneyin sonucunu bilmek istemem şahsen. NASA nasıl ki bazı şeyleri biliyor ama açıklamıyorlarsa, bu da öyle olmalı. Dünyanın sonu mu gelecek, Einstein nelerde haklı nelerde haksız gibi bir sürü tartışma çıkacak yine. Allah korusun ama dünyanın sonu gelecek olsa ailemle birlikte olurdum" ailesiyle beraber olurdu... Hımm... Yılbaşı tandansı ama budur şudur dememiş benden farklı değil yaklaşımı.

Neyse sonra bu verilerimi gözden getirince zaten uygarlık olarak bittiğimizi anladım. Üzerine bir de 2020'de depresyonun en çok öldüren birinci hastalık olarak tarihe geçeceğini okuyunca daha bir anladım. Zaten her şeye doymuşuz. Uygarlık neyimize gerek artık? Alırız elimize silahı Mad Maxcilik oynarız Anadolu kırsalında. Avrupalıları bilmemde memleketimizin yarısı göçebeliği en son 1840'larda 50'lerde bıraktığından göçebeliği tekrar kolay alışırız herhâlde. Ama vahşeti ve yıkımı hemen hemen tüm insanlık olarak kanıksadığımızdan alışkanlığımız zevke de dönüşebilirdi.

Peki CERN ya da Atlas Deneyi dünyayı değiştirecek miydi? “Ya teknik yardım!” diyerek okuldan arkadaşlara sordum fizikçilere yani… “Kara delik mara delik korku hikâyesi abi ufak açılıyor onlarda kayboluyor” dediler iyi dedim bir şey olmayacakmış. Yani fantezim yada kabusum gerçekten düşmüş.

Şimdi Cern deneyi tamam. Peki o meşgul olduğumu öteki deney ne olacaktı? Ya Ceren deneyi, Merve deneyi, Ahmet deneyi, Alper deneyi? Deneme yanılma yöntemiyle yok ediyorduk her gün birbirimizi. İşin kötüsü birbirmizden hoşlandığımızı, büyülendiğimizi sanıyorduk. Kızlar bir araya geldiğinde “O çocuk beni kesmişti o gün” diyoruz, erkekler bir araya geldiğinde “Beni kesti lan” diyoruz. Diyoruz ama aynı benim dünyayı kurtaran gözlüklü kahraman gibi kendi kendimize gelin güvey oluyorduk. Bir bok olduğu yokta haybeden meselelere ömür harcıyoruz sizin anlayacağınız.

Adam adamın puştu, kadın erkeğin Dr.Caligari’si olmuş hani bilen bilir, sinemadaki ilk çılgın profesör tiplemesidir, Dr.Frankenştayn’dan esinlenmiştir. Ne yapıyordu Caligari? Canavar yaratıyordu. Niye? Kendisi ölüme son verebileceğini savundu. İşte bizde aşkı bulacağız, başka bedende kendimizi seveceğiz diye heder oluyoruz. Her deneyimiz ardımızda kanlı canavarlar bırakıyor, onlarda gidip bir sonraki kurbanın ağzına sıçıyorlar. Hayatımız siyah beyaz bir korku filmi senaryosu yani sizin anlayacağınız, bir bok olduğu yok.

Gene gece olmuş, gene gece haberlerini izliyordum. Rusya nükleer denemesi yapmış ve bir kaç nükleer füze "hediye" etmiş Venezüella ve Ekvator’a. Amerika’yla kriz çıkmış. Nükleer silah görüntüleri gösterdiler. Şirinlerin evi olan orman mantarlarını seyreder gibi milyonlarca insanı yok edecek olan o dumandan mantarı yine seyrettim. istemsizce kelimeler döküldü ağzımdan: "Ben böyle uygarlığın.........!!!"

23 Eylül 2008 – Edirne

Post Scriptum/Dipnot/Hamiş/Derkenar: Ne diyordu meçhul bir şarkıcı? “Kafam güzel! Dünya güzel! Her şey güzel! Sen güzelsin, güzelsin!” O güzel ya koy g.tüne rahvan gitsin, salla Atlası İsviçreyi Cerni peeeh!

Ajlık ve İzmir

Geçmişten bir görüntü geliyor kafama. 2 Mayıs 2008 akşamından bir görüntü. İzmir'de bir kepaçıdayız. "Kadınlık Bizde Kalsın", Yaşam Sahnesi 2007-2008 dönemi, ikinci senemde. Şenliklerde oynamışız, yorgunluk var hafiften üzerimizde. İzmir'e ikinci gelişim. Körfez'e yine tutkunum. Dokuz Eylül üniversitesinden arkadaşlar var. Bir topluluk üyeleri herhalde. Her hafta konuştukları komplo teorilerinin o hafta televizyonda haberlere çıkmasını ve buna dayanarak aralarında bir casus olduğu konusunu geyik halinde çeviriyoruz harlı muhabbet alevinde. O muhabbet sırasında anlatıyor bir eleman. Ablası Trakya'da öğretmenmiş, bir sınıfta çocuğa "rejim nedir" (yönetim) diye sormuş çocuk "ajlık" diye cevap vermiş gülüyoruz haliyle. İzmir'de Trakya'dan bir esinti hoş geliyor.

Zamanın kör vakti, tez kapıya dayanmış ajlık başa vurmuş. Evde bir şey yok. Odamdaki son zula patlayalı yıl olmuş. Cengiz Han ordusundan almışız genetiği geleneği, yiyecek depolama kültürü yok bulduğun yeri yağmala kurut, zula mantığı namevcut. Bende de yerleşmemiş. Bir vakitte İzmir'i özlüyorum ve çok sevdiğim bir arkadaşımın yaptığı lazanyayı. Ah şimdi olsam da orada bira eşliğinde lazanya yesek, dumanı üstünde metafizik ve normaller üzerine bir muhabbet harlasak.

Ajlık. Başka bir şey değil vallaha ajlık.
26 Nisan 2010-Edirne

Beyaz Şahin veya Siyah Jeep, İşte Bütün Mesele Bu

"Abi kızlar arabalı erkeğe veriyorlar" söylentisine inanarak, bir mythbuster gibi değilde daha çok köy kahvelerinde kazıya gelen arkeoloji öğrencilerine definecilik teklif eden amatör hazine avcıları gibi bizzatihi bunu uygulamaya kalkan adamlar vardır.
Yukarıda adı geçen söylem sadece "Beyaz Şahinle Haçlı Seferine" çıkan kitleye ait değildir. Bir üniversite öğrencisinden bile duyabilirsiniz (üniversitelerin durumu malum) "araban olacak hacı"yla başlayan ütopyaları. İşte bunu uygulamaya geçiren ama tersten uygulayan kitledir "beyaz şahin içinde müzik dinleyen adamlar."Aslında baştan mantık hatası yapmış gibi görülürler. Denir ki "Ulan araba zaten beş kişilik, beşte kız bulsanız (bkz: kıyamet alametleri) nasıl sığacaksınız?" Bu kitlenin amacı zaten kızları da arabaya doldurmak değildir. Yani bir kaç tane vardır "Kızları arabaya atıcan sürücen ormana" diyenlerde onlarda o grubun marjinalidir sonuçta veya kız miktarına göre uygulanabilir, şartlara bağlı kalmış bir şeydir bu. Ama ilk elde amaç bu değildir. Asıl hedef kendi sosyal statülerini yüksek göstermek amacıyla, toplumdaki zenginlik ve iş-güç sahibi adam idolünün belirleyici unsurlarından olan araba sahibi olduğunu göstererek bayanlar nezdinde itibar kazanmaktır. Bunlara tümden kro, parasız, gariban, maganda, demek genellemenin b.kunu çıkartmakla eşdeğerdir çünkü aynı eğilim geliri yüksek, amiyane tabirle "zengin çocuğu" olmakla suçlanan insanlar da görülmektedir.
Hepsi bir noktada "kendince" haklıdır. "Ergenlik çağından sonra bayanlardaki beğeni kriterleri, hoşlanma ve türünü devam ettirme dürtüsünde beğeni ölçütü yakışıklılardan, popülerlerden gider, zengin ve güçlü erkeklere doğru kayar" önermesine dayanarak faaliyete geçerler. Bir nevi cep telefonu, gözlük ve sigara paketini masanın üstüne anahtarla beraber koymak, marka giyinmek gibi sosyal statüsünü gösterme veya olduğundan üstün gösterme endişesini taşırlar. Buna kendileri öyle bir inanırlar ki genele teşmil etmesek bile, ufaktan "zengin göründüğüme göre birinden hoşlandığımda reddetmesi mümkün" değildir diyerek, feodal yapımızdan gelen "reddedilme korkusunu" aşar, bu korkunun giderilmesiyle karşı cins karşısında çekinmez hatta üstün göstermek adına laf atma gibi tasvip etmediğimiz metodlarla bunu dışa yansıtabilirler. Bu cidden doğru bir tespittir kültürde bunu destekler. "Erkek olan parasız gezmez", "parasız erkek ş.r.fsizdir" türevinden atasözleriyle, ataerkil gelenekle büyüyen adam parasızken evde pısarda parayı bulunca sokağa çıkar. Kadınlardaki para harcama, alışveriş dürtüsüdür erkeklerdeki "param var ve bunu göstermeliyim" dürtüsüdür. Cip veya şahin farketmez, belli bir noktadan sonra bu tür bir düşünce gelişecektir. Çıkış noktaları aynı olsa da Şahinciler dediklerimizde bu daha farklıdır. Kendisinin karşı cins tarafından ezildiğini düşünen şahinciler, ellerine bu üstünlüğü (Beyaz şahin yani hareket serbestiyeti olan, özgür, ayakları üzerinde durabilen erkek) geçirdiklerinde sosyal statülerinin arttığını düşünerek içindeki ezikliği laf atmayla gidermeye çalışırlar. Yüksek müzik sesleri de bu dikkat çekme ve duyuru isteğinin dışa yansımasıdır. Kısacası müzikten laf atmaya bu dikkat çekmeye yönelik hareketler "Bakın param var" düşüncesinden kaynaklanır.
Yüksek sesle müzik dinlemenin gaza getirici etkisi vardır ama bunun nedeni mehter marşında olduğu gibi doğrudan bir etkileme değildir. (bkz. Davul sesini duyanda gaza gelen yeniçeri) Yüksek sesle müzik dinlemenin mantığı şudur: Yüksek ses dikkat çeker + Dikkat çektiğimden arabama bakarlar + Sosyal statümü görerek ne kadar havalı olduğumu görecekler = Ben havalıyım". Jeepte (yada biz cip diyelim) cipte durum buyken şahinde de durum budur. Tek fark şahinde etkisi daha çoğul özelliklidir. Bilinçaltındaki "havalıyım" düşüncesi, bünyeyi ister istemez gazlamaktadır.
Sosyal statüsü daha yüksek ve maddi geliri uygun olanlar bireysel takılırlar (yalnız kovboy)ama şahinciler dediklerimizin çoğunluğu maddi durumu kısıtlı olduğundan yada orta gelirli olduğundan (istisna olarak galerici, sanayiden yetişme modifiyeciler vardır) mahallelerindeki tek Şahin olanağından faydalanırlar. Zihniyet olarak çıkış noktaları aynı olsa da ayrıldıkları tek nokta belki de budur. Yani BMW'sinden yan kaldırımda geçen kızlara "Bruce Willis" imitasyonu bakış atmakla, Şahin'in camından sarkarak "Kaseye bak be" demek arasında ve bunu uygulayanlar arasında zihniyet aynıdır. Sadece sosyal statü devreye girer birine "kro, maganda, ezik" diyerek aşağılarız, diğerine ise "çapkın, play boy, gezicek abi" denir. Hatta bu ikinciye "genlerini aktarmak istiyor" diyen çifte standartçılarda vardır.
Belki biraz ilkel kalabilse de insanlarda bulunan kendi eşini seçme dürtüsünün bir değişik yöntemidir. Sözlü tacize ve cinsiyet ayrımcılığına yol açtığı için iğrenç ve tercih edilmemesi gereken ama toplumun büyük bir kesiminde kabul gören bir metoddur. Belli bir kitlesi yoktur ama bu noktada sosyal statüler arası eşitsizlikler kendini gösterir. Ciple gezene "Zengin p.çleri" diye dıştan küfretsekte içimizden onlara özeniriz ama Şahin'le gezenin durumunu bildiğimizden hem içimizden hem dışımızdan hakaret ederiz. Bizim için ciple gezen birinin komedi unsuru sadece konuşma şekliyken (bkz. Cadde çocuğu lisanıyla, tiky diliyle dalga geçmek), Şahin'ci nin her hareketi, davranışı komedi unsurudur. Bunda olduklarından farklı hareket etmenin etkisi vardır. Bu nokta da "Şahine doluşup gezen krolar" olarak yaygın bir komedi imajı olurlar. Tatar sözü vardır meşhurdur "Anan Tat baban Tat ne kerek saga balaban at min eşegin corgalat" atasözü gelir aklımıza, yaptığımız her espride gizli bir aşağılama vardır.
Bunda olduğundan farklı hareket etmeleri etkilidir tabi ama unutulmamalıdır ki bunların asıl ortaya çıkış nedenleri 90'ların başında parlayan "her mahalleye bir milyoner", "herkezin arabası olacak", "zengin olacağız" türü düşüncelerin milletin kafasında yayılması, artan yabancı diziler ve video filmlerin etkisiyle zengin ve havalı gençlik ütopyaları, maddiyatın yegane mutluluk sebebi sayılmasına neden olan "para para para" düşüncesidir. (bkz. Küçük Amerika) İdeolojiden sıyrılırsak o dönemde 3.dünya ülkelerinde Soğuk Savaş'ın bitip serbest piyasa ekonomisinin gelişmesiyle beraber bu tür umutlara herkezin kapıldığını görebiliriz. Bizim ülkemizde bu dalgadan payını almıştır. Neticede ortaya sonuçlardan biri olarak arabayla mutluluğu arayan umutsuz ve mutsuz gençler peyda olmuştur.
Günümüzde gençlik için cazibe metodları artık farklılaştı. Kapital dünya bu, herkese pazarlanacak bir şey bulunduğu gibi herkesin kendini başkalarına pazaralayacak yöntemleride oluyor. Genç ergenlerin sürekli geyiğini çevirdiği "Herkes maskeli ya" dedikleri aslında bir kötü niyetten ziyade günü ve kendimizi kotarmak adına oynadığımız roldür. Arkadaş gruplarımıza yaranmak için ideolojik takıldığımız, insanlara sempati yatırımı yapmak için apolitik takıldığımız dönemler vardır bunu kastetmiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey herkezin kendini daha iyiye layık görmesi dolayısıyla, kendimizi en güzel en mükemmel gibi ortaya sunmasıdır. Zira Soğuk Savaş'ın bitimiyle beraber herkeze sunulan ve pazarlanan ideol dünya görüşünde, "zengin olacaksınız" denirken "çünkü siz bunu hakediyorsunuz" deniyordu. Herşeyi hakkettiğine inanan ve durumun ideolojik zeminini kendince hazırlayan toplum, zengin olmamak için bir sebep göremiyorken, zengin olmak için bir sebep sunulduğunda bu topluma daha cazip gelmişti.
Bununda yolu kendimiz olmamaktan, sürüye göre hareket ederek, sürünün en çekici üyesi olmaktan geçiyordu. Durumumuza, konumumuza, eğitimimize ve beklentilerimize göre, kimimiz bar köşelerinde şizofren, depresif, asi genç gibi gösteriyoruz kendimizi, kimimiz olduğundan daha kültürlü göstermek için boynumuzdan şalı koltuk altımızdan" Böyle Buyurdu Zerdüşt"ü eksik etmiyoruz. Olduğumuzdan daha güçlü ve korkutucu görünmek adına, isilik çıkarmak pahasına siyah paltolara bürünüp dizilerden aparma beylik lafları birbirimize sarfediyoruz. Olduğumuzdan güzel veya yakışıklı görünmek adına yüzümüzü boyalarla, erkek bakım kremleriyle, fondotenlerle kapatıyoruz, yeni bir yüz yaratmak için adeta heryerimizi sıvıyoruz.
Bu kötü bir şey değil elbette doğal bir şey çünkü her insan tutulmak ister. Önem verilen kişi olmak ister, sözü dinlenilsin, kendisine gıptayla bakılsın ister. Kimse bizi rol yapmakla suçlayamaz zira oynadığımız karkaterleri doğrudan kendimiz gibi canlandırdığımız için enstürmantel oyuncu tipi dediğimiz kendisini oynayan oyuncu oluyoruz. Uzun vadede "seni yanlış tanımışım" konulu ayrılıklar gibi olumsuzluklar olsa da bu bizim iyisiyle kötüsüyle doğamızın bir parçası. İşin temeline indiğimizde beyaz şahin içinde müzik dinleyen beş kro'yla, onlarla dalga geçen bizler arasında pek bir fark olmadığını aynı zihniyetin ürünü olduğumuzu görmekteyiz. Uygulamalarımız, konumlarımız, kafa yapımız ne kadar farklı olsada.
Velhasıl kelam mesele siyah beyaz kadar net aga. Siyah jeep yada beyaz şahin. Beyaz atlı prens diye inleyen prenseslerin siyah jeep tezatlığına bir karşı duruş olsada beyaz şahin, her zaman için mağlup sayılacaktır, yenilecektir. O şahinle gezen elemanlara iyi bakın suratları kıpkırmızıdır. Sanmayın utançtan yahut camdan sarktıkları için vuran rüzgarda. Hayır bilemediniz sarktıkları kızların tokat izleride değil. Onlar kaderin sillesidir. Siyah jeepteki elemanın kızıllığı? O votkadan o. E napsın çocukcağız o kadar yakışıklı, zengin, playboy olmuş, azıcık heyecan yüzünden votkada mı içmesin? Genini aktarıyor değil mi çifte standartçılar?
Hayat Emrah filmleri gibi lan. Emrah arkadaşlarının arabasından kıza bakar, kız gülsede arkadaşları güler, dalga geçer, "serseriye bak" derler. Zengin çocuk kızı zorlar bazı şeylere Emrah değilk. Senaryoyu bir anlığına unutun aga gerçeklere bakın bi. Normalde o kız Emrah'ı "serserşye bak manifestosu"yla kovalar, gider zengine takılır. Emrah'a "serseri" diyen anne baba, zengin çocuk'a ses çıkarmaz "evlendirmeye bakar". Sonra... Senaryoya bağlı kalırsak kız hamile kalır çocuk bırakır, Emrah kıza sahip çıkar. Gerçekte ise "evlensin" diye sahipsiz bırakılan kızcağız, bir avuç gerizekalı ergen özentinin karanlık düşlerine kurban gider, "kesik başlı"ya çıkar adı. Gerçekteki Emrah ise olayı televizyondan duyup "Hepsi orspu! işte Buda layığını bulmuş" der.
Dedim ya...Mesele net. Siyah beyaz ayrımı kadar keskin..."Bir arabaya bakıyor agaaa!"
28 Temmuz 2010-Edirne

Aslan Akbey versus Adnan Bey




Lise bir, lise iki, lise üç dönemleri. Takribi 2002'nin son demleri , 2003, 2004 ve 2005 dönemleri. Kaynamaya başlayan bir dünya. Yeni Soğuk Savaş. Kaynayan gençliğimizle beraber dünyada kaynamakta. Olaylar, ölümler, savaşlar, Irak Savaşı, Acaristan Savaşı, Kadife, Turuncu, Lale devrimleri, Putin'le batının atışmaları, şark meselesi, Avrasya koridoru.
Mevzu büyük... Mevzu derin... Mevzu karışık... E tabi serde tarihçilik olunca, atadan dededen yadigar çizme ve kılıç geleneği söz konusu olunca ister istemez bu mevzular dönerdi kafamızda. Yaşıtlarımıza oranla bu konularla daha çok ilgileniyoruz ama bizde bilgiden ziyade ilgiden doğan komplo teorisyenliği var. Haber programlarında arkasında ortadoğu haritası, jeostrateji, jeopolitika konuşan emekli subaylarla, yazlıktaki emekli öğretmen tadında komplo teorilerine takılıyoruz.
Mekanımızda kütüphane. E tabi arşiv zengin internet baki olunca, komplo içerikli, tarih ve ideoloji soslu öyle geyikler öyle komplo teorileri harlardık ki o muhabbet ateşinde. Kütüphane bizim ve konuştuklarımız yüzünden ve diğer sınıflardan gelenlerle adeta gayrıresmi bir strateji, think thank kuruluşu haline gelmiş. Kütüphane köşelerinde Irak savaşı, Kafkaslar, Balkanlar ve bilumum uluslarası ilişkiler üzerine tarih ve komplo teorileri gırla gidiyor. Yalnız ilginçtir bizim teoriler bir bir tutuyor. Amerika'nın Rusya'nın güçlülüğün getirdiği hayalperestlik yüzünden öngöremediğini belkide güçsüzlüğün getirdiği gerçekçilik duygusuyla biz görüyoruz. Ekibin başıda benim her muhabbet benden çıkar. Amerika derim, Rusya derim, Avrasya derim, petrol, boru, mason, istihbarat derim. Ama o zamanlar toy çağlarımız ağzımıza yakışmıyor jeopolitik, jeostratejik. Bizimkisi "Deli Yürek istihbaratçısı" tadında takılmak. Ama tespitlerim çıkıyor yukarıda dediğim gibi. "Amerika Irak ve Afganistan'da büyük direnişle karşılaşacak başa çıkmayacak, askeri harcamalar ekonomik sıkıntı getirecek" diyorum. Bir, bir çıkıyor. Hatta sonradan hem ekonomik krizin çıkmasına, hem de Amerika'nın çekilme tarihi vermesine şaşırmadım desem yalan olmaz. Ama dediğim gibi şimdi anlıyoruz ki o aralar biz sıkça uçsakta Amerikalı stratejlerin öngörülerinden daha yere basan, gerçekçi tespitler yapıyormuşuz kıymeti bundan menkul. Öyle fazladan bir numarası yok.
Ama o kafayla o dönem böyle algılamıyoruz tabi. Malum serde gençlik var. Hani o yaşta erkekler karşı cinsin ilgisini çekmek için kendilerine yapay karizmalara yaratır, kendine özgü ama imitasyon, Çin malı hesabı fabrikasyon üretimi kafasında kendi kimliğini oluşturur ya.
Mesela rock grubunda takılmaktadır okulda ergen genç. O dönem bizim okulda samimi söylüyorum böyle imitasyon tam 5 tane rock grubu var, 5'i de konser verdi, 8 şarkı çaldılar sıralması hariç hepsi aynı, dönemin popüler, kızların kilise korosu kafasında eşlik ettiği rock şarkıları. Onlarda grup dediysem çalan kişi iki kişidir, geri kalanı bas gitar kafasında takılır. Amaç popülerlik tabi, karşı cinsin ilgisine mazhar olabilmek o arada klasik bir yöntem. Zaten Türk erkekleri arasında "Hatunlar gitar/enstrüman çalan erkeğe bayılır hacı" inancına inanmamak, Fatih Çarşamba semtinde bir Cuma günü çırılçıplak dolaşmak kadar risklidir. İnanmak farzdır hatta ve hatta erkekliğin beş şartından birisidir o derece.

Ya da o dönem meşhurdur, kökenleri Bir Demet Tiyatro'daki Mükremin Abi karakteriyle, Aynalı Tahir dönemine dek uzanır, Deli Yürek ve Kurtlar Vadisi ile yerini perçinlemiştir, böyle imitasyon junior mafya tadında, ağır abicilik oynarlar. İsilik Sevenler Derneği (İsDer) mensubu kafasında en sıcak havada bile paltoyla dolaşma, kantinde elde tespih hatun kesme, okul kavgasına güvenlikten önce müdahale etme gibi bilindik delikanlı kimlik inşasına girişir bazı gençler.
Yada "lise enteli" tadında takılırlar. Bilirsiniz üniversitede topluluk idarelerini parselleyip öğrenci topluluğu kavramını Anadolu beylikleri tadında yaşayan (bkz.Selçuklu benim!) üniversitenin sanat, kısa film ve bilimum entellektüel mevzu üzerine yüzeysel vikipedik görüş bildiren çakma marjinallerinin atasıdır. Lise'de "lise entel"liğinin hakkını verenler, eğer bundan nemalanmışlarsa (aşk mektubuyla kız kaldırma felan) üniveristede de bu huylarını, misyonlarını devam ettirirler. İlk görüşte tanırsınız onları. Kollarının altında kalınca bir felsefe kitabı veya roman taşırlar.( böyle buyurdu zerdüşt,devlet,şato,metamorfoz,1984"vb. Kafka, Boris Vian, Nietzsche gibi kızların gördüğü zaman "aaa "x" mi okuyorsun?" diyebileceği yazarların kitapları. ) Öbür kol altlarında Radikal gibi ansiklopedi kafasını yaşayan gazeteler taşırlar. Rengi farketmez boynuna atkı, şal benzeri şeyler asarlar. Çantalarında "bu hayat beni anlamıyor" türü felsefesel sözler bulunan rozetlerden takarlar (Anraşi'nin a işareti,Che'nin resmi, hepinizin muhakkak gördüğü kızılderili kökenli üç ihtiyar yerli dayı) Suratlarında "Ben dünyayı tanıdım.Gördüm onu boşveriyorum" tipi,her şeyi aşmış her şeye boşvermiş bir yüz ifadesi, durgun manalı bakan gözler vardır. Böyle ilginç yüzük,kolye,kızılderili boncuğu felan takanlarıda görülmüştür. Birde yüzeysel bilginin verdiği bilgi hamallığının getirisi bir züppelik özelliği olarak kendilerini bilgili göstermek için her söze her şeye anti, karşı duruş sergilerler. Öyleki saat 5 deseler onlar "6 veya 4 farketmez zaman insanların ortaya attığı bir bilmem nedir" felan derler. Oysaki bu atkestaneleri dörtte beşte üçte değil, Melis'te, Pelin'de Selin'dedir maksat şekil olsundur. Her şeye atlamadan susarak insanları ve hayatı inceliyorum imajı verirler. Süreklide yazı yazarlarki, kendi hayatının veya günlüğünün basılsa Twilight tadında roman olacağınan inanan yurdum genç kızları da "ay kitap yazıyo belki benden de bahseder" diyerek bunlara prim versinler. Reyting takıntıları Türk televizyonlarına bin basar o yüzden bu şovmenlerin. Kantinde sürekli susarak nescafe içip buğulu cam seyretmek için yağmur duasına bile çıkarlarda kantine dönünce "Tanrıya inanmıyorum ama bir güç var" derler. Bugün üniversite kantinlerinde kafeteryalarda görülen "Agnostsizmin kralıyım/Ceyda'nın, Cansu'nun hastasıyım" ekolünü icad edenler işte bunlardır. Anti kapitalizmi savunur komünizme giydirir gibi yaparlar ve doğru bildiniz marka giyinmezler. Milletin dikkatini bilhassa karşı cinsin dikkatini çekmek için bir şeyler anlatırken, en basit bir meseleyi bile anlaşılmaz hale getirirlerki insanlar üzerinde "Bu okumuş, biliyor hacı" etkisi yaratsınlar. Atıyorum bunlara İstanbul'un Fethi nedir diye sorsan "Osmanlı Devleti'nin 1453 yılında İstanbul'u alarak Bizans İmparatorluğu'na son vermesidir" demek yerine "İslamı bir argüman olan cihad doktrini doğrultusunda Osmanlı silahlı güçleri Bizansı ekarte ettiler." diyerek meseleyi akdeniz salatasına çevirirler. Bu anlaşılamama noktası önemlidir. Zira şamanist kökenli toplumuz, şamanlardan alışmışız ya anlaşılmaza bilgili, dahi gözüyle bakmaya sırf anlaşılmayan denyonun teki olsanız bile emin olun size bir "deli dahi, filozof" yakıştırması yaparlar.
Neyse konudan sapmayalım.
Kısaca dediğim gibi herkesin bir kimliği felan var dedik. Bizde o sıralar yeni bir kimlik üzerinde yoğunlaşıyoruz. Yine bu Deli Yürek, Kurtlar Vadisi dizilerinden esinlenerek bugün sınıflarda tek tük görülen, "uluslararası ilişkiler"den tarihe bir sürü alanda ahkam kesen o gençlerin temelini atıyoruz. İstihbaratçı modunda takılıyoruz. Kafa aynen bu. Ama amacımız kız kaldırmak değil, kendimizi tatmin ve tespitlerimizin inanışlarımızın tutmasının getirdiği genel gaz hali. Zaten bu insanlar kız kesme amacına fazla güdülenmediklerinden kitlesel değilde bireysel kafada takılırlar, iyi bakın. Ama biz bir şekilde sürü oluşturabildiysek bunun etkeni bizde mevcut olan, her Türk vatandaşının derin mevzuları, tarihi, siyaseti çözmüş, devleti kendisine bıraksalar her şeyi çözebileceğini iddia eden bir yapısı olmasından gelir. Malum göçebe kültür, at ve kamçı, siyasetin boylar hiyerarşisine ve derebeylerine dayanması belli bir gelenek var ortada.
Bizde "istihbarat" kafasında takılıyoruz. Rol modelimizde Selçuk Yöntem'in canlandırmış olduğu Deli Yürek'teki Bozo ve Kurtlar Vadisi'ndeki Aslan Akbey karakterleri. Birebir aynıyız ama hareketler, davranış bildiğin yeni bir inanış doğuyor. Yaşadıklarımız ve yaptıklarımızda haliyle buna göre şekilleniyor. Kimliğimizi buna göre şekillendiriyoruz. Bu yüzden bu inanış kütüphaneden sızarak tüm okul hayatımıza siniyor.
Artık hepimizin gırtlağında gıcırtılı bir ses, gözlerimizde soğuk bakışlar var. Sanırsın teneffüs aralarında helikopterlerle Ortadoğu'ya operasyon bölgesine felan gönderiyorlar. Koridordaki yürüyüşümüz ağır abi tayfasından beter, sanırsın sırt çantamızda MP5'le UZI'yle geziyoruz macera filmlerindeki Bruce Willis gibi. İstihbarat kafası dedik giysimizde o şekil. İstisnasız herkes ama herkes, ineğinden popülerlerine asiliğini, sisteme karşılığını ifade etmek yada sıktığı için kıravat takmadığı halde biz kıravat takar, düzgün takar, hırka kazak tam tekmil devlet görevlisi gibi dolaşırdık. Belki inanmayacaksınız sırf o resmiyeti korumak uğruna aramız parfümle bile hoş değil. Bir ses tonumuz, konuşmamız var, "Yarın yazılı var" dediğinde birisi birbirimize manalı gözlerle bakıp aynı anda o pütürlü sesle "Allah kahretsin" derdik. Sanırsın düşman ajanları içine soktuğun yirmi yıldır yetiştirdiğin adamı ortaya çıkarmışlar, yada organizasyonuna köstebek sızmış. Sinema, çarşı ve okul gezileri dahil yaşadığımız her olay ve atraskyion "operasyon". Sinir olduğumuz insanlar "muhasım güç odaklarının katsaları". ÖSS ise "toplumu demoralize etme amaçlı bir tür psikolojik savaş".
Bizim için asıl önemli nokta Aslan Akbey'di. O dönemler ileride gençliğimizi katledecek olan Aşkı Memnu bizim için edebiyat derslerinde ve edebiyat sorularında yazdığımız içeriğini bilmediğimiz ilk batı türü edebiyat ürünlerinden ağır, anlaşılmaz bir romandı. Adnan bey ise, Beyaz Show'un eski Türk filmlerindeki Önder Somer çakması, gülüp geçtiğimiz bir skeç karakteriydi. Zaten biz o sıralarda Bozo'dan Aslan Akbey'e gelmiştik. Okulda "Aslan Amca"ydık, İnternet cafelerde ise Bozo.
Velhasılı kelam biz bildiğin dizi istihbaratçısı modunda takılıyoruz. Bizim millet muhabbetini severde böyle kasanı sevmez. Haliyle bizde pek tutulmadık. Hiç bir getirisi olmadı. Ama biz inatla bu kafa üzerinde bu modda takıldık. Sonra bir ara koptuk ben hala inat ettim. Tatar inadı işte. Hani yukarıda bahsettim ya. İnsan ne kadar güçlü görüyorsa kendini çöküşe o denli yakın oluyor diye. Kızları kafaladığını zanneden rock gruplarımızın dağılıp tarihe karıştığı bir dönemde bizim arkadaşlar gerçekçiliklerini koruyarak bu yoldan vazgeçtilerse de ben kendimi bu kimliğe öylesine kaptırmıştım ki kendimi bununla ifade etmekle kalmıyor, böyle tanımlıyordum. Herkesin beni ciddiye almasını istiyordum diğer yaşıtlarım gibi ama yaptıklarımın sonumu getireceğini bilemezdim. Gittim bu gazla uzun süredir kafamda kurduğum kızın birine çıkma teklifi edicem. Koridorda aslan kesilen, akreplerle dolaşan operasyon adamı söndü gitti kızın karşısında kuzu gibiyim hatta yanımda kuzu yedibaşlı ejderha gibi kalır o derece! Kız bekler, ben susarım, kızarıp bozarırım. Bir yandan içten içe muhasebesini yapıyorum son üç yılın. Ben bunun için mi uğraşmıştım, bunun için mi okumuştum. Tahmin edersiniz sonucu: Reddedildim. Dünya başına yıkılır bu dönemde insanın ama o yaşta bilirsiniz insan denyoluğa fazla meyilli olur bende de o var. Kız reddetti diye üzüldüm ama bir yandan da "Benim istihbarat kafasını nasıl anlayamadı?" diye ağlıyorum. O günlerde şunu iyi idrak ettim ki insan kimliğini kendisi için oluşturduğu sürece mutlu ve bu şekilde kendisi olabiliyor. Kızları etkilemek amacıyla yapılan her hareket daha baştan başarısızlığa mahkumdur. Bu yüzden rockçılar ve ağır abilerin paltolarıyla gitarlarını yatak altlarına sakladıkları o dönemde ben Aslan Akbey vurulalı bir yıl olsa da kendi kimliğimi yeni gömdüm. Artık Aslan Akbey gerçekten ölmüştü.
Aslında yaşıyordu yaşamasına, kafalarımızda, hayallerimizde, üç kıtadan geri çekilen dedelerin rüyalarını dnalarında taşıyan torunlar olarak zihinlerimizde. Yani Aslan Akbey ölmemişti. Onu ve hayallerimizi kız kaldırma, kız etkileme, aşk, nefret ve entrika merakı ortadan kaldırdı. Uçkur belasına yediler Aslan Akbey'in başını. Bir gün eski romanları diziye çevirme sevdası hortladı Türk televizyonlarında ve bizim gençliğimizin kahramanını asıl o zaman öldürdüler. Reddedildiğim de bile yaşıyordu düşünün ama Adnan bey, boynuzlar, yedi Aslan Bey karakterini bitirdi azizim gül gibi karizma söndü gözümüzde. (Tabi Aslan Albey karakteri bağlamında yoksa Selçuk Yöntem bu nereye sönüyor)

Velhasıl kelam Aslan Bey efsanesini Pala değil dizi sektörü bitirdi azizim. Bizim ancak ve ancak kütüphanede yaşatabildiğimiz bir karakteri Pala'nın adamı Bedir'in kurşunları değil Bihter'le Behlül bitirdi. Rusların Amerikalıların devrimler ve değişimler üzerine kapıştığı yeni bir Avrasya kuşağı sezonunu böyle açtık biz.
Hakikaten bir dönemin bitişi diyebileceksek bunu dikkate alabiliriz... Yine de her şeye rağmen mekanın her daim anılarımız olsun Aslan Amca...




27 Nisan 2010-Edirne


Daha önce yapılmış yorumlar:
Yazan: yubingjun | Tarih: 2010-05-19 17:15:20
Giriş kısmın şahane olmuş bizim kuşağın ergen halini olduğu gibi anlatmışsın. Aslan ve adnan mevzusunu ise giriş kadar uzun tutmamış kestirip atmışsın. En sondaki \"Velhasıl kelam Konu: yorum yok mu var yahu :)
Aslan Bey efsanesini Pala değil dizi sektörü bitirdi azizim.\" Bitirici bir vuruştu ve gol oldu. :) Bozodan Aslana geçiş ve zirvede ölmesiyle hiç unutulmaz dediğimiz adam Adnan olunca nasıl mevkisini kaybetti bunu anlatabilmişsin. Forumlarda çok takılan birisi olarak son sözüm; Paylaşım için teşekkürler emeğine sağlık +rep :D

Yazan: elif| Tarih: 2010-04-27 16:21:27
Konu:
Berk çok eğlenceli bir yazıydı, o bahsettiğin \'ergen gerisi sefillerden\' üniversitede çok var. Hatta üniversiteden çıkıp ergenlikten hala çıkamamış bir sürü insan var ve tek amaçları başkalarını etkilemek. Bunun için aslında kendilerini yansıtmayan, hatta ilgi alanlarına bile girmeyen bir şeyleri öğrenmeye çabalıyorlar. kendileri değil başkaları için yaşıyorlar.Aslında hepimiz o dönemlerden geçtik.Önemli olan kazasız belasız atlatmak, bir kimlik ararken içi boş yamalı bohça gibi bir kimlik edinmemek.Burada yazdığın sahnelerden birini sanki bir yerlerden hatırlıyor gibiyim:)) Birde bir şey itiraf edeceğim bende kravatıma anarşizm işaretli rozet takıyordum:))