21 Ağustos 2017 Pazartesi

Cadıların Güneşi

(Daha önce Pera Müzesi Blog'da 11 Haziran 2016'da http://blog.peramuzesi.org.tr/featured/cadilarin-gunesi/ adresinde yayınlandı. İngilizcesi için: http://blog.peramuzesi.org.tr/en/featured/cadilarin-gunesi/)
          Eylül güneşi altında, ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark edilen çizgiler ve çatlamış kayalar haricine tek bir ağaç, tek bir ot yok. Beni tekrar eski memleketime savuran mektubun peşinde bu tepeye dek taban teptim. Gerçi bir zamanlar memleketim olan eski memleketim demeli. Balkan harpleri sonrasında buralarda hangi vadi Osmanlı, hangisi Bulgar meçhul. Zira Rodopların tepelerinde, güney taraflarında Türk komitacıları, kuzeyinde Bulgar komitacıları dolanıyor. Hatta güneyde bazı Osmanlı zabitleri ayrı bir hükümet kurmuşlar. Balkanların hazin kaderi. Devletler içre devletler...
            Sonuncu Balkan Harbi’nin nihayetinde, Fransız bir gazeteci olarak girdim Bulgar Krallığı’na. Hürriyet’in ilanından evvel siyasi takibat neticesinde Osmanlı tabiiyetinden Fransız vatandaşlığına geçmiştim. Beni yıllar sonra buralara, yıkılmış köylerin ve alelacele gömülmüş toplu cenaze yığınlarının çepeçevre saçıldığı, ölüm kokan bu yerlere getiren şey bir mektup. Gazetecilik benim için bir kılık, ben başka bir şeyin peşindeyim. Yaptığım şey akıl kârı olmadığı gibi mektupta yazan şeyler de akıl kârı değil. Ancak dostluk bağları ve haysiyetle açıklanabilir…
            Fransa’ya kaçışımda ve yerleşmemde bana yardımcı olan Agâh Nadi’ye karşı hiçbir şekilde ödeyemeyeceğim manevi borç, işte beni komitaların, çetelerin, ölümün kol gezdiği bu dağ başlarına sürükledi.
            Agâh Nadi’nin başlıca iki merakı başını türlü belalara sokmuştu. İlki siyasi meselelerle fazlaca içli dışlı olmasıydı. Fransa’ya çok önceden iltica ettiğinden bir ahbabım vasıtasıyla kendisiyle irtibata geçmiştim. Onun sayesinde yerleşmem ve vatandaşlığa kabulüm söz konusu olabildi. Kendisi Fransız siyasiyesi ile dahi alakadardı ancak kalemine hürmet gösterildiğinden pek takibata uğramıyordu. Zaten bu merakının da şayet varlarsa Fransa’daki jurnalci takımının ihbarlarına konu olmak haricinde bir fenalığı yoktu. Asıl fenalığı öteki merakıydı…
            Fransa’ya gittiği senelerde Agâh Nadi her ne kadar rasyonel düşünceye haiz biri olsa da batıda yeni yeni alaka uyandırmaya başlayan ispritizma meseleleriyle tanışmıştı. Alakası hevese, hevesi tutkuya dönüşmüştü. İspritizma ile birlikte manyetizma, nihayetinde günümüzde artık batıl kabul edilen büyücülük, medyumluk gibi sahalara da merak salmıştı. Benimle tanıştığı esnada bu raddeleri çoktan geçmiş, Svedenborgyanizm, Yeni Platonculuk üzerinden öte âlemlerin varlığı üzerine kafa yormaya başlamıştı. Dünyanın türlü çeşit yerinden mektuplar alıyor, konuyla alakalı bültenleri, kitapları takip ediyordu. Bu mevzuların meraklıları ile dolup taşan tuhaf cemiyetlerle de irtibatı vardı. Tutkusunu alaka ve heves ile tanımlayamam, bu meraktı. Ötedekiyle temasa geçmeye dair ölümcül bir merak.
            Bir sohbetimiz esnasında ağzımdan yanlışlıkla “Balkan muhacirlerinin kocakarı hikâyeleri” lakırdısı çıkınca ailesine (orada izdivaç yapmış, Fransız bir hanımla evlenmişti) ufak bir iş seyahatine çıktığı bahanesini savurarak ortalıktan kaybolmuştu. Bir ay geçip kendisinden bir haber gelmeyince sağa sola haber bıraktım ama netice yoktu. Balkan Harbi’nin başlamasına yakın çıkıp gelmişti. Balkan topraklarında gezindiğini, tekinsiz söylencelerin ardından pek çok mezarlıkta ve viranelerde dolaştığını anlatmıştı. Karadağlıların Yeni Pazar’a hücum etmesi üzerine harp dedikoduları hakikate dönüşme emaresi gösterince geri dönmüştü. Öte dünyaya dair o harabelerde kabristanlarda bir şeyler görüp görmediğini sordum, neticenin menfi olduğunu söyleyip bahsi kapattı.
            Bu seyahatin ardından merakı körelir sandık ama aksine daha ziyade meşgul olmaya başladı. Mektuplaşmaları artmış, tuhaf cemiyetlerle mülakatları da pek sıklaşmıştı. Kendisini sıkıştırınca peşinde olduğu şeyi anlattı. Ecnebilerin “kült alanı” dedikleri, insanların belli bir tabiatüstü güce atfedip dilek diledikleri, arzularını yerine getirmek için ayinler yaptıkları bir yeri arıyordu. Rumeli taraflarında olduğunu duyduğu bu yerin mıntıkasını bilmiyordu ancak neye benzediğini öğrenmişti, mektuplarında sıklıkla bu yeri soruyordu. Kayalarına türlü çeşit acayip şeklin resmedildiği ve neredeyse boydan boya bu suretlerle damgalanmış bir yüksek tepe ve tepenin tüm çıplaklığına rağmen sanki kabristanmışçasına zirvede boy atmış sık servi ağaçları. Bu alelade dilek yerinde ne olduğunu anlatmadı. Osmanlı topraklarında dilek dilenen, adak adanan pek çok türbe, mum yakılan kaya, çaput bağlanan ağaç vardı.
            Bir aralık arayışı sonuç vermeyince vazgeçecek gibi oldu. Yunanistan’dan gelen ve uzun uzadıya aradığı kült alanını tarif edip hikâyesini anlatan o lanetli mektup eline ulaşmasaydı vazgeçecekti de. Rodop dağlarının bir noktasında, antik dönemde cadılar büyücüler mabudesi addedilen Hekate’ye adanmış bir kült alanından bahsediyordu mektup. Cahiliye devirlerinden günümüze kâfir ve Hristiyan Bulgarların, Türklerin, oradan gelip geçenlerin tırmanıp dileklerini kömür tozlarıyla yahut kazıyarak tasvir ettikleri bir tepenin bulunduğu anlatılıyordu. Bu mektubun ardından yine bir başka mektuplaşma safhası başladı. Bu sefer İngiltere’den bir ispritizma cemiyeti reisi, bazı kült alanlarının bir tür manevi güç barındırdıklarını söyleyen ve Agâh’ın aradığı yerin de böyle bir yer olabileceğini söyleyen bir mektup gönderince işin rengi değişti. Agâh Nadi kendi itikadınca aradığı yerin böyle bir kült merkezi olabileceğini iddia ediyordu.
            Elem verici olaylar tepenin bulunduğu yeri tarif eden ve bir Bulgar muallim tarafından yazılmış kısa bir mektuptan sonra başladı. Folklor ve bilhassa halk inançları üzerine tetkiklerde bulunan bu muallim, Rodop dağlarının falanca tarafında, böyle bir tepe bulunduğunu, başkası için kem niyette bulunmak isteyen ahalinin fazlaca tırmanmadan dileklerini kayalıklarına çizdiği bu yere “Cadılar Tepesi” denildiğini yazmıştı. Ancak Agâh’ı asıl etkileyen son satırlarda yazdıklarıydı. Ahali buranın tepesine çıkan kimselerin öte âlemlere (bizdeki cinler âlemi gibi) karışacağına inanıyordu. Öte âlemlere göz atabilmek adına bu Agâh için bulunmaz fırsattı, öyle inanıyordu.
            Hem hanımı hem ben Agâh’ı ne olduğu belirsiz bir lakırdı ardından o taraflara gitmemesi için dil döktük. Biliyorduk ki yine Balkan dağlarının yolunu tutacaktı. Balkan Harbi’nin tüm şiddetiyle sürüp gitmesinden hareketle böyle bir seyahatte istese de bulunmayacağını söylese de dikkat ediyorduk. Balkan Harbi’nin son demlerinde bir gün ortalıktan kayboluverdi. Mektupların önemli olanları ve şahsi notları yanında olduğundan nereye gittiğini bilemiyorduk. Çaresiz yine dönüp gelmesini bekleyecektik.
            Kendisinin kaybolmasından aylar geçti, ikinci Balkan Harbi patlak verdi, o esnada Bulgaristan’da bir dağ köyünden onca harp hengâmesine rağmen nasıl bize ulaştığına hala hayret ettiğim bir mektup geldi. Agâh Nadi yazmıştı. Bulunduğu yeri mükemmelen tarif edip gelemeyiş sebebini ve arayışının nihayetine yaklaştığını söylüyordu.
            “V… köyünün bir köşesindeki metruk handa kaleme aldığım bu satırlar sizde delirdiğim intibaını uyandıracaktır. Lakin benim gözümle görmediğim bir şeye inanmadığım, bu nedenle böylesine hararetli tetkikata giriştiğim malum. Ömrümü vakfettiğim araştırmalar nihayet buldu. Zira öte âlemin kapılarını ucu ucuna da olsa görebildim. Cadıların düğününü gördüm! Balkan ahalisinin ekseriya zikrettiği cin düğünü hurafelerinde bahsi geçen muhayyel cümbüşlerine ve toplaşmalarına şahitlik ettim! Burada cadılar ve ecinniler öte alemin kapılarını aralamakla kalmıyor, alemlerin arasındaki perdede yırtık açıp öbür güneşi doğuruyorlar. Ecinniler aleminin karanlık ve korku saçan güneşini. Uzaktan gördüklerim dahi korkudan beni olduğum yere mıhladı. O acayip serencamın hayali gözlerimin önünden gitmiyor. Ancak cesaretimi toplayıp lazım. Daha yakından görmeliyim. Bu mektubu beni merak etmemeniz için gönderiyorum zira o tepeye tırmandıktan sonra ne göreceğim meçhul… Buranın gençlerinden biri şehre kadar inip postalayacağını söyledi. Agâh Nadi.”
            Mektup harp şartları yüzünden iki ayda ulaşmıştı elimize. Agâh ya dönüş yolundaydı yahut orada kalmıştı. Elim kolum bağlı bekleyemezdim. Lazım gelen evrakları temin edip ben de Bulgar Krallığı’na yollandım.
            Agâh Nadi, tepenin bulunduğu yeri tarif etse de bulamamaktan, ahbabımın cesediyle karşılaşmaktan yahut hiç karşılaşamamaktan korkuyordum en başta. Balkanlara yaklaştıkça, harabeye dönmüş ölüm kokan yerlerden geçtikçe bambaşka şeylerden korkmaya başladım. Dağ patikalarının kenarlarında muhacirlerin cenazeleri, çamurlu toprak yollarda göç katarları, köylerde ateş yakıp şenlik eden komitacıların gürültüleri, yerinde yurdunda kalan ancak yine bir harbin patlak vermesinden korkan köylüler… Fransızca konuşuyordum, Fransız gazeteci hüviyetindeydim (Agâh Nadi’nin yazdığı yerlerde birkaç mesel yazmışlığım vardı), bu âleme çoktan yabancılaştığımı zannediyordum. Lakin gördüğüm acılar ve eski aidiyetim üzerinden bir zarar görme korkusu bana unuttuğumu sandığım birçok şeyi hatırlatmıştı. Peşinde olduğum ahbabım gibi ben de tehlikedeydim…
            Yolculuğumun en tuhaf kısmı ise tepenin yerini ararken konuştuğum insanlar oldu. Önce uzaktan şöyle bir gördüğü için rahatlıkla yerini tarif edenlere rastladım. Yaklaştıkça yerini söylemede bu kadar cömert olmayan, hatta gitmemem için korkutan, tehdit eden kimselere denk gelir oldum. Karşılaştığım her ağız bana yarı Türkçe yarı Bulgarca tüyler ürpertici rivayetler anlatıyordu.
            Sabaha karşı denk geldim aradığım şeye. Gün doğarken, tan kızıllığı esnasında bembeyaz çıplak bir tepe. Çizgi ve çatlaklarla kaplı sanki bir devin sanat eseriymişçesine bunlarla süslü. Tepenin zirvesinde rüzgârda tekinsizce bir o yana bir bu yana sallanan servi ağaçları görünüyor.
            Tepeyle arasında hayli mesafe bulunan, Agâh Nadi’nin son mektubunda bahsettiği köye geldim evvela. Köyün hanına gidip Agâh Nadi’nin suretini tarif edince en son iki ay önce gördüklerini söylediler. Handa çalışan gençten bir çocuk (bahsi geçen mektubu o şehre indirmişti), iki aydır görünmediğini son kez o tepeye tırmandığını söyledi. Fark ettiğim anda dehşete düşüren bir ayrıntıyı da bu esnada fark ettim. Buraya uzakken insanlar rahatlıkla “Cadılar Tepesi” diyebiliyorlardı. Ancak yaklaştıkça bu ismi duymaz olmuştum. Bizim Türk ahalinin baykuştan arpacık kumrusu, domuzdan dağda gezen, kurttan canavar, ecinniden iyi saatte olsunlar diye bahsetmesi gibi onlar da neredeyse tepenin adını hiç zikretmiyorlardı. Adını andıkları vakit koca tepeyi çağırmaktan korkarmışçasına “orası”, “o tepe” deyip geçiştiriyorlardı. Olmadık kayalık yerlerden çıkıp önümü kesen komitacılar buranın yolunda da hiç görünmemişti.
            Handa güneş batıncaya kadar dinlendim. Gün batımına yakın uyanınca gitmemem konusunda çok uyardılar ama en azından arkadaşımdan kalanları, şayet kalabilmişse bulmam lazım. Köylülerin tavırları ve anlattıkları beni ziyadesiyle ürkütse de vicdanım korkumdan daha ağır basıyordu.
            İşte şimdi Eylül güneşi altında, gün batımına rağmen saatlerce güneşin altında pişmiş ziyadesiyle kızgın sac misali ateş saçan kayalıklardan geçiyorum. Uzaktan uzağa fark ettiğim çizgiler ve kaya çatlaklarının insanların kendi elleriyle yaptıkları damgalar, tasvirler olduğunu görüyorum. Putperestlerin zamanından bugüne tasvir edilmiş arzu ve istekler. Ancak fark ettiğim hep kötü dilekler, beddualar. Düşmanının ailesini tasvir edenler, sevdiği kadını tasvir edenler ve üzerlerinde fark ettiğim kurumuş kan lekeleri. Bunca zamanın binlerce insanın öfke ve nefreti bu tepeye nakşedilmiş. Geldiğim yollardaki yok edilmiş köylerde ve cesetlerle dolu yollarda bile böylesine kan ve vahşet görmedim. Tepede belki de bu yüzden tek bir ot bile yetişmemiş zira sürgün verememiş. Ölüm arzusundan yaşamaya fırsat bulamadılar muhtemelen.
            Tepeye vardım. Hava çoktan karardı. Önümde tuhaf bir düzlük var ve sayısız gibi görünen servi ağaçları. Eski memleketimin mezarlıklarını anımsatan yüzlerce ve sık aralıklı serviler. Karanlıkta sanki her birinin bir sureti var, canlı gibiler. Korkunç suretleriyle bana bakan kocaman suratları var. Ellerini kollarını açmış dalları beni bekliyor gibiler. Karanlığın ortasında Agâh Nadi’den bir iz, emare arıyorum. Servi gölgelerinin altından korka sakına geçiyorum. Servilerle çevrilmiş bir açıklığa geliyorum. Adeta bir meydan. Sanki servilerin karanlığında beni seyreden gözler var. Gördüğüm şeyleri zihnimin bana oynadığı bir oyun addederek cesaret bulmaya çalışıyorum.
            Ta ki o sesler gelene kadar…
            Gecenin ortasında yükselen davul sesleri, alabildiğine ve gelişigüzel üflenen borular… İnsanın işittiklerine aykırı bir curcunanın patırtısı… Acaba onlar mı geliyor?
            Servi ağaçlarının gölgeleri daha kuşatıcı ve korunaklı görünüyor gözüme. Bir büyük servinin gövdesini siper ederek açıklığa bekliyorum. Onlar geliyor gerçekten de. Gecenin pelerini altında yürüyen şekilsiz, eciş bücüş suretler, beddualarla lanetlerle uğraşmaktan çarpılmış kollar, öte âlemlerden kendilerini taşıyan biçimsiz bacaklar… Davul ve boru sesleri, kaynana zırıltısını andıran gülüşmeler, fütursuz bir şenlik… Karanlığın ortasında açıklığa toplanıyorlar. Delice bir gulgule peyda oluyor, cümle ecinni bir arada! İşte tepeye adını veren cadılar toplandı!
            Bir araya gelip öylesine karışıyorlar ve öylesine kendilerinden geçmişler ki bu korkulu sahne karşısında gözlerimi dahi kapatamıyorum. Korku vücudumu ele geçirmiş durumda. Ben onları ürpertiyle seyrederken birden bir ışık peyda oluyor ortalarında. Gökyüzü yıldızsız simsiyah ve ay kaybolmuş. Öte âlemlerin kapısı aralanıyor. Şenliğin ortasındaki ışık gittikçe artıyor. Ancak huzur vermesi gerekirken insanda korku ve endişe uyandıran, insan aklının sınırlarını zorlayan bir aydınlık bu.
            O yükseliyor. Cadıların güneşi! Öte âlemin kapıları açıldı! Kıpkızıl bir güneş lakin ışığı yutan, ışık yerine karanlık saçan bir güneş. Rengini buradaki kötücül dileklerin, bedduaların neticesi olan kanlardan almış gibi. Ecinnilerin curcunası arasında, onların çarpık ellerinde göğe yükseliyor. Gittikçe büyüyor sanki.
            Ancak o da ne?
            Güneşin içinde bir suretle göz göze geliyorum. Acıyla yoğrulmuş bin türlü işkenceden geçmiş bir siluet sanki. Bizim âlemimizden iken onlarınkine karışıp yavaş yavaş şeklini biçimini kaybetmeye başlamış bir suret. Acı çeken bir insan! Bakan kişide bir acıma uyandıran ancak hemen akabinde korkutan, ürküten bir çehre!
            O yüzle göz göze geldik bir anda. Gözlerimi ondan alamıyorum. Tekinsiz bir aşinalık var. Galiba sonunda aradığımı buldum. Bir zamanlar Agâh’a ait olan bir surete bakıyorum yahut cadıların güneşinde seyrettiğim kendimim. Kendi ruhum. Bu bedbaht yere gelerek Agâh’ın akıbetini paylaşan talihsiz ruhum…
            Öte âlemin kapılarını göreceğimi hiç tahmin etmiyordum.
            Şimdi oradayım.
            Cadıların ve ecinnilerin güneşinin, biçimsiz ve günahkar bedenleri ebediyete dek kavurduğu bu tarifsiz mekanda…
SON
Mehmet Berk Yaltırık
26 Mayıs 2016 – Edirne

Kan Sahibi

           Bulutların gökyüzünü boğduğu, çakal uğultularının ve baykuş bağırtılarının ağaçların ötesinden işitildiği alelade bir geceydi. Gün doğmasına pek az bir zaman vardı. Köyün toprak yollarında uyuklamakta olan köpeklerin birden bire havlamaya başlayıp kesik kesik ulumaları gecenin asudeliğini bozuyordu. Köyün ahırlarındaki atların da oldukları yerde toprağı eşeleyip yılan görmüşçesine kişnemeleri, uluyan köpeklerin seslerine karışıyordu.
            Karanlığın içinde ekserisi tek katlı evlerin arasından, sırtlarında tüfekleri, kuşaklarında piştovları, kamaları, hançerleri, bellerinden sarkan kılıçlarıyla eşkıya tipli beş adam sakin adımlarla yürüyerek köpeklerin olduğu yere doğru gidiyorlardı. Birkaç sefer aynı yerden geçtiklerinden “kol gezdikleri” aşikârdı. Adamlardan ikisinin beyaz entarilerinden Tosk Arnavutlarından, “keleşe” giyen diğer ikisinin ise kuzeyli Gega Arnavutlarından olduğu anlaşılıyordu. Adamların önünde gidende ise Türklerin giydiğine benzer sarıklı külah olup Bosnalıların kıyafetlerine bürünmüştü ve diğerlerine göre daha yaşlı gösteriyordu. Adamların “Bosnali” diye hitap ettiği, gedikli bir kimseydi. Uzaktan havlamakta olan köpekler menzillerine girince yerlerden aldıkları taşlarla kendi yörelerinin lisanlarınca seslenip hayvanları kovaladılar, ardından atların kişneme seslerine bir mana veremeden, kola devam ederek adımlarını sıklaştırdılar.
            Sultan Mahmud Han-ı Sânî’nin saltanat senelerinde, Tepedelenli Ali Paşa’nın “Büyük Yanya Paşalığı” adı altında kendi hükmünü sürdüğü vakitlerdi. Oğullarından birinin hâkimiyetinde olduğundan Paşa’nın mıntıkası sayılan Delvine Sancağı’na bağlı Mesopotam köyü, gecenin bir vaktinde hayvan böğürtüleriyle çınlamaktaydı. Ekserisi Ortodoks Arnavut, birkaçı da kuzeydeki Toska Arnavutlarıyla Ali Paşa’nın çatışmalarından sonra bölgeye kaçan Arnavut muhacirler olan köylülerin bir kısmı pencerelere uğradılarsa da köpekleri kovalamaya çekindiler. Yanya Paşası’nın bölüklerinden yetişme birçoğu eşkıyalıktan gelme kolcuların dikkatini çekmek, en ufak bir bahane ile hayatlarıyla oynamak istemiyorlardı. Paşa’nın emri üzerine en küçük karyelerde bile ufak birlikler yerleşir kendilerince “asayişi” sağlarlardı, bu nedenle ahali onlarla iyi geçinmeye bakardı. Üstelik bu köydekiler Suliyotlarla Ali Paşa’nın meşhur cengine iştirak etmiş, gözü kara savaşçılardı. Tepedelenli ile bir kan davası meselesi yüzünden başlayan bir çatışmayı, uzun yıllar sarp dağlarda sürdüren Suli bölgesinin Ortodoks Arnavutları, sonradan Ali Paşa’nın galip gelmesiyle korkunç bir katliama uğrayıp bölgelerini terk etmek zorunda kalmışlardı. İşte o korkulu cenk esnasında orada bulunup cenk eden askerler olduklarından, en ufak bir terslikte köylüler kendilerine merhamet gösterilmeyeceğini biliyorlardı.
            Gün doğmadan evvel uzaklardan bir Müslüman köyünden gelen gür sesli bir müezzinin okuduğu ezanın sesi inceden işitilmekteyken, bir vakit sonra horoz ötüşleriyle karşılanan güneş arz-ı endam etmeye başladı. Tarlalarına gitmek üzere ahali yabalarıyla, çapalarıyla birer ikişer evlerinden çıktığı esnada, evlerden birinden duyulan yürekleri titreten bir feryat her birini adeta oldukları yere mıhladı. Şaşkınlığı üzerlerinden atar atmaz birbiri ardına yükselen çığlıkların işitildiği eve doğru seğirttiler, köyde kol gezen Tepedelenli Ali Paşa’nın askerleri de gittikleri yerden eve doğru koşturuyordu. Tepedelenli’nin askerleri evin önünde toplanmaya başlayan köylüleri sağa sola iterek kapıyı yumrukladıklarında kapıyı ev ahalisinden gözü yaşlı bir genç açtı.
            “Nedır bu yaygara more?”
            “Anaciğım can vermiştır agam!”
            “Birisı mı kıymıştır da feryat edersiniz be?”
            “A bre agam eceliyle ülmedi ya! Geçen defnettık hep, gelin Besjana cibi, Liridona teyze cibi, Valmira Ana cibi, gelin Marjeta cibi, Defrim ile Bujar amca cibi... Birangi bir hal çaresi var midır ya medet!”
            Tepedelenli’nin askerleri ne olduğunu anlamadıklarından bir çare bulamayacakları için kafalarını sallayarak kalabalığın arasından sıyrılıp evden uzaklaştılar. Adamlardan biri başlarındaki Bosnalı’ya sordu: “Çagiralım mi Behram Çavuşi?” Bosnalı kafasını salladı: “Yok gereğı more. Bir cenaze daha kaldıracaklar, mezari kazacak değil a?” Cümlesini bitirdiği esnada oradaki birliklerin çavuşu ve köyün beyinin de kâhyası olan Kopuk Behram’ın, silahlarını kuşanmış bir halde sağ elinde gümüş savatlı kamçısını şaklataraktan yaklaştığını fark etti. Kopuk Behram öfkeli gözlerle bakıyordu Bosnalı’ya:
            “Niye yok gereğı bre? Buranin kahyası, hem çavuşi ben degıl miyim? Sen demek istersın ben eşek başiyım?”
            “Estafurullah begım ne haddime! Uyandirmağa değmaz diye düşındım, rahatsız etmek istemedim ondan derım.”
            “Köyden iki cünde bir cenaze kalkayi, bunun rahatsızlıği kalmış mi? Civar köyler bile konuşurlar te buradaki musibeti. Allah muhafaza Delvine’da Veli Paşa’mizın, haşmetlı Tepedelenli Ali Paşa’mizın kulaciğına citse, “benim köye koyduğim çeriler bir iş beceremayiler” der de hepimizı Suliyotlar cibi Gardikiler cibi kıliçtan geçirir ise ne yapariz?”
            “Hastalık midır hayvan midır ne bilelım begim, bilsek ona cüre buluruz bir çare.”
            “Neysa. Cidelım Reşad Beg’e verelim haberi. Bir tedbırı düşınsın kendi, köyün beylığini aldı halletsın meseleyi…”
            Yanya Paşalığı’nın debdebeli senelerinde Matlı Reşad Bey de paşaların teveccühü ile bu köye çökmüş, adamlarıyla yerleşip köyün beyliğini üzerine geçirmişti. Kendi karyesinde bile tecavüzlerinden, haramiliğinden tutunamamış bu adam, paşaların vur dediği yerde vurmaktan öl dediği yerde ölmekten çekinmez olduğundan namı almış yürümüştü. Kendi çetesini kurmuş, yine paşaların ordusunda tanıdığı Kopuk Behram’ı kendine kâhya ve çavuş edip yanına çağırmıştı.
            Bosnalı, peşindeki adamları köyde bırakarak, Kopuk Behram ile birlikte köyü tepesinde tüm haşmetiyle dikilmekte olan, etrafı neredeyse bir insan boyunda bahçe duvarıyla çevrili taş konağa yöneldiler. Konağın bahçesinin girişinde bekleyen elleri her daim tüfeklerinde iki Toska Arnavut’u beklemekteydi. Matlı Reşad Bey, kendi memleketinde pek çok kimsenin kanına girmiş olduğundan kanlılarından birinin hışmına uğramamak adına genelde Toskalardan kimseleri kapısında nöbetçi tutar, Gegaları pek yakınında bulundurmazdı. Kopuk Behram’ı elindeki gümüş savatlı kamçıyı şaklataraktan yaklaştığını gördüklerinde hürmetle baş selamı verdiler. Türlü yemiş ağaçlarının altından ve konak hizmetlilerinin kaldığı müştemilatın yanından geçip konağın kapısına geldiler.
            Behram ile Bosnalı kapıya usulünce vurunca, kapıyı bekleyen silahlı bir başka Toska kapıyı açar açmaz kendi lisanında sordu: “Pse keni ardhur?” (Niye geldiniz?)
            Behram da çat pat öğrendiği Arnavutçası ile karşılık verdi: “Bey është duke fjetur? Ne presim. Ne do të flasim!” (Bey uyuyor? Biz bekliyoruz. Biz konuşacağız.)
            “Mos prisni. Ai zgjoheni, ai është i veshur.” (Beklemeyin. Bey uyandı, giyiniyor.)
            Behram yüzünde şaşkın bir ifade ile çarıklarını çıkarıp, Bosnalı de onu taklit ederek içeriye girdi. Bosnalı daha ziyade korkuyordu zira buraya bir-iki hafta evvel sonradan gönderilip Reşad Bey’in birliğine katılmıştı ve onu hiç görmemişti. Askerlerin tanzimleri ve konak ile köy arasındaki işleri hep Kopuk Behram halletmekteydi.
            İkisi el pençe divan beklerken, kapıcı kapıyı örtüp taş merdivenlerden yukarıya doğru seğirtince Behram, Bosnalı’ya doğru söylendi: “Adetı değildır pek Reşad Begimız kalksın erkendan. Hayırdır inşallah!” Kapıcı gözden yitmeden, Reşad Bey’in sırmalı giysilerini giymiş, hamaylısı ile kılıcını kuşanmış, Rus işi piştovunu, Türk hançerini sırmalı kuşağına takmış, sahtiyan çizmelerini ayağına geçirmiş, başında beyaz keleşesi ile merdivenlerden aşağıya indiğini görüp hürmetle el pençe divan durdular. Reşad Bey, Behram’ın söylediğini işitmiş, merdivenin başından karşılık vermişti: “Bre more sen gibı şarapçı bekriyi uyutmayan köylü feryadi beni nasil uyandırmasın?” Bosnalı, Reşad Bey’in tüysüz sıfatını gördüğünde “kösedir” diyerek garipsemediyse de incecik sesini işittikten sonra şaşkınlığını nasıl gizleyeceğini şaşırdı.
            Reşad Bey: “Köylü birangi bir şey der mı?”
            Behram: “Medet beklerler begım. Ne bilsınlar çare hem deva. Ben da arzetmeye gelırdım size.”
            Reşad Bey: “Pek âlâ!  Bekleyin burada, yukarıda hedıye bohçasi hazırlatırım.”
            Reşad Bey yeniden gözden kaybolunca, kapıcı da tekrardan görünmeyince Bosnalı sordu:
            “Bu ne iştır be? Öyle bır anlatırlardı ki beyimızı ben sanıridım gulyabani suretlı. Pek genç cürınır, köseliğinı anlarım ama ya sesı niye incedır be? Şey cibı…”
            Behram’ın suratında lakabı ile müsemma hovarda bir sırıtış peyda oldu: “Dersın kadin cibı? Zaten aslina bakar isen kadindır hem erkek!”
            “O nasıl iştır bre? Muhannes misali çift cinsiyet midır?”
            “Tövbe de bre şaşkin! Reşad Begimızın pek yakinlari bilır buni.”
            “Hasbinallah! E kadincik kısmina niçın verilsın beylık?”
            “E çünkü kadin değıldır. Erkek sayarlar oni. Bernuşa derler eski bir adettır.”
            “Bunca senelik ümrümde hıç cürmedim te büle adet!”
            “Cürmezsın tabi. Olmaz bizım Rumelı taraflarında, bu şimalî Arnavutların bir adetidır. Manasi “yeminli bakire”. Ta Lek Dukagjin’den töredir, Kanun’da vardır yerı. Eğer ailede kalmamış isa erkek yahut kız isteyıse, ulmuş ise akıl baliğ köyünın ilerı gelen on ikı erkeği ününde yemin içer, ülene kadar karşı cinsle münasebete gireceklerıne, evlenmemeye, kızan kızçe duğurmayacağina eder yemın. Döner ise ölümdür cezasi! Sonra kadin artik olmaz kadin, erkekten sayarlar. Alır erkek ısmi. Söz hakki vardır hem kararlara rey verır. Mirastan alır pay. Erkek kıyafetlerı giyer, saçlarini erkekler cibı keser. Erkeklerın çaliştığı her işte çalişır. Kahvehaneye cider, çubuk içer, hem silah taşir! Eğer birıyle birlıkte olur ise livata sayarlar, yeminını bozduğuna hükmedip üldürürler, barındırmazlar aralarinda!”
            “Bizım beg demek bernuşadır?”
            “Üyledır. Bernuşalar yönetirler çiftlık, ulurlar aile reisı. Hatta çete reisı. Bizım beg ile ben Tepedelenli Ali Paşamizın askerına yazildiğim senelerde taniş oldum. Arnavutlar “Bernuşa Reıs” diye zikrederlerdı adıni üyle ügrendım. Sonra anlatti, adı Emina iken ulmuş Reşad. Ele avuca sığmaz imış, demış doğaydim anamin karnindan erkek. Sonra giymış daha ergınlıkte erkek kıyafeti, yararmış hep kızanların kafalarini. Bernuşa olunca da en fazla bir sene uslanmış, bir kavgada kan döküp vurmuş kendinı dağlara. Arnavutun eşkıyasi dahil sinmiş hep, kurmuş kendıne çete. Kendı memleketınde çok baskınlar etmış, üzerine vardıklari sıra ziyadece kan dükmış. Tepedelenlı paşamizın yazılmiş sunra askerıne. Ben ondan sonra intisap ettım. Aldı benı da çetesine. Çok kanlı müsademelere girdık, yaralandik, lakin sağ çıktik. Değme erkekten cesurdur, yiğittır te bundan cesuri bizım Tepedelenlı paşamizdır be!”
            “Hiç mı dokunmayiler?”
            “Burada çok şiddetlı adettır, soni ülümdür. El sürmeye kalkan ulsa zaten kendisı keser. Lakin bir cün, bir Filibeli varidı. Bu “kadın” diye hakaret ettı Reşad Begımıze.”
            “Sonra Reşad Begimız da onu kestı?”
            “Yok bre ona bırakmadilar. Oradaki Arnavutlar kestıler herifı. Bernuşayı erkek saymamak besayı çiğnemektır, o adami sayarlar öli!”
            Kapıcı elinde bohçayla inince sustular. Reşad Bey de ondan sonra yine merdiven başına gelerek kapıcıya seslendi: “İki at hazır edın. Sen de veresın bohçayi Behram’a.” Behram sordu: “Adamları hazır edeyım mı begım?”. Reşad Bey kafasını “hayır” anlamında iki yana salladı: “Senla ben gideceğız, Delvina’ya. Mesele çoktan gitmiştır Veli Paşamizın kulağina. Biz de çaresız kaldık, ondan başka da kapumuz yoktur be! Hem Veli Paşa değıl sen ben gibı cahil. Okumuş yazmış hem bilır lisan!” Reşad Bey yine gözden yitti. Kapıcı bohçayı alınca kapıcı kapıyı açık bırakarak dışarı çıktı. Behram, yine Bosnalı’ya döndü: “Eskiden yok idı böyle adetı. Tedbirsız gezmez idı. Şimdı birangi bir yera gidecek ulduğunda tek gider benla. Hep bu küye yerleştık yerleşelı. Bir de kapisina kuymaz Gega, ne kadar Gega varsa gönderttı hepsinı. Az birazi bırakmak istemedı köye koydi çıkarmaz konağa.”
            Reşad Bey merdivenlerden aşağıya inip dışarı çıkar çıkmaz, Bosnalı ile Behram da peşi sıra çıktılar. Bahçede iki atın yularından tutmuş kapıcı beklemekteydi. Atlara bindikleri sıra dış kapıyı da açtılar. Behram bohçayı eyerinin önüne oturttuktan sonra, Bosnalı’ya köyde gece imiş gibi kol gezmeye devam etmelerini bir taşkınlık olmamasını emrettikten sonra iki atlı tozu dumana kataraktan tepeden aşağıya inmeye başladılar. Tarlalarına gitmekte olan köylülerin meraklı bakışları altında, eteklerinde uzaklarda Kostar ve Vlahat köyleri olan muazzam tepeye doğru dörtnala ilerliyorlardı. Delvine bu tepenin ardındaydı ki oraya giden yollardan biri de bu köylerden geçerdi.
            Reşad Bey ile Kopuk Behram, Delvine’ye gelir gelmez paşanın kasrının bulunduğu tepeliğe yönelmişlerdi. Burada tabiri caiz ise bir saray yavrusu bulunmakta olup, Tepedelenli Ali Paşa’nın ortanca oğlu Veli Paşa burada hüküm sürerdi. Hem Delvine paşasıydı hem de Derbentler Başbuğu. Paşa sakin tabiatlı olup, siyasetten ve askeri hadiselerden pek hazzetmediğinden, ziyadesiyle eğlenceye düşkün olduğundan kasrın çevresi köşklerle, kamelyalarla ve yol kenarlarında rengârenk çiçeklerle süslüydü. Lakin Tepedelenli Ali Paşa’nın oğlu olduğundan sıkı korunurdu. Her biri beyler gibi giyinmiş süslü ve silahlı Arnavutların, Rumların, Türklerin arasından geçip paşanın kasrının önüne gelince bir müddet kapıda bekletilmişlerdi ki Reşad Bey, paşanın emrindeki sayısız çiftlik ve köylerden birinin idarecisi olduğundan kendi köyündeki ihtiramı burada pek göremezdi. Sadece daha önceki savaşlarda ve çatışmalarda Reşad Bey’ tanımış, “Bernuşa Reis”i bilen askerler onu görüp selamlamış, kapıda beklerken yanına gelip halini hatırını sormuşlardı.
            Paşanın mabeynine davet edildiklerinde, paşanın birçok milletten yakın adamlarının, nedimlerinin, sohbetini sevdiği kimselerin bulunduğu huzuruna çıkarak el etek öpüp, “size layık değildir ama” bahsi ile içinde hediyelik kumaşların ve sair tuhafiyenin bulunduğu bohçayı paşanın adamlarına teslim ettikten sonra el pençe divan durup beklemeye başlamışlardı. Veli Paşa, doğu dillerine meraklı olup bilhassa Türkçe’yi çok iyi bildiğinden etrafındakilerin aksine oldukça düzgün bir aksan ile konuşurdu. Reşad Aga’yı görünce gülümsemişti:
            “Mesopotam beyi Reşad Bey! Hem paşa babamızın dahi bizim sayılı bendelerindensiniz. En korkunç muharebelerde bile ihanetinizi görmedik, layık olduğunuz beylik vazifesini mükemmel bir şekilde ifa etmekte olduğunuza kaniyim. Buraya gelişinizden maksat nedir?”
            Reşad Bey gözlerini yerden ayırmadan karşılık verdi: “Beylikten yana yoktur bir eksiğımız şükür paşa hazretlerı. Askerlerimız gece gündüz bekler Mesopotam’ı. Lakin bir mesele karşısinda aciz kaldık, birangi bir çare bulamadık. Birkaç gündır köyde birçok kişi vefat etmiştır paşam.”
            “Âlâ! Bu mesele geçenlerde kulağıma çalındı, sana name yazdırıp aslını soracaktım. Diğer köyler de pek endişeliymiş ki oradaki ulaklarımızdan öğrendim. Asayiş meselesi istediğin kadar adam al yanına. Hem çoğu da seni tanır, seninle gelmeye can atar!”
            “Asayiş değildır paşa hazretleri. Keşke olsa, ben eşkiyayı bilmez miyım? Kaffesinı tepeler kellerıni günderırdım. Vefatlar hastalığa benzer lakin…”
            “Hekim çağırtmadınız mı?”
            “Çağırttık beyım, hem Yahudi hekımler. Lakin kimse bilmeyı musibetı. Ölümler pek vakitsiz olduğundan hastalık gibı da görünmez dedıler hep.”
            “Hastalık değil, asayiş değil nasıl iştir bu?”
            “Te büyle solgun, kansız ölüverırler paşam. Vefat edenlerın sayısi buldi bu sabah yediyı. Böcek üldırdı desek gelır üldırır bizi da…”
            “Çok fena. Ahali huysuzlanırsa başka taraflara göç olur, paşa babamızın pek hoşuna gitmez bu…”
            O esnada paşanın mabeyndeki nedimlerinden birisi: “Paşa hazretleri destur verirler mi?” deyince, paşa konuşmasına müsaade etti: “Buyur Kıssahan Mahmud Efendi. Bu senin anlattıklarına benzemez zira gerçektir ama boşa söz söylemezsin sen!”
            Kıssahan el pençe divan durmaktaydı: “Paşa hazretleri, hakkı aliniz var. Ben ekseriya masal anlatırım. Lakin dünyanın öyle halleri vardır ki bazı şeyler hurafe ile hakikat arasında gidip gelmektedir. Beyimiz kansız ölümlerden bahsedince nazar-ı dikkatimi celbeyledi. Ben zannederim zavallı köylülerin başına gelen şeyi tahmin edebiliyorum!”
            Kopuk Behram ile Reşad Bey birbirlerine şaşkın şaşkın baktı. Paşa da şaşkın görünüyordu: “O halde söyleyiniz!”
            “Paşam size hayal gibi gelecek lakin bir başkası için hakikat olabilecek bir hurafe vardır. Sizin buraları pek tanımam lakin Rumeli’nin birçok mıntıkasına mevcut bir itikattır. Edirne ahalisinin hortlak yahut cadı, Selanik, Drama ahalisinin vırkalak, Bosna’dan Bulgar köylerine, Tuna’nın öte yakasındaki vilayetlere değin de çeşitli isimler taşıyan “upir” yahut “vampir” isimli bir mahlûktan bahsederler. Bu mahlûk hastalığa benzer, girdiği yerde kıran husule gelir lakin tedavisi hekim eliyle mümkün değildir. Rumeli ahalisi genelde bu mahlûklardan kurtulmak için “cadı üstatları” yahut “cadıcı” kiralarlar, böylece musibetten kurtulurlar. Tabi itikat bu yöndedir…”
            “İtikat dediğine göre hayal saymalı, hastalık tedbiri alınmalı kanaatimce. Kostantiniyye’den hekim de çağırtabiliriz?”
            “Paşa hazretleri siz hastalıktan ziyade bu hayalden, itikattan çekinmelisiniz. Zira bu musibetin en fena yanı ahalinin ölüm korkusuyla galeyana gelmeye müsait olmasıdır. Paşamızın hasmı çok. Allah kâffesini kahretsin, bir uğursuz bilip bilmeden laf çıkarır da gailesi civar ahaliye de sıçrar. O vakit muhterem paşamızın gazabından hiçbirimiz kaçamayız. Lakin cadı üstadını kiralarsanız eğer gerçekten de bu hayal ise ahali batıl itikatlar nedeniyle galeyana gelmemiş olacaktır.”
            “O halde ulaklara buyruk verilsin, bir cadı üstadı kiralanıp Mesopotam’a gönderilsin.”
            Reşad Bey ile Behram köye dönerken Reşad sordu:
            “Sizin oralarda var mı bu itikat?”
            “Vardır begım ama ben pek dinlemez idım nenem anlatırdı hep. Bizım Gediklı de bilır belkı, genç iken Bosna’dan gelmış, u yanlarda da uluyorsa kesin bilır…”
            Reşad Bey köye döndükten sonra beş-altı gün başka bir ölüm yaşanmadı lakin “cadı üstadı” gelinceye kadar ahali galeyana gelir korkusu ile doğru dürüst uyku uyuyamadı. Bosnalı, geldiği yerlerden aşina olduğu için memleketine gidip bir cadıcı ile dönmeyi teklif ettiyse de paşa bir kere kendisin getirteceğini emrettiğinden müsaade edilmedi. Bir sabah vakti yine köyden çığlıklar, feryatlar yükselip ahalinin sesleri işitilmeye başlayınca Reşad Bey kapısındaki adamlarla bizzat köye indi. Ahaliye hitaben yakında bir cadı üstadının geleceğini söyleyip teskin etmeye çalışırken, köyün girişinde Bulgar sığır çobanlarının kılığında, boynuna asılı bir kirli çıkın ile at sırtında, Delvine sancağının kapı halkına mensup süvarilerinin eşliğinde giren bir adam hepsinin sesini kesti. Süvarilerin çavuşu, Reşad Bey’i selamlarken çoban giysili adamı gösterdi: “İşte cadı üstadıni getirdik begım!” Çobanın ekşittiği suratından at sırtında yolculuk yapmaya pek alışkın olmadığı anlaşılmaktaydı. İnerken: “At sırtında helak olduk more! Benım bir dedo Tatar ama hiç binmedık ata, hep talikalan…” diye söyleniverdi. Ardından Reşad Bey’in görünüşüne aldırmadan el etek öperek selamladı: “Ümrünüz uzun olsun begım!” Bosnalı güldü: “Bizım Bosna’da vardir cadı üstadi hem hasi dedım size. Evvel eskı terk ettım orayi ama bilırım be! Gele gele bu mu geldı more?” Çoban Bekir öfkeyle karşılık verdi: “Kılıgim çobandir diye ne begenmezsın beni? Bak Kara Yorgi dedıkleri de çoban idı, Belgrad’ı almış Osmanli’ya kafa tutayi! Hayvan satmaga te Üsküp’ten gelmişım Ergıri’ye, cadı üstadi arar imış paşanız kalktım geldım. Üşenmeden o’ka yol teptım!”
            Reşad Bey, Bosnalı’ya azarlar gibi baktıktan sonra Çoban Bekir’e dilediği gibi hareket edebileceğini söyleyince çoban evvela öldüğü halde gömülmemiş yahut yeni ölmüş birinin olup olmadığını sordu. O sabah vefat eden birinin evinin önünde durduklarını öğrenince eve girip mevtaya baktı. Vücudunun solgun halini görünce sureler, dualar okuyarak mevtanın ayaklarının altına göz atıp, ardından boynunu inceledi. Peşi sıra gelmiş olan beye ve diğerlerine mevtanın boynundaki iki ufak yarayı göstererek: “Kani te buradan çekerler!” dedi. Ardından dışarı çıkıp köyün mezarlığını sordu.
            Ardında ahaliyle birlikte Çoban Bekir köyün aşağısındaki nehrin üstündeki tahta köprüden geçip ta Bizans’tan kalma, duvarlarında kartal, aslan ve sair canavar kabartmaları nakşedilmiş, bir koca manastırın bahçesindeki mezarlığın girişine getirildi. Ahalinin şaşkın bakışları altında evvela hem havayı koklayıp hem mezarlara tek tek bakmaya başladı. Sonuncu mezarın ardından can sıkıntısıyla doğrulup sırt ağrısının dinmesini bekledikten sonra çıkınından bir aziz tasvirli acayip tahta çıkarıp mezarlığa doğru tuttu. Eliyle defalarca çevirdiğinde tahtanın birkaç sefer farklı yerlerde durduğunu görerek kendi kendine küfretti. Ardından tahtayı çıkına geri sokup bu sefer bir parşömen parçası çıkarıp üstüne bir şeyler karalamaya başladı. Daha sonra bu kâğıdı bir faraşın üstüne koyup yaktıktan sonra küllerini havaya üfledi. Küller bir süre havada asılı durup hiçbir yere düşmeden faraşa yahut faraşın dibine düşünce çoban korkulu bir hale bürünerek faraşı geri çıkınına sokup mezarlıktan çıktı. Reşad Bey dâhil diğerlerine dönerek çaresizliğini saklamaya lüzum duymadan konuştu: “Begım yoktur bir yalanim, aldiğım pareleri de iade ederım. Te bu Bosnali haklidır, bulun başkasıni!”
            “Neçın vazgeçtın?”
            “Begım ben arayim hortlak, cadi onu da te mezarlıkta arayim. Bana el veran büyük dedom cadi üstadi Lofçalı idı bana ügrettı hem Bulgar tarafinin usulüni hem Üsküp tarafıni. Ben hep yaparim bunlara göre işımi, birınden birı olmaz ise olur idı oburi. Cadinın mezarini bulduktan sonra kolaydir haklamasi. Sizin mezarlığa bakayim, kem kükürt kokusi hem bozilmış mezar topraği aradim, ne birangi bir koki ne bir iz var. Hıristiyan cadısidır dedım manastir mı kilıse midır onin mezarliğından, aziz tasvirilen aradim Bulgar cadıcilar gibı, te yine bulamadim. En son çare hem büyük cadınin hem cadi ettıklerinın yerini bulurum diye duali kağit yaktim, bulunmayi! Yani mezarda yoktur ne hortlak ne cadi. Bu sizın köyin musallati olsun başka bir şey… Birkaç gün içınde vefat edenleri yeniden dolaşırkena gören oldu mu?” Ahaliden kimseler kafalarını “hayır” anlamında iki yana sallayınca Çoban Bekir’in gözlerindeki korku gözle görülür hale geldi. Kuşağından bir para kesesi çıkarıp süvarilerin çavuşuna verdi:
            “Biliyıdım böyle olacağıni. Başka şey bu. Mezardan çıkmayi, gelır başka taraftan. Aşar benım zanaati. Kulak verın te bu Bosnaliya, getirın başkasıni!”
            Bosnalı, Reşad Bey’e döndü: “Begım emret tez süvar olup, yanima yedek üç at alıp ulak cibı değiştıre değiştıre varayim getıreyim Bosna’dan cadı üstadi! Gençkena terk ettım ama hatırlarim oralari!”
            Çoban Bekir: “Cadi üstadi degıl bre, ne getiresın cadi üstadıni? Kimı getirırsen getır bulamaz birangi bir şey kurtaramaz sizi. Hem Bosna’ya ka ne gideyisın, vurasın yoluni Yenipazar’a!”
            “Cadı üstadi çağırmayacaksam ne çagıracagim more? Hem ne diye giderım Yenipazar’a?”
            “Yenipazar’da vardır hem Bosnali hem az biraz Sırp, sizın oralarda benım bu aradigıma “vampir” derler bildın mi?”    
            “Kızankena anlatırlardi hep, duyaridık more.”
            “Hah! Yenipazar’a gidesın, Hamza Ali diye birı vardır ülmedı ise, bulup getiresın o kurtarır sizı… Hamza Ali’yı bulana kai ahali de assin kapisina sarmisak, çarmıh artık neye itikadi var ise…”
            “Hamza Ali mi?”
            “Evet. Sürmüşler buni, yeniçerıdır. Lakin yeniçerı dersenız bulamazsiniz, “vampiroviç” derler üyle arayın oni!”
            Cadı üstadının köyü terk etmesini müteakiben Bosnalı ile Kopuk Behram’a bizzat kendi atlarının da için de bulunduğu altı atı teslim eden Reşad Bey, adamlarına Yenipazar’a dek gidip “vampiroviç” bulmadan dönmemelerini emretti. Hem süvari çavuşunun verdiği cadıcı kirasını hem de Reşad Bey’in iaşeleri için verdiği bir koca kese dolusu altını teslim aldıktan sonra fazladan fişek ve tüfenk alıp, paltolarını sırtlarına geçirip Mesopotam’dan ayrılmışlardı. Onların ardı sırada da Veli Paşa’nın süvarileri köyü terk etmişti. Asayiş meselesi olduğuna hükmetseler köyde kalırlardı ancak cadı üstadının korkulu hallerini ve köylülerin çaresizliğini görerek korkularından o köyde bulunmanın pek de iyi olmayacağına kanaat getirmişlerdi.
            Delvine tarafında Veli Paşa süvarilerinden ayrılan Behram ile Bosnalı, Delvine içinden geçip Lefterohor ile Kakodik köyleri arasındaki dağ yoluna saparak Ergiri Kasrı’na at sürdüler. Ergiri’de bir lahza soluklanıp kuzeye doğru vadi boyunca yola devam ettiler. Tepedelenli Ali Paşa’nın memleketi Tepedelen’den sonra yollarını halen Ali Paşa’nın hücumlarından kaçan eşkıyaların dolandığı kuzey Arnavut memleketlerinden geçirmemek için tehlikeli olduğu halde doğuya Rumeli Eyaleti’ne bağlı olan topraklara yöneldiler. Tehlikeliydi zira hem Ohri tarafında hem de eşkıyaları göze alsalar bile Berat tarafında idare Ali Paşa’nın can düşmanı Avlonya hâkimi İbrahim Paşa’nın elindeydi. Silahlarını görünmesin diye yedek atlardan birine sarıp sarmalayıp yerleştirerek yollarına o şekilde devam etmişlerdi. Osmanlı-Rus harbi sürdüğünden yollarda asker alaylarına denk geldiklerinde kaçak sanılmamak için yollarını değiştirerek ilerliyorlardı. Dikkat çekme korkusuna can havliyle yol gitmekten günlerin gecelerin hesabını şaşırmışlardı. Bazen yorgunluktan bir günü hanlarda geçirip ardından yeniden yola düşüyorlardı. Gostivar üzerinden Kalkandelen’e geçerken hava ziyadesiyle soğuduğundan Gostivar pazarında atlardan ikisini verip iki yamçı alarak yola öyle devam ettiler. Dört hayvanla kaldıklarından, bir tanesi de yük taşıdığından, geri dönüşlerini de hesaba katarak hayvanları çatlatıp yolda kalmamak için ekseriya ağırdan yol alıyorlardı.
            Kaçanik tarafına vardıklarında havanın bozmaya başladığını yer yer yolu altına almış çamur ve balçık yığınlarından anlayınca yağmura çamura yakalanmamak adına hayvanları yormayı göze aldılar. Kosova’ya geldikten sonra hava daha da bozarak yolları çamur deryası altında bırakınca bir-iki gün Kosova’da bir başka bekâr hanında kalmaya mecbur oldular. Kalışlarının ikinci günü yağmurun çamurun arasından bata çıka kuzeyden güneye doğru inen kağnı katarlarını gördüler. Kimi yaya kimi kağnı sırtında, yanlarında pek az eşya ile bu felakete uğramış insanları görünce, kuzey yolunda ne olup bittiğini öğrenmek adına meraklı ahali ile birlikte onları karşılamaya çıktılar. Ekserisi yabancı oldukları, gelenlere sorduktan sonra öğrendikleri Belgradlıların ve Semendirelilerin aksanı ile bir kısmı ise Bosnalı’nın gençliğinden aşina olduğu Bosnalıların ağzı ile konuşmaktaydı. İçlerinde Arnavut lisanıyla konuşanlar da vardı. Hiçbirine soru sormaya mecal bulamadılar, her biri ölü gibiydi. Ancak birkaç tanesinin ahaliden askerlerle, eşraf ile konuşurken söylediklerinden öğrenmişlerdi göçün sebebini. Kara Yorgi’nin açtığı isyan bayrağı altına toplanmış Sırpların Belgrad’dan sonra Semendire Sancağı’nı köy köy ele geçirmeye başladığını, çetelerden kaçtıklarını anlatıyorlardı o kadar. Civarda askerler görünmeye başlayınca dikkat çekmemek için hana geri döndüler.
            Behram ile Bosnalı, tek söz etmeden döşeklerinde oturmuş çubuk çekerlerken, göç katarından gelen bir kısım muhacirin de içeriye girerek boştaki döşeklere çöktüklerini, yeni döşekler açtırdıklarını gördüler. Bunlar bekâr takımından olup, az çok ayakta kalabilmiş kimselerdi zira bir vakit sonra hancıya parasını verip ekmek, peynir ve sair yiyecek getirtebilmişlerdi. Karınlarını doyurduktan sonra birkaçı sırtında bağlamayı andıran, Arnavutların “şarki” dedikleri çalgıdan taşıyan bir tanesine ısrar edip bir şeyler söylemesini isteyince adam ilkin olmazlandı. Neyden sonra çalgısını eline alıp o vakitlerde Rumeli’nin birçok yerinde söylenen Belgrad türküsünü yanık bir sesle okumaya başladı: “Belgrad yoli ince urgan/Üstimizde yoktur yorgan/Ayle benım anacigım/Ben Belgrad’da kaldim kurban!/Çıktim Belgrad’in düzine/Çizmemı çektım dizıme/Açen baktim düşman geldı/Ben ölümi aldım cöze…”
            Âşığın okuduğu türkü ile sadece muhacirler değil handa kalan diğer kimseler de müteessir olmuştu. Bir-iki kişi âşığın yanına gidip birkaç mangır bıraktılar. Kendi gurbetliğini anımsayan Bosnalı, kuşağında kefen parası niyetine sakladığı altınlardan birini Behram’a vererek âşığı işaret etti. Behram, aşığın yanına gidip çömelerek altını eline sıkıştırdı. Âşık teşekkür edince konuşmak için fırsat bulduğuna hükmederek sordu:
            “Bizim oralardan gelır gibisın. Üsküplinin te ne işi var bu ka uzakta?”
            “Senin ne işın var ise benım da var o işım begım. Gurbet. Bir dertten diyar diyar gezer oldık. Belgrad’dan gelirım te şimdılerde…”
            “Biz de sizın geldiginız yerlerden geçeceyiz. Yollar ne durumda?”
            “Ne işınız var şimalde begım. Ölüm bekler oralari yol yakinken dönün geri.”
            “Etmeyesin merak bizım geldıgimiz yerdeda vardir ölüm. Hem biz gitmayiz Belgrad’a. Yenipazar’i sorarım…”
            “Benım katar gelır ıken oradan geçtık. Bir sefer evveldan Sırplar geldı mahvetti diye durmadık o yanda can attik Kosova’ya. Gelır ıken yoktu birangi bir şey te şimdı nasıldır bilmeyim. Belgrad’dan çiktıgımızda asker geri alınır diye küylere çekıldı, biz de peşınden. Bir gecede geldi Sırplar, vardi yanlarinda Rus toplari ettıler bızi tarımar. Yenipazar’dan yukarıya çıkmayasiniz. Sırp çetelerı gezeyı hep…”
            “Bize bir şey olmaz. Yanya Aslani Ali Paşa’nın kullariyiz.”
            “Sırp çeteleri tanimaz ne paşa ne padişah. Yeniçerılerın ettiklerınden kinlidır hepisi Arnavut, Türk ayirmayiler… Bir de hanlardan uzak durun, yeniçeri dayileri zorbalari bunlari küylere kasabalara yaptırıp haraç toplayilerdi. Kara Yorgi’nın Sırplari girdıklerı yerde evvela hanlari yakayilar!”
            “Sırp hanlari yok midır?”
            “Onlar daha fena. Müslüman oldugunizi anlarlarsa gece uyurken kesıp soyarlar sizı. Yenipazar’da son kalan sürgın yeniçeri kabadayilarinin hani vardır. Baltali Han deyiler, orada kalirsinız hem kale gibidır orasi.”
            Behram ile Bosnalı, aşığın sözlerinin tesirinde kalarak Sırplara yakalanmadan Hamza Ali’yi Mesopotam’a götürmek için o anda toparlanıp handan çıktılar. Evsiz barksız çamurda yatmaktan çok köylerinin gözlerinden gitmemesine müteessir muhacirlerin arasından geçerek kuzey yolunu tuttular. Bir vakit sonra kulakları Arnavutça konuşmalar bir yana Türkçeyi bile zor duyar oldu. Çat pat kelimelerden yola çıkarak aşina oldukları Sırp lisanını daha çok duyuyorlardı. Köylüler başıbozuk kılıklı bu kimselere bakarken ya kötü gözlerle sadece bakıyor yahut kendi dillerinde küfürler, beddualar okuyorlardı.
            “Proklet!” (Melun!)
            “Prokletstvo sa vama!” (Size lanet olsun!)
            “İzaći janičari!” (Def olun yeniçeriler!)
            Yenipazar’a geldiklerinde, onlarca çatışmanın izlerini taşıyan ve bir kısmı harabeye dönmüş şehre bakındılar. Yakınında Müslüman ahalinin oturduğunu tahmin ettikleri Altun Âlem Camii’nin dibi mahallesine gelerek, civarındaki muhacir çadırlarından birine yanaşıp “Baltalı Han”ı sordular. Müslüman mahallesinin nihayetine kadar gidip tarif edilen yerde, Sırpların mahallesinin tam karşısında buldular. Yeniçerilerin Semendire taraflarındaki kabadayılık zamanlarında açılmış yarısı taştan bu yapı, Kara Yorgi’nin ilk saldırısında yıkılmıştı. Geri püskürtülmesinin ardından şehirdeki başıbozukların ve yeniçerilerin kalan kısmını da taştan yapıp adeta kaleye çevirdiği, geceli gündüzlü üst kattaki pencere başlarında yeniçerilerin ve başıbozukların tüfeklerle, küçük metris topları başında nöbet tuttuğu iki katlı bir handı, alt katın pencereleri taşlarla örülmüştü. Yeniçeri zorbalarının töresine göre kapısına levha yerine alamet olarak bir yeniçeri baltası asılmış, adını da buradan almıştı. Çatısında çoktan kurukafaya dönüşmüş birkaç kelle ile oldukça tehditkâr bir görüntüye haizdi. Behram ile Bosnalı, atlarını hanın hemen yan tarafındaki ahıra bağlayıp kapıda bekleyen iki ejderha suretli başıbozuğun dikilmekte olduğunu gördüler. Başıbozuklar önce kapının önüne geçmişlerse de birkaç kelime konuşup Müslüman olduklarını öğrenince hana girmelerine müsaade etmişlerdi.
            Hanın içerisi ayrı bir âlemdi. Büyük şarap fıçıları ve rakı güğümleriyle meyhaneyi, duvarlarda asılı cins cins, ebat ebat çubuk ve fincanlarla, nargilelerle kahvehaneyi, duvarlara asılı postların üstünden sinilere kılıçtan topuza, baltadan tebere, tüfenkten piştova türlü silah ile kale cephaneliğini andırıyordu. Kimi peykede kimi döşekte oturmuş bir alay başıbozuk ve bir kısım yeniçeri kâh çubuk, nargile için sohbet ediyor kâh elde kadeh demleniyordu. Suratlarından halavetten eser bulunmayan, ömrü cenk sahralarında muhasaralarda geçmiş bu korkulu adamların her biri elbette pür silah geziyordu ve en genci dahi kaytan bıyıkla arz-ı endam ediyordu. Bir köşede peyke üstünde bir yeniçeri, bağlaması ile: “Belgrad kalesi Zemlin ovası/Atlısı geçemez değil yayası…” adlı türküyü okuyordu. Hanın hemen girişindeki mermer tezgâhın başında duran şişman, sakallı hancının önüne giden Behram söze girdi:
            “Selaminaleykum! Birını arayiz hanci.”
            “Ve aleykumesselam! Ne taraftan gelirsinız? Osmanli asker mı günderdı sizı?”
            “Yok more değilız asker. Başka taraftan geliyız. Hamza Ali’yi arayiz, yeniçerı.”
            “Hangisinı dersın be var burada bir süri yenıçeri bir süri Hamza Ali?”
            Bosnalı tezgâha doğru döndü: “Ne demiştı cadıci çoban? Hah! Vampiroviç!”
            Bir anda hanın sessizleştiğini, başıbozuklar ile yeniçerilerin kendilerine dönüp ters ters baktığını gördüler, saz sesi ve türkü kesildi. Tehlikeli sessizliği hanın bir köşesinde oturmuş, başındaki börkü hafif yana yatırmış olmasından yeniçeri olduğu anlaşılan lakin kılığı başıbozuklara göre bile acayip kaçan, bir asır evvel yaşasa “deli süvarisi” zannedilecek denli tuhaf görünüşlü, kılıçlı, hançerli bir acayip kimse bozdu: “Ben tanayim onları bre! Gelin te bura, sirası degildır latifenın!” Behram ile Bosnalı hiç bozuntuya vermeyip, tanıyormuş gibi yaptılar.
            Usulca adamın yanına gelip oturunca Bosnalı sordu: “Sen bizı neredan tanirsın more? Yabancisıyız te buranın…”
            “Bellı bre. Yabanci olmasaniz bu ka yeniçerının başıboziğın içınde Sirpça lakırdi etmezdinız. Hele bu vakıtte. Dua edın yatirıp kesmedıler sizı. Bır şey degıl, beni da Sirpların casusi sanacaklardi sizın yüzunuzden! Neyse ki sizi ahbabim sanayiler…”
            Behram: “Bulduk bre Bosnali! Ne yapalim bre seni tarif eden adam üyle dedı, “vampiroviç” dersinız dedı, adı Hamza Ali’dır dedı.”
            “Buldunuz benı. Lakin diyeceksınız niye Sirpçasıni dersinız? Vampirci desenız, Dampir desenız anlardım yina.”
            Bosnalı şaşırdı: “Dampir nedır be?”
            Behram elini alnına vurdu: “Tabi more! Şimdi anlayim neden sana günderdı bizı. Sırpça bilmeyız demek “vampiroviç” demek vampir oğli! Dampirden anladim oni. Bosnali bu dampir dedıkleri Arnavut lisanındaki. Ben vaktıyle, kaldigım bir evde kocakarinın birinden duydim. Dul bir karinın eger kocasi ölüp hortlar isa, karısı ile o halde münasebet kurar isa bundan dogana derler dampir. Hortlaği cadiyi cadı üstadı ocaktan aileden ögrenır. Bunlarsa hortlaği hissedar bulip tepeler oni. Senı bıze Çoban Bekır süyledı, cadı üstadi.”
            Hamza Ali: “Tanımayim. Ama o beni tanir heralda. Rumeli’nın hem Tuna ötesinın çoği cadıcısi hortlak öldüreni birbirini tanimaz ama “dampirlerin”, “vampircilerin” namıni duyarlar. Bir kera köylüler yayar adıni, cadı üstadlari duyar ögrenırler azılı vampir, hortlak olanda ederlar haber. Siz ne yandan geldinız te bura?”
            “Delvine sancağindan. Yanya Aslani’nın kullarıyiz.”
            “Tepedelenli Ali Paşa? Duydum namıni. Lakin burada zikretmeyın. Sırpların isyanına ilk başta karişmam deyıp sonra siyaseten Sırp isyanını bastırmağa söz verdigınden sevilmez burada. Demek dampire düşti işınız?”
            Bosnalı sordu: “Dampirın nedır ki hususiyetı?”
            Hamza Ali, bıçkın bir sırıtışla Bosnalı’nın oturmakta olduğu hasır yer iskemlesini tek eliyle kavrayıp bir anlığına zorlanmadan havaya kaldırıp indirdi. Bosnalı’nın sesi soluğu kesilmişken sorusunu yanıtladı: “Hem hortlağiz hem değilız. Gündüz gözi yürürüz ama gece de gürürüz. İnsan ne yersa onu yer içerız, kan degıl. Lakin hortlağin kudretinı taşirız. Benden ağır birını kaldırirım te büyle! Birı vursa yıkılmam kolaylıkla. Ama misket, top, kılıç bana da zarar verır, öldürır. Tabi kullanan hızıma yetişıp vurabilır ıse. Bir da her zaman kurtarıci görmezlar, canavar sayarlar senı. Benım te buraya sürgünligım Belgrad’dan oldi, daha yeniçerıler sipahiler birbirıni yemeden evvel. Haci Mustafa Paşa varidı bir Allah rahmet eylesın, o ülünce küylerin haraç derdıne düşti ayakdaşlarımiz. Öldüren da bir başıbozuk idı, lakin devlet sormadi ardıni. Belgrad o vakıt sağlam kaleydı. Bizım yoldaşlar her köye, nahiyeye han yaptırıp, birkaç kabadayıyi gönderdıler mütesellım, voyvoda diye. Semendire sancağıni yünetır uldilar. Ahaliye koydilar vergı, vermeyenlerı mahvettıler.  Domuz çobanı idı teo Kara Yorgi. Vurdi birını çıkti dağa, aldi yanina hayduklari, bastı küylerı yakti hanlari. Ben da o ara sürgın yedım. Güya köyli korkarimış benden, katil der imış. Öldürdüklerım upir idı vampir idı!”
            Behram: “Kardeşlık, Belgrad yeniçerilerinın namıni te bizım oralardan duydik. Vergisinı vermeyen köylüler de upir miydi?”
            Hamza Ali böylesine bir ithamı beklemiyordu. Öfkeyle karşılık verdi: “Tepedelenli’nin kestiği Suliyotlar upir miydı?”
            “Paşamız cadi üstadi degılki.”
            “İyı. Ben da katil degılım more. Devlet, yeniçerılerın kellesinı alır isa Sırplar durulur sandi. Önce Belgrad düşti, şimdı halimizi görırsınız. Aldı arkasina da Rusi. Buraya gelmesı de an meselesıdır. Bu ka insan keyfınden içmeyı burada. Devlet asker yollamayi. Gerı çekılmege kalksak kaçak diye asar te bizı. Bekleyız te bu taştan mezarda ölümi. Siz herhalda beni kiralamaga geldinız. Paşa çagırtti?”
            Behram: “Veli Paşa, ogli olur. O verdı parani. Gelırsın bizımle Mesopotam’a, te Toskalik’ta.”
            “Gelirım. Lakin bir istegım daha vardır. Paşamizın askeri olmak isterım. Burada ölümi beklemekten iyidır, Osmanli desan kendıne hayri kalmadi artık.”
            Behram karşılık verdi: “O paşamizın bilecegı iş biz karışmayiz.”
            Hamza Ali birden ayağa fırladı: “Bilıyım yorginsınız. Lakin degıldır dinlenmenın sırasi. Sırplar bugün yarın gelır more, bizden başka burada kalmadi asker. Gelsa iki yüz adam haklar bizı. Dinlenelım derken girerız topraga. Mitroviçe’de dinlenırız…”
            Bosnalı müstehzi bir ifade ile sırıttı: “Gücun kuvvetın var. Sırp’tan neçın korkaysin bre?”
            Hamza Ali’nin yüzünden fark edilir bir dehşet emaresi okunmaktaydı: “Vampiroviç Sırplarda yok mu zannedersın Bosnali?”
            Gün akşama dönerken, bir başka göç katarının ardı sıra Yenipazar’dan çıkan Behram, Bosnalı ve Hamza Ali güneye doğru at sürdüler. Hamza Ali yeniçeriliğine dayanarak gitmeden evvel değerinin altında birkaç altına fazladan üç at daha almalarını sağlamıştı. Behram ile Bosnalı, bunun kendi hayırlarına yapılmış bir iyilik olmadığının farkındalardı, bu kanlı yeniçeri, kocakarıların gece hikâyelerinde anlattıkları  “vampiroviç”, ölümün pençesinden kurtulmak için çırpınıyordu. Kaçak yahut yeniçeri yaftasıyla ölümü bulacağı vaki olduğundan ta Delvine’ye kadar gitmeyi göze almıştı.
            Dağ yollarından vadilerden geçerken ölüm korkusunu unutmak adına “insanı sıtmaya razı ettirir” mevzulardan konuşmuşlardı. Balkan itikatlarının bir parçası olan davul sesleri dağları inleten ecinni düğünlerinden, ırmak boylarında gelinleri boğar peri kızlarından, Sırp memleketlerinin kabirden kefeniyle fırlar vampirinden upirinden, Eflak ile Boğdan’ın kana susamış voyvodalarından. Gölgeleri, karaltılar, terk edilmiş köyleri, harap kaleleri, cemaatleri terk etmiş mezarlıkları seyrederken ağızlarında kırk türlü dua, yüreklerinde bin çeşit korku, yağmurun, fırtınanın altında geçip gitmişleri ölüm kokusu sinmiş yollardan.
            Günler sonra Delvine’ye ulaştıklarında ilk işleri akşam vakti olmasına karşın Veli Paşa’nın kasrına uğramak oldu. Veli Paşa’nın huzuruna çıkarılıp el etek öptükten sonra, cadıcı işini hallettiklerini ibraz ettiler. Hamza Ali, Veli Paşa’ya her zaman hizmet etmeye hazır olduğunu arz edince paşa kabul etmişti: “Sen bu meseleyi hallettikten sonra gel. Bizzat kendi elimle bir name yazıp Yanya’ya göndereceğim seni. Paşa babamızın maiyetine aldıracağım arzun üzerine!”
            Akşamın karanlığında Mesopotam köyüne vardıklarında, Reşad Bey’in konağına çıktılar. Evlerin arasından geçerken ürkütücü derecedeki sessizliği fark etmişlerdi. Hamza Ali uzun süredir alışık olduğundan farkında değildi ama harp mıntıkasından yeni geçmiş Behram ile Bosnalı, harp kendi oldukları yeri vurunca bu korkunç ayrıntıyı görebilmişlerdi. Göç katarlarındaki, muhacir çadırlarındaki hayaleti andıran insanların sessizliği ile aynıydı. Kasabanın içinde kol gezen muhariplere denk gelememeleri de tedirginliklerini arttırmıştı. Kapılara, pencerelere asılmış kimi çürümüş sarımsaklarla, kimi eğri büğrü asılmış haçlarla, pencerelerden ışığın dahi sızmadığı evlerle atların dahi huysuzlandığı bir fenalık çöreklenmiş gibiydi. Ölümden kaçarken, ölümün kucağına düşmüş gibi hissetiler kendilerini.
            Taş konağa çıkarlarken Behram, Bosnalı’nın şaşkınlığını düşünerek Hamza Ali’ye kısaca beyin şekline şemaline pek aldırmamasını gerektiğini söyleyerek, evvelden anlattıklarını bir kısa ona da anlattı. Hamza Ali şaşkındı: “Arnavut ayaktaşlardan duyar idım bunlari. Lakin bilmez idım beylık etsınler. Demak hakikaten sayarlar imış erkek!” Taş konağa vardıklarında kasabada bekleyen kırk kadar askerin, kol gezmek yahut kasaba civarında nöbet beklemek yerine konak duvarlarının civarında meşalelerle beklemekte olduklarını gördüler. Konağın ahşap bahçe kapısına da haçlar ve sarımsaklar asılmıştı. Uykusuzluktan gözlerinden uyku akan lakin uyuyamayan askerler, Behram ile Bosnalı’yı görünce sanki felaha ermişler gibi sevinçle onlardan yana seğirtmişlerdi. Behram hengâmede askerlerden birine sordu: “Çfarë po bën këtu? Ku patrullë?” (Burada ne yapıyorsun? Kolcu nerede?) O esnada bahçeye açılan kapıların açıldığını Reşad Bey’in bizzat gelerek kendilerini karşıladığını gördüler. Reşad Bey önce gelenleri bahçeye davet etti: “Te gelın içerıde anlatayim size ne oldi…” Ardından askerlere döndü: “Ayrılmayasıniz buradan. Görür isenız o şeyi basın kurşuni!”
            Gelenlerin bahçeye girmesinin ardından, Reşad Bey’in kapıları bizzat kapattırıp ardına bir kütük koydurdu. Pencerelerine haç ve sarımsak asılmış, kapısına dahi tahta parçalarından bir büyük haç yapılıp konulmuş olduğunu görerek gelip gittikleri esnada köyde ne olup bittiğini merak ettiler. Reşad Bey’in peşinden konağa seğirttiler. Bey’in: “Çıkarmayin geçın te büle!” diye emretmesiyle içeriye girip mabeynde el pençe divan durdular. Reşad Bey kapıyı örtünce, kapının arkasına dahi asılmış haçları, sarımsakları görerek endişeye kapıldılar. Behram, eski hukukuna binaen Reşad Bey’in yanına gitti: “Begım, ne oldi te burada?” Reşad Bey’de pek nadiren rastlanan bir gerginlik, bir ölüm korkusu hali vardı: “Kendinı güsterdı…” Yeniçeri börkü taşıyan Hamza Ali’ye bakınca, Hamza Ali bu âdeti tuhaf bulduğundan bir kadına sırf erkek giysisi giyiyor diye utana sıkana el etek öptü. Bosnalı, Hamza Ali’yi takdim etti: “Belgrad yeniçerilerinden Hamza Ali, vampirci, vampiroviç, dampir. Artık her ne isa…” Reşad Bey’in gözleri parıldadı sanki: “Dampir? Anlamalı idım buni. Cadı üstadi topraği kokladi, aziz tasvirlı tahta çevırdi, kâğit yakti bulamadi kan içen musibeti. Ufak iken anlatırlar idı dampirı ama daha fena şeyleri bulır imışlar. Demek Belgrad yeniçerılerındensın…” Hamza Ali ellerini iki yana açtı: “Arık ne Belgrad kaldi ne de yeniçerılık begım. Çagirttınız geldım. Topraktan gelmeyan kan içen musibet dedinız. Evlere sarimsak, haç astiğınız halde korkaysinız?”
            Reşad Ağa gözlerinde saklayamadığı korku ile anlatmaya başladı: “Cadi üstadi dedı, asin sarimsak haç bir zarar olmaz deya. Behram’lar yula çıktıktan sonra üç gün birangi bir şey olmadi. Evvela adamlardan birkaçi küyde devrıye gezerkena gürmüşler bir baykuş. Sallamiş birı tufengıni hayvana dogri, hayvanin başi koca kariya dönmüş korkutmuş askerlerı. Ertesi gece da birı fenalaşmiş açmiş pencereyi, bir şey yakalamiş ellerinden çekmeye başlamiş. Kadin çiğlık atınca çıktık hep dışari kocaman kollari vardi, uzanır çeker idı kadıni kayboldi. Köyden hoca çağırıp evlerı okuttuk hem rahibe okuttuk. Bu sefar gece gelır pencerlere tirnagılan vurır, kapiyı tırmalar oldi. Asker konak dibınden ayrılamayi. Ben dahi çıkamayim dişari…”
            Hamza Ali, kuşağındaki hançerlerin kılıçların sapı ile oynarken sordu: “Bu mahlûk başka köylere de musallat oldi mı?”
            “Yok, bre sade burasi.”
            “Anladım more. Begım burada domuz çiftligı yahut salhanesı var midır?”
            “Vardir te olmaz mi Hristiyan köyi burasi?”
            “O vakit vardır bir da kilıse yahut manastir. Behram aga, Bosnali. Sizden isteyım birangi bir şey yapar misınız?”
            Behram öne çıktı: “Söyle bre ne lazim?”
            “Birkaç asker ila gidın domuz salhanesına. Domuz kemiklerinden, iple sicım ile baylayarak haç yapin bir süri. Sonra onları ahaliye görünmedan kilisenın kapisina birkaç tanesinı da pencerelere asın. Tamam, olunca bir eksık olmadan ahaliden birangi kimseyı arkada bırakmadan toplayin kiliseye taşiyın. Kilısenın içınde tasvir var ise haç neyın örtün üstuni sade dışarida kapi dışında kalsin!” Hamza Ali hem Reşad Bey’e hem ötekilere baktı: “Musibet bu köyün içindendır more!”
            Behram ile Bosnalı, dışarıya çıkar çıkmaz askerleri kapının önünde kendilerini bekler vaziyette buldular. Behram, sicim bulup köyün dibindeki domuz salhanesine gideceklerini söyleyince Türklerle, Müslüman Arnavutlar gecenin köründe domuz salhanesine girmeyi iyi bulmayarak konağın önünde ayrılmadı. Salhaneye gelmekte bir beis görmeyen Hristiyan Arnavutlardan askerler ile gidip o vakitte kandillerini yaktırdıkları kasap ve yamakları ile birlikte, Hamza Ali’nin söylediği şekilde tiksinerekten domuz kemiklerinden boy boy haçlar yapıp bir zembilin içine doldurduktan sonra köyün dışından sessiz adımlarla geçerek nehrin karşısındaki Bizans yapısı manastıra gittiler. Rahip Besnik’i uyandırıp manastırın kandillerini yaktırıp içerideki haçların ve tasvirlerin üstünü örttürürken, bir yandan da hem pencerelere ama özellikle manastırın ahşap kapılarına domuz kemiklerinden çarmıhları kâh asıp kâh çiviletti.
            Askerleri silahları hazır bir vaziyette orada bırakan Behram ve Bosnalı konağa geri döndüler. Hamza Ali, çarmıhların asıldığını öğrenip köylüyü tek tek bir kişiyi bile bırakmadan manastıra götürmeye başlamalarını söyleyince hep birden konaktan çıktılar. Askerler tek tek tüm kapıları dolaşıp manastıra gitmelerini söyleyince büyük bir kısmı emri ikiletmeden musibetten korunmak adına olabileceğini zannederek ailelerini de alarak kilisenin yolunu tutmuştu. On beş kadar asker de meşaleleriyle hem köprüye giden yolu hem de kiliseye giden yolu aydınlatıyorlardı. Reşad Bey ahaliyi teskin etmek için Bosnalı ile birlikte onlarla birlikte manastıra yürümekteydi. Bir tek ailenin gitmemekte direndiğini gören Hamza Ali ile Kopuk Behram, o evin önüne seğirttiler.
            Behram: “Pse nuk ju binden urdhrave?” (Neden emirlere itaat etmiyorsun?)
            Köylü: “Kemi ardhur. Por ka gjyshe… E mbyllur në shtëpi, më të rënda.” (Biz geliyoruz. Ama büyük anne… O evden çıkamıyor, yatalak hem ağır.)
            Hamza Ali sordu: “Ne deyı?”
            “Yaşlı bir nine var imış. Tutmayimış ayaklari. Ben bunlari biliyım, muhacır gelmişlerdır şimalden bir-ikı aile. Bunlarin yaninda varidı bir yaşli nine ailesı yok almışlar getirip yulda bulmuşlar hem. Lakin ayaklari tutmayimış hem agirlaşmış.”
            “Dert degıl bre. Ben taşirim oni.”
            Hamza Ali böyle diyerek evden içeri girip, iki büklüm olmuş, hem ayakları hem bedeni, kolları şişmiş yaşlı kadını sırtına kolayca alıp evden dışarıya çıkmıştı. Son kalan askerlerin, ailenin ve Behram’ın ortasında köprüye doğru yürüdü. Kadının akarsuyun üstünden geçerken fenalaşıp kendi kendine söylendiğini fark ettiklerinde askerler duraksadı. Hamza Ali bir şeyi olmadığını söyleyip yola devam edince yeniden yürümeye başladılar. Kiliseye yaklaştıkları sıra yaşlı kadının Türkçe: “Te bırakasin benı! Bırak benı! Ufunet basayi!” diye söylendiğini işitiyorlardı. Kadın debelendikçe Hamza Ali sırtındaki kadının ayaklarını sıktı: “Daha üzerıme aldigımda anladim ben senı. İndırmem senı girmeden manastira!” O esnada aileye döndü: “Bu ilk zaman böyle şişman degil idı sonra şiştı degıl mi?” Aile reisinin gözleri fal taşı gibi açıldı: “Evet, nereden bildınız oni?” Hamza Ali güldü: “Birazdan anlarsiniz.” Yaşlı kadının olduğu yerde çığlık atmaya tepinip Hamza Ali’nin sırtından atlamaya çalıştı. Hamza Ali bağırdı: “Ya bagırirsın üle? Ne oldi? Ne üstüme agırligın çöktü ne de diş geçirebildın? Sakın ısirmaya kalkmayasin benım kan zehırler senı.” Behram aralarındaki konuşmayı anlayamadı. Yaşlı kadın duraksayıp: “Sen de benim gibi upir misın?” diye sorunca, kulaklarına inanamayarak piştovunu çekip kadına doğrulttu. Askerler de tüfenklerini çıkarıp aynısını yapınca Hamza Ali bağırdı: “İşlemez buna kurşun. Bunin belası te manastirın içındedır!”
            O esnada bu acayip konuşmaya manastırın içinde beklemekte olanlarla kapıdaki askerler de tanık olmuştu. Kapının tam önünde kadının çığlık çığlığa yaşından umulmayacak bir çeviklikte çırpınmaya başladığını, Hamza Ali’nin kollarından kurtulup kaçmaya çalıştığını gördüler. Kadın Hamza Ali’nin yeniçeri börküne yapışarak sanki ağırlığını arttırıp onu dizleri üstüne getirmeye çalışıyordu. Kollarının tüylenip pençeyi andırdığını, kafasının baykuş suretini andırdığını görenler korkudan gözlerini kapatarak dualar okuyorlardı. Bir anda güç yetirip yeniden doğrulan Hamza Ali: “Bismişah Allah Allah Hü!” diye bağırarak manastıra doğru seğirtip sırtındaki kocakarı ile birlikte manastıra atlayarak kadını taş zemine fırlattı.
            Musibet düştüğü yerden güç bela doğrulup bir sütuna doğru gerileyerek soluk soluğa kalmış bir halde duraksadı. Gözleri baykuş misali simsiyah ve kocaman açılmış, ağzında iki köpek dişi sivrilip taşra çıkmış, tırnakları pençeyi andıran kadın, ağzından, burnundan, kulaklarından emdiği kanlar akarken ahali korkuyla haç çıkartarak duvarlara gerilemişti.
            Hamza Ali, Reşad Bey’e döndü: “Shtriga budır! Adıni duymayan var mi? Eflak, Bogdan tarafında da “strigoi” derler buna. Baykuş kilıgında gezer, böcek suretinde hanelere girer kan içer! Musibetınız te budır!” Shtriga, gırtlaktan gelen hırıltılı bir sesle konuştu: “Ben boşina musallat olmadim! Çagırildım bura! “Kan sahibı” çagırdi benı! Reşad bilır neden burada oldugumi! Gerçi Reşad’lıgi kalmadi, oldi yenıden Emina!” Reşad Bey belinden piştovunu çekerek ona doğrulttu: “Şeytandır bu be! Verır vesvese inanmayin!” Hamza Ali ikisine de dönüp baktı: “Nasil çagirma?” Shtriga, cinlenmiş meczupların hırıltılı sesiyle konuşuyordu: “Beddua aldi bu! Hem yemininı bozdigi içın hem masum kani akıttıgi içın! Ben bir köyi yok etmeya böyle garez etmem. Lakin köy onin topraği oldi, halki onun oldi. Beddua alanlar ülmedan durmayacakidım. Benı üldursenız de bu lanet üstünüzde oldukça gelecek başkasi! Yoksa ben ne öldüreyım her insani! İzın verın alıyim te bu Reşad ile Behram’ın canıni!” Behram’ın gözleri fal taşı gibi açıldı: “Benım ne içın alırsin canımi be iblıs?” Hamza Ali araya girdi: “Lanet var isa fenadır bre! Shtriga yalan süylemez. Eger size alakali bir lanet var isa gelir daha fenasi. Hortlak kısminin ecınninin bedduası insandan daha fenadir! Lakin ben “kan sahibi”nı anlayamayim. Nedır bu?”
            Shtriga kendisini biraz daha toparlamış gibiydi: “Leke Dukagjin Kanunu’nda, cinayet işlenmış ise bedel talep etme hakkina sahip olan kişiye denır. Ya kendı halleder yahut birını çağırır. Bir başka katil yahut benım gibı beddua ile çagrılmişi. Lakin her beddua çagirmaz bizı, daha büyük bir haksızlık edılmış, yemın çignenmış ise olur. Bu dedıklerimın bir kısmı Kanun’da geçmayi lakin upirlerin cinlerin shtrigalarin kanuni başkadir.”
            Hamza Ali: “Ben Leke Dukagjin Kanunu’ni bilırım. Kadına silah çekılmez. Sen ne musallat oldun te buraya?”
            Shtriga: “Yemınlı bakireler sayilır erkek. Lakin kadinlıgina döner isa bozulmuştur yemın. Ölüm gerekır. Reşad yahut Emina, hem Behram, yeminı çignemış, cana kıymiştir. Öldürdüklerı Kostantin Beg’ın bedduasi çagırdi benı, öldürilmeden evvel! Bunlar da duydi. “Senın soyundan gelsın sana ölim!” dedı. O yüzden yanina yanaştırmayi Gegalari! Ben da Gegayim, benı yahut shtrigayi hesaba katmadi. Begın bedduasi çagırdi beni!”
            Reşad Bey’in sesi ilk defa kadın misali çıkıyor, sanki “bekâret yemini” içmemiş Emina kabullenemiyordu: “Yalan söyleyisın! Fitne te bu!” Köylülerden biri konuşma gafletinde bulundu: “Ne yalani! Kostantin eski beg degıl mi? Tepedelenlı Paşa’ya baş egmedı diye askerınle gelıp üldürüp küye sahip olmadın mı?” Reşad yahut Emina, piştovunu bu sefer köylüye doğrultarak ateşledi. Adam kanlar içinde yere yıkılır iken Hamza Ali’ye döndü: “Konuşturma bu kariyi! Üldüresın te şımdi!”
            Hamza Ali ellerini iki yana açtı: “Siz ecınni kanununi bilmezsinız. Eger ben bu kariyi üldürür isam gelır daha fenasi kimse kurtaramaz sızi. Zira begın ölimine ses çıkarmadıginizdan olsa gerek siz da bu kan davasinin parçasısinız more! Süylesın karı ki ona göre çaresine bakalim!”
            Shtriga yine konuşuyordu: “Bu Emina yahut Reşad, yemınıni daha dağda eşkıya gezer ikan ayartip dağa kaldırdıgi çetesine aldıgi oglanlar ila bozmiş! Sonra tanımiş Behram’i! Behram ile halen duşer kalkar! Leke Dukagjin kanuni bellı, eger kadin olur isa ölmelidır. Lakin benı çagiran bu yeminı çignemesı olmadi. Tepedelenlı’nın adamlari arasindaykena tanir Kostantin Beg’ı. Aşik olur. İster kaçsinler uzaklara. Kostantin reddeder, kanuni süyler. Tepedelenlı’ye yalan süyler te bu Reşad! Sonra alır çetesıni gelır Kostantin’ı kaçirmaga. Behram da oni tehdıt eder, rezaletlerıni anlatirım diya, birlıkte üldürüp konarlar küye Reşad ile. Köyli bilır ama korkar ses etmez. İşte ölürkena Kostantin Beg beddua okudi ölimine sebep olana! Ben bu ikisınin canıni almadan bu küyde bırakmam tek canli. Beni öldürür isenız gelır daha fenası!”
            Reşad bir anda atılıp Behram’ın elindeki piştovu alarak Hamza Ali’ye doğrulttu: “Öldir oni!” Hamza Ali kıpırdamayınca gözünü bile kırpmadan ateşledi silahı. Hamza Ali başından kanlar akarak yere yığılırken köylülere döndü: “Sizın efendinız benım! Kanun benım! Sizı yatirıp kessem te şimdı, birangi kimse hesap soramaz! Atadan dededan hiç mı dinlemedinız masal? Tutin cadi kariyi, kesın kafasıni doldurin agzina sarımsagi, çakın gögsine kazıgi. Sonra da yakin! Yeniçeriyı da yakin, o da dampir ise aynı soyidır hortlar belkım.”
            Köylüler ve askerler o gece korku altında Reşad Bey’in emrettiği korkulu işleri birer birer yaptılar. Shtriga’yı kilisede dediği şekilde öldürüp, yeniçeri Hamza Ali’nin de cesedine aynı işlemi yapıp ikisini birden mezarlıkta yaktılar. Hem askere hem köylülere sus payı babından birkaç altın dağıtıldı. Köylüler shtriganın ölüm korkusuyla mı yoksa gerçekten mi onları tehdit ettiğini anlayamadan susmak zorunda kaldılar. Tepedelenli’nin yahut Yanya Aslanı’nın hükmüne karşı çıkanlara gazabı, ecinnilerden de upirlerden de korkunçtu.
            Birkaç gün sonra epey yağmurlu bir gecede, konağın üst katında Emina yahut Reşad bir döşeğin içinde, Behram ile birlikteydi. Behram sızmışken, Emina yattığı yerden doğrulup camdan dışarıya baktı. Odanın bunaltısından pencerelerden birini açarak yağmuru seyretti. Dağlarda hüküm sürerken şimdi bir köyde bey oluşunu düşündü. Kadın haliyle atlattığı bir nice badireyi…
            Eski anılarını hatırlarken aklına eskiden oynaşı olduğu bir Bulgar delikanlısından öğrendiği tekerlemeyi anımsadı: “Vŭrkolak idva/ Ot planinata… Vŭrkolak idva/ Ot planinata…”. (Kurtadam dağdan geliyor, kurtadam dağdan geliyor…) Bulgar delikanlısının gündüz gözü oynaş ederken çocukluğundan hatırlayıp söylediği bu tekerlemeyi gece olunca sırf onu korkutup yanına çekmek için söylediğini hatırladı. Nasıl da korkuyordu vurkolak lakırdısından? Ninesinden duyduğu yarım yamalak masalları, kendisi de sanki yaşamış gibi nasıl anlatmıştı? Kan içe içe azgınlaşan upirin sömürgen olduğu, “vırkalak” olup hem insan hem kurt suretinde dolaştığı, üşek otu olmadan yahut gümüş mermi ile vurmadan öldürülmeyeceğini korkulu rivayetlerle anlatmıştı birer birer. Her Balkan insanı gibi ölüm kokan efsanelerden ürkmüş, bir dağ müsademesinde can vermişti Bulgar delikanlısı.
            Yağmurlu havada ormanı seyreden Emina yahut insanları için Reşad Bey, tekerlemeyi aklından ve ağzından bir türlü silip atamıyordu. Bir gök gürültüsünün ardından uzaklardaki korulardan konağa doğru gelen muazzam bir kurt uluması işitti. Yolunu yitirmiş, yağmurda sürüsünden yitmiş bir kurdun uluması olduğuna hükmederek pencereyi kapatmadan döşeğinin yanındaki siniye gitti. Niyeti lüle çubuğunu çıkarıp yağmura karşı tütününü tellendirmekti.
            Lüle çubuğu alıp doldurup yaktıktan sonra pencereye yöneldiği sırada lüleyi elinden düşürdü. Pencereden durmakta olan, boyunun uzunluğundan iki büklüm kalmış, pençeleri ile pencerenin kemerlerindeki taşlara tutunan, karanlıkta silueti görünmeyen bir şekil gördü. Gayri ihtiyari haykırdı: “Sen de kimsın be?” Gökgürültüsünden bir lahza aydınlanan gökte insanı andıran lakin hayvan misali tüylerle kaplı, kan kırmızı gözleri ve taşra çıkmış dişleriyle insanı korkudan olduğu yere mıhlatacak heyulanın siluetine tamamen vakıf oldu.
            İnsana benzeyen şey şeytani bir sırıtışla hırıldadı. Gök gürlemeden önce kendi kendine buldu cevabı: “Ben çagirdım… Ya kan sahibı…”
SON
Mehmet Berk Yaltırık
4 Eylül 2015 – Edirne